Zül Öyküleri: Beni Kim Sevsin? / İpek Şahbenderoğlu

Ama ben, nehir akıyor diye kıyıların sıkıntı çektiğine,

yağmur yağıyor diye dünyanın sıkıntı çektiğine,

enerjisini salarken atomun sıkıntı çektiğine

inanmıyorum…”

FridaKahlo, 1949

 

Ebru Askan, edebiyat ve yazma eylemi ile olan ilişkisine değindiği 9 Mart 2015 tarihli röportajında“aslında edebiyat bize, usul usul söylüyor ne yaşayacağımızı da biz duymak, bilmek istemiyoruz sanki. Ya da unutuyoruz, kalbimiz kuruya kuruya” diyecektir.*Beni Kim Sevsin?adlı öykü kitabında da; kalplerimiz kurumasın, unutmayı kolaylıkla beceremeyelim diye insanı ve yaşama eylemini kadın hikâyelerinin içinden seyre dalar. “Mavi Mozaikli Apartman” da hayal kırıklığı, umut, vazgeçememe, bağlılık, kurtulma isteği, bir şey yapamama, hepsi hepsi var”(s.28) diye kayda geçirilen, kitap boyunca boğazımıza, kalbimize, belleğimize saplanan duyguların,öyküdeki genç kızın gözlerindeki o bakışa,çoktan yerleştiğini fark ederiz.Beni Kim Sevsin?;hayal kırıklığı, umut, vazgeçememe, bağlılık, kurtulma isteği, bir şey yapamama, hepsi hepsinin öyküsüdür işte.Kadınların deneyimlerinin aynı anda hem biricik hem de kolektif olabileceğini bir kez daha gösteren bu öyküleri tek tek açan efsunlu kelime “zül” de,Ebru Askan’a çarpan ve onun anlattığı hikâyelerle edebî olana dönüşen özgün deneyimin içinden belirecektir zaten.Hor ya da hakir görme, alçalma, düşkünlük, ayıplanacak şey, başa belâ olan, ağır gelen,bir işin yapılmasının alçaltıcı, küçük düşürücü hissettireceğini ifade eden zül kelimesi, toplumsalahlaki algılarla başa çıkma gayretinin yarattığı iç sıkıntısını, bıkkınlığı, ağırlığı da yüklenir Askan’ın öykülerinde.Zaman zaman “konuşmayı ve yürümeyi zül gören” kadın karakterlerin gezindiği öykülere ortak oluruz.Bununla beraber Ebru Askan, alçalmanın, hor görmenin, düşkünlüğün, küçük düşürücü olanın tanımının sınırlarını sorguladığımız, yeniden keşfettiğimiz, değiştirmek için sonsuz çabaladığımız, son dönem Türkiye’sinde“zül addettiğimiz”kadını, yaşadığı, nefes almaya gayret ettiği alanları da tartışmaya açan cinsiyet politikalarına cesurca dokunur. “Beni Kim Sevsin?” bu aşamada, farklı anlamlara da kapı aralayan son derece çarpıcı ve güçlü bir soru olarak karşımıza dikilir. Ebru Askan’ın sorusu, ilk bakışta bir kadının sevilmeye layık olmasının derecesini sorgulayan naif bir ses gibi yankılansa da, temelde kadınların kimin tarafından sevilebileceğini, onları kimlerin tarafından sevilmemesi gerektiği üzerinden açık eder.

 Tek düze hayatında bir farklılık yaratmak için “diğer” adamla sevişen, daha doğrusu sevişmeye “çabalayan” evli bir kadının öyküsü “Hayvan Kocam” ile Askanpek de güvenli olmayan sularda yüzeceğini en başından gösterir okuruna. Sevmek dediğinde sevişmek anlayan bir adamın beylik sözcükleriyle, “Ne yapıyor hayvan kocan sana? sorusu, film cümleleri, ahlar, ohlar, inlemelerle”(s.12) boşuna tutku avına çıkmıştır sanki. Sonunda, baş okşamalar ve şefkatle sarılma beklentisiyerine yeni ütülendiğine yazıklanan, yeniden yeniden ütülenmeye üşenilen, sevişme esnasında apar topar atılıp kırışan bir trençkot ve evde bekleyen eşe karşı duyulan suçluluk duygusu kalır geriye. Bu öyküdeki huzursuz kıpırdanış, her öyküye sirayet edecektir aslında. Evet, Askan’ın öyküleri, cinsiyeti ve biçimi koyu çizgilerle çizilmiş huzursuz bir bedenin kıpırdanışı gibidir, nereye sığdıracağını, saklayacağını, görünmez kılacağını bilemez onu, odalardan, yataklardan, evliliklerden, çocuk odalarından, salonlardan, balkonlardan,mutfaklardan, sokaklardan, uçak koridorlarından,anne-baba evlerinden, fakülte koridorlarından,ikna odalarından, apartman dairelerinden, genelevlerden, kentten taşırıverir.

 

“Feridun’u Aramalı” adlı öyküsünde, çocukluğunda babasına hayran bir kız çocuğu olan, ortaokul yıllarında âşık olduğu Emre ile kaçarken babasına yakalanan, suratında patlayan tokat sayesinde “evden çıkıp gitme” eyleminin gerekliliğine inanan, bu anlamda kanadını “bilerek”kırmayan babaya müteşekkir ama bir o kadar da kırgın kalan, yıllarca geride bıraktığı o adamı çocukluğunun ışıklı anları ve kokularıyla özlerken kendi oğlan çocuğunu büyüten ve yengesinin babasının hasta olduğunu haber vermesiyle rutin ve yalnız yaşamına darbe inen Nurten’in acısının çözülmesini, “hayat durup bir köşede ağlamanıza, kederden ölmeyi beklemenize izin vermiyor, yaşa diye dayatıyor. Büyü diye dayatıyor” (s.20) düşünceleri arasında babasını kaybetmenin acısıyla nasıl cebelleştiğini duyarız. “Mavi Mozaikli Apartman” da panik atak ile bir aşkın özleminin krizininbirleşip eski bir apartmanın rüzgârın eşliğinde dağılıp gitmesine ortak oluruz. Bu dağılma anı belleğe yerleşen can acıtıcı anıların yerinden edilmesi, onlardan kurtulma isteğine güçlü bir göndermedir de. “İstisnai Sosyal Tesis” ise, feminizmin her sınıftan, her meslek sahibi kadının sorunlarına gerçekten kulak verip vermediğine, “samimilik” denilen illetin ne kadar gerçek işleyebileceğinden dem vuran, bir internet haberinden yola çıkılarak kaleme alınmış çok çarpıcı bir öykü… “Şimdilerde feminist şeyler tutuluyormuş, bir duyarlık varmış böyle konulara, bu haberi kaçıramazmış, hele şöyle insan hikâyeleri falan ekleyebilirsek”(s.31) diyen editörü Şengül Hanım’a karşı çıkamayan kadın gazeteci ile yanında çalışma arkadaşının “hayatta kalmak için,  görmemeyi duymamayı, konuşmamayı öğrenmiş” (s.38) çocuğunu sürükleyen “seks işçisi!” bir kadının röportaj için buluşmalarını anlatan, “kentin merkezinde kalan” “İstisnai Sosyal Tesis”, kentsel dönüşüm ve kentin çeşitli noktalarını mutena hale getirme, “çehre kazandırma”(s.42) iddiasında bir belediye başkanını ve bir türlü birbiriyle karşılaşamayan, kavuşamayan kadınlık deneyimlerini, bu konudaki ikiyüzlülüğün hikâyelerini aynı sarmalda işletir. Üç maymunun gezindiği, kadına, var olmak için görünür olmamasını ustalıkla başarması gerektiğini telkin eden eril düzene yer açan bir diğer öykü ise fakülteden mezun olmak için “türbanından” vazgeçmek zorunda bırakılan, psikolog eşliğinde dekanla ikna odasına alınan “Çocuk Gelişimi ve Eğitim Bölümü’nde” okuyan Feyza Güneş’in savruluşunu işleyen “Ateş” tir. Elif ile Eda’nın üstü örtük aşkını “uçma” metaforuyla kuran “Atlarsan Atlarım” ile Necla’nın içindeki kilitleri “sonunda” açan İsmailile,Barbie eviyle simgelenen ve asla o simgeden öteye gitmeyen yuva kurma düşü, İsmail’in, kızını kendi kızı gibi sahipleneceği umudunu taşıyan Necla’nın,İsmail’in küçük kızının “pamuğuna dokunması”yla yıkılan ve dağılan hayatı, Necla’nın bu kara tarihi değiştirme ve görmezden gelme gayretlerini, çocuk istismarını kanatan bir dille anlatan “Masal” kurgusuyla okurun derin bir nefes almasını gittikçe güçleştiriyor. “Salçalı Tost” öyküsü ise Ebru Askan’ınsadece “hatırlama” değil “bellek oluşturma” arzusuyla da kâğıda kaleme sarıldığını açık ediyor: “[…] her yazdığında geçmişin biraz daha değiştiğini, yeni bir kurguyla geleceği sorguladığını görmüyordu. Orada öylece sabit duran geçmiş değil gelecek. İnsan yan yana yaşadığıyla bile çok farklı hatırlıyor işte.”(s.46)  “Bir kere mühürlü zarf açılmıştı” (s.93) diyen ve kitaptaki bütün karakterlerinin geçit töreni halinde ortak kaderin içine yerleştiren “Son Bir Selam” ile öykülerin temelinin kurulduğu iskelet de “Hastalıklı Sevgi” de görünür artık: “İnsan kendi kendisiyle nasıl konuşur, kendine nasıl akıl verir? Çok kötü hissettim. Değersiz, taşınması zor bir çuval yük! Kimse sevmesin beni, insan hamallığa gönüllü olur mu, sever mi hiç, kendi dışındaki birinin ağırlığını?” (s.80) Evet, sever tabii Sevgili Ebru Askan, sizin sırtınıza binen bütün yükleri, kendi yüklerinin ağırlığıylada dinlemeye gönüllü okurlar, öyküleriniz kadar yüklerinizi de sevecektir! Sizi, siz yapan yüklerinizi…

 

*http://kurmacabiyografiler.blogspot.com.tr/2015/03...

**Ebru Askan, Beni Kim Sevsin?,Ayizi Yayınları, Ankara 2015.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)