Thomas Bernhard'ın Eski Ustaları / Lal Hitay

THOMAS BERNHARD’IN ESKİ USTALAR’I, TINTORETTO’NUN BEYAZ SAKALLI ADAM’I ve DEVLET İNSANI

Thomas Bernhard’ın Eski Ustalar isimli kitabını okuduğumdan itibaren kurgunun protagonisti Reger’ın neden Tintoretto’nun Beyaz Sakallı Adam tablosunu otuz altı yıl boyunca aralıksız olarak gözlemlemiş olabileceği sorusu aklıma takıldı. Kitabı okuyan çoğu kişi de neden bu tablonun kurgunun merkezine yerleştirildiğini merak etmiştir diye düşünüyorum. Ayrıca tablonun kurguda tercih edilmesini sorunsallaştırmamın bir değer sebebi Bernhard’ın düzyazı ve kurguyu hep başka bir aşamaya taşımaya çalışan öncü bir modernist oluşu. Konuya ilişkin araştırma yapmaya başladığımda öncelikle beni tatmin edecek hiçbir yazıya denk gelmedim. Daha sonra araştırmaya devam ettiğimde ilgili kitap ve tablo üzerine yazılmış bir tez buldum. Christina Latimer’in 2004 tarihli söz konusu tezi[1] (bundan sonra Latimer şeklinde ifade edilecektir.) en azından mantığa uygun bağlantılar kurarak tablo ile kitabı birbirine bağlamış. Kitap beni çok etkilediği ve araştırma yapmaya teşvik ettiğinden Thomas Bernhard’ın söyleşi yapmama âdetine istisna olarak Kurt Hofmann ile yaptığı söyleşilerinin toplandığı kitabını da edindim. Böylece Bernhard’ın yazı ile ilişkisine ve Eski Ustalar kitabına ilişkin bir şeyler yazmaya ikna oldum.

Yazının devamında Latimer’in kurduğu bağlantılardan bahsederek, bunun haricinde Reger’ın “Devlet İnsanı” olarak parodileştirdiği insanlık durumunu, Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları eseri ile değerlendirmeye çalışıp, bunu takiben kurguda Bernhard’ın vurguladığı kitsch kavramına değineceğim. Son olarak çok kısa bir şekilde Spinoza ve Nietsche’nin bilgeliğe yaklaşımlarını bahsedip, samimiyet/münzevilik/ritüel gerginliği ekseninde Eski Ustalar kitabının protagonisti Reger’ın konumunu sorgulayacağım. 

Thomas Bernhard, üslupçu bir yazar olarak kabul görür. Gerçekten de onu ayrıklaştıran bir üsluba sahiptir. Genel olarak kurmaca yazını söz konusu ise iyi bir anlatım için anlatmak ve göstermek arasında dengenin kurulması gerekmektedir. Aynı zamanda roman eleştirisi-kuramı içerisinde de kelimesel anlatım ve görsel anlatım olarak anlatım tarzlarını ayıran yaklaşımlar –Gyrögy Lukacs bu ikisini bir makalesinde tamamen ayırmıştır- bulunmaktadır. Bernhard, kendisinin düzyazıdaki anlatımını müzikal olarak tanımlar ve düzyazı yazmanın müzikalite ile ilgili olduğuna değinir.[2] Ayrıca çevrilen kitaplarının da kendi kitabı saymadığını, çevirmenin kitabı saydığını belirtir.

“”… Çeviri başka bir kitaptır. Özgün yapıtla ilgisi yoktur. Çevirmenin kitabıdır. Ben Almanca yazıyorum. … Çevirilerin kendi kitabınızla, değiştirilmiş bir başlık dışında bir ilgisi yoktur. Değil mi, insan çeviremez ki. Bir müzik parçasını dünyanın her yerinde notalara göre çalarsınız. Ama benimkini bu durumda her yerde Almanca olarak çalmak gerekir. Bir orkestrayla. “” [3]

Bu söylemden yola çıkarak Bernhard’ın yazarken ifade etmek istediği şeye en yakın kelimeyi kullanmayı istediği, aslında kelimenin işaret ettiği şeyi tam olarak karşılamaması, kelime ile işaret ettiği şey arasında mesafenin her zaman var olması durumuna ilişkin olarak, kendi özelinde Flaubert’in yazarken yazmak istediğini en iyi ifade eden doğru kelimeyi (mot juste) bulmaya çalışmasına benzer bir duruşu olduğuna dair bir çıkarım yapılabilir. Bernhard, Almanca yazdı, kullandığı orkestra Almanca kelimelerden oluşuyordu, bu sebeple dediklerinin anlamına en çok yaklaşabileceği dil de kendi söylemini bu zorunluluklar dâhilinde parlattığı Almanca olabilir.

Eski Ustalar kitabının konusu oldukça basit. Kitabın protagonisti Reger, Atzbacher’e bir gün sonra kendisiyle Sanat Tarihi Müzesi’nde buluşması için randevu verir ve Atzbacher’i bir tiyatro oyununa davet eder. Kitap, bu andan itibaren yüz elli sayfalık bir anlatıdır ve aslında kitabın önemi olaydan değil bu anlatıdan kaynaklanır.

Peki Bernhard neden protoganisti Reger’ı otuz altı yıl boyunca Tintoretto’nun Beyaz Sakallı Adam tablosunu izlemeye göndermiştir ve neden özelikle kurgusu için bu tabloyu tercih etmiştir?

Öncelikle maniyerist akımın temsilcilerinden sayılan bir ressam olan Tintoretto’nun Eski Ustalar kitabının merkezinde yer alan Beyaz Sakallı Adam tablosunun genel hatlarına bakmamız gerekmektedir. Beyaz Sakallı Adam tablosunda, kim olduğu bilinmeyen yaşlı bir adam arka plana karışan koyu renk bir palto giymiştir. Sol eliyle paltoyu kapamaya çalışıyor gibidir. Tintoretto’nun bu küçük hileyi, resimdeki adam doğrudan seyirci ile göz teması içinde olduğu halde seyirci ile resim arasında bir mesafe yaratmak adına kullanıldığı düşünülmektedir.[4] Resim aslında seyredilen ve seyircinin durumunu farklılaştırmaktadır.

Latimer, Bernhard’ın neden bu tabloyu seçip niçin bu tabloyu kitabının merkezine yerleştirmiş olabileceğine ilişkin birkaç farklı noktada bağlantı kurmuştur. Latimer’e göre Thomas Bernhard’ın tiyatro kökeninin olması ayrıca düzyazı anlatımına farklı bir yaklaşım getirmeye çalışan bir üslupçu olması ile Tintoretto’nun maniyerist akıma dâhil; form, ışık, uzam ile oynan, klasik çizgiden ayrılan üslupçu bir ressam olması bu tablonun kurgu için tercih edilmesi için bir sebep olabilir. Tintoretto’nun söz konusu tablosundaki bilinmeyen yaşlı adamın duruşu ile aslında seyredilen ve seyirci ilişkisine farklı bir bakış açısı getirmekte olduğu, Thomas Bernhard’ın Eski Ustalar’ında da seyredilen ve seyirci ilişkilerini bulanıklaştırarak ve bu konumlarla oynayarak romanını teatral bir şekilde kurguladığı tezde belirtilmektedir. Kurgunun protagonisti Reger’ın, otuz altı yıl boyunca Beyaz Sakallı Adam tablosuna ek olarak hayali bir tiyatronun izleyicisi gibi olduğu fakat bu resmi izlerken rahatsız edilmek istememesi ve müzenin açık olduğu her gün müzeye gidip, resmi tek başına saatlerce izliyor olması ile müzeye gelen diğer ziyaretçiler açısından seyirin bir parçası haline geldiği yine Latimer tarafından belirtilmiştir. Kurgunun üç karakterinden biri olan protagonist Reger’ın tabloyu, bir diğeri olan anlatıcı Atzbacher’ın Reger’ı, üçüncüsü müze görevlisi Irrsigler’ın ise Atzbacher ve Reger’ı izlediğine değinen Latimer, bu şekilde aslında Thomas Bernhard’ın hem düzyazı anlatısını hem de klasik tiyatro anlatısını kırdığı ifade etmiştir.  Beyaz Sakallı Adam tablosundaki kim olduğu bilinmeyen yaşlı adamın duruşunun da aslında romandaki üç karakterin yer bakımından konumlandırılması için de kullanıldığı, tablodaki adamın doğrudan Reger’a bakarken, vücudunun dönük olduğu yerin Irrsigler’in durduğu diğer salonun girişini gösterdiği tablo ile kurgunun belirtilen bağlantıları arasındadır. Thomas Bernhard’ın tiyatronun elzem unsuru olan oyuncunun kendini izlemesi izleğini önemsemesi ile paralel olarak kurgunun anlatıcısının hem yazar hem izleyici hem de tanık olduğunun Latimer tarafından altı çizilmiştir. Yukarıda değinilen noktalar dışında tezin ortaya attığı başka bir görüş de Bernhard’ın Eski Ustalar’ı yazdığı zaman ellili yaşlarının ortasında olup kendinden çok daha yaşlı seksen iki yaşındaki bir protagonist kurgulmasına benzer şekilde Tintoretto’nun da Beyaz Sakallı Adam tablosunu resmettiğinde ellili yaşlarının ortasında bir ressam olduğu ancak kendinden çok daha yaşlı bir adamı resmetmiş olmasıdır.

“”… Gerçekte biz yalnızca, bir bütün olmayan, karmaşık ve çaresiz kitapları severiz. İşte bunun gibidir her şeyle ve herkesle, dedi Reger, bir insana da sırf çaresiz olduğu ve bütünlenmiş olmadığı, karmaşık ve tamamlanmamış olmadığı için özellikle bağlanırız. “” [5]

Eski Ustalar, bütünlük ve tamamlanmışlık yanılsaması karşısında olağanca heybeti ile yükselir. Reger, aslında tabloyu izlerken sanat, politika, Avusturya da dâhil birçok konu ile kendince hesaplaşma içerisindedir. Bernhard’ın Reger’ı, kişilerin kendi beğenilerinin olmadığını, insanların beğenilerinin yine yeteneksiz ellerce, “Devlet İnsanları”nca şekillendiğini ve neyi beğenip neyin beğenilmeyeceğinin insanlara “Devlet İnsanları”nca işlendiğini söyler. Yergisinin parladığı yerlerden birisi de bu noktadır. Aynı zamanda sanatçıların da tıpkı insanlar gibi devlet sanatçısı olması, devlet erkânına, güç ve iktidar sahiplerine yakın durmaları Reger’ın sivri dilinden nasibini alır. Reger’e göre özgür insan olamayacağı gibi özgür sanatçı da yoktur. Bu noktada belki de Louis Althusser’in İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları’na bakmakta fayda var. Althusser’in bu eserinin önsözünü kaleme almış olan Murat Belge, bu eserle Althusser’in bir toplumun yalnızca bireyler arası ilişkilere indirgenemeyeceğini çünkü bireylerin, ilişkileri belirleyen özneler değil bu ilişkiler içinde belirlenen kişiler olduğunu ifade ettiğini söyler. [6] İdeoloji bireyleri özne olarak belirler ve bu özne olma halini ister, buna ihtiyacı vardır. Bireylerin özne olarak belirlenmesi ideoloji için elverişlidir, ancak bu kurgulanan özne ile birey birbirine denk düşen şeyler değildir. Kişi daha doğmadan devlet tarafından özne olarak kurgulanır, özne olma hali soyuttur. Devletin baskı aygıtı dışında ayrıca devletin ideolojik aygıtları[7] olduğunu söyleyen Althusser, baskı aygıtlarından farklı olarak devletin ideolojik aygıtları (Althusser DİA olarak adlandırır) ideoloji kullanarak işlediğini belirtir. Aslında hiçbir aygıt sırf baskıya dayanmaz ancak baskıyı öncelemesine göre ayrım yapılabilir. DİA’lar için ideoloji kullanmak önceldir son kertede kullanacağı baskı semboliktir ama devletin baskı aygıtları için zor kullanma daha açık bir şekilde görünürdür.[8] Yönetici sınıf DİA kullanmadan yönetimde uzun süre kalamaz. DİA’ların amacı üretim ilişkilerinin yeniden üretimini, yani kapitalist sömürü düzenini, toplumdaki bireylere farklı DİA’lar yoluyla ideolojisi yedirilerek şekillendirmek; milliyetçilik, ahlakçılık, ekonomizm gibi unsurları benimseterek sistemin devamlılığının sağlanmasıdır. Bu durumun da en elverişli şekilde okul, eğitim ile sağlanacağı açıktır. Althusser, devletin en önemli ideolojik aygıtının eğitim olduğunu, kapitalist düzenden önce en önemli aygıt olan din yerine artık eğitimin geçtiğini belirtir.[9] Çünkü hiçbir DİA beş altı gün boyunca sekiz saat zorunlu dinleyiciye sahip değildir.[10] İdeoloji, katıksız tamlık halini bir gerçeklikmiş gibi ortaya atar ama aslında sağladığı gerçek varoluş koşullarıyla bunların arasında yaratmaya çalıştığı hayali ilişkilerin tasarımı, yani gerçekliğe tekabül etmeyen bir yanılsamadır.[11] Bu durumda aslında ideoloji tarafından özne olarak kurgulanan bireylerin, özne olma halinin soyutlukları içinde gerçek bir beğenilerinin olması beklenebilir mi? Belki Bernhard bu tamamlanmışlık ve bütüne varmışlık yanılsamasına ideolojik olduğu yani aslında bir yanılsama olduğunun farkında olduğu için Reger vasıtası ile saldırmaktadır. Reger’ın “Devlet İnsanı” dediği kişiler belki de gerçek varoluşlarından, birey olmalarından bağımsız olarak ideolojinin ihtiyacı olan ve yarattığı öznelerdir; yani soyutluk içinde olup bu öznelik halini bir somut hal sanan, bu yanılsamaları doğrultusunda aslında gerçeklikle bağı son derece düşük, sanrısal beğenilere sahip, ideolojinin sarmalının içinde onu üretmek dışında bir şey yapmayan kişilerdir. Sanatçısından, sanat tarihçisine, filozofuna kadar işte belki tam bu noktada, belirli bir farkındalık halinde olmayan, öznelik halini gerçeklik sanan kişileri satirik bir dille yermektedir Reger tablonun karşısında.  Belki Bernhard’ın Reger’ı için bu yanılsamalı duruş, bu olmuşluk ve tamamlanmışlık sanrısının savaşa ve yıkım getirmesi sebebi ile sert bir dille eleştirilmeyi hak etmektedir. Bunun böyle olduğunu tarih de bize göstermektedir.

Özne olmanın soyutluğu içinde beliren beğeniler söz konusu olduğunda o zaman hiçbir kimsenin kendine has olan beğenisi ya da yaratısı olamayacak mıdır? Bu bizi kurguda vurgulanan diğer önemli bir tema olan kitsch sorununa götürmektedir. Bernhard için yazınında da çok açık bir şekilde görülebileceği üzerine otantiklik, hem sanat anlamında hem yaşayış için önemli bir olgudur. İnsanların her birinin ayrı bir yolu olabileceğini ve bu yolların hepsinin de doğru olabileceğini Bernhard söyleşilerinde dile getiriyor. Oysa insanların çoğunun başka bir şey olmaya öykündüklerini ifade ederek buna budalalık diyor. (yine burada tekrar ve yeniden Athusser’in ideoloji ve özne belirlemelerine bence yaklaşmaktadır.)

“… Ama temelinde budala hepsi, çünkü bir çaba göstermiyorlar. Kullanılmayan bir şey solar ve ölür. İnsanlar beyinlerini değil yalnız ağızlarını kullandıkları için damakları, çene kısımları belirginleşiyor, ama beyinde bir şey olmuyor. Çoğunlukla böyle bu.””[12]

Kitsch’e ilişkin farklı dönemlerde farklı düşünür ve kuramcılar tarafından başkaca yaklaşımlar söz konusudur. Ancak kitsch, en temelinde aslında karşımıza bir noktada otantikliğin yitişi olarak çıkmıyor mu?

“”… İyi bir kafa, insanlık hatalarını arayan kafadır ve olağanüstü bir kafa bu insanlık hatalarını bulan kafadır ve dâhiyane bir kafa da bulduğu bu hataları onları bulduktan sonra gösteren ve elindeki tüm olanaklarla bu hatalara işaret eden kafadır. Bu anlamda da, dedi Reger, kafasızca söylenmiş olan arayan bulur deyiminin doğruluğu ortaya çıkar.””[13]

Bernhard düzyazı ve tiyatro anlatısını yıkmakla yetinmeyip aynı zamanda bütünlenmişlik ve tamamlanmışlık yanılsamasını da yıkmaya çalışmaktadır. İnsanların, “Devlet İnsanları”nın beğenilerindeki otantiklikten yoksunluk, bakmayı ve görmeyi belki de okumayı bile otantik eylemler olarak sürdürememesidir gösterilmek istenen. Çabalamamalarıdır. O sebeple hayranlık duyulması da Reger için tüyler ürperticidir. Cahillerinkinden çok eğitimlilerin hayranlığı üstelik. Akıllı insan Reger’a göre hayranlık duymaz, saygı duyar ve takdir eder. Bu noktada romandaki Irrsigler önemli bir figürdür. Irrsigler’in bir nebze olsa da “Devlet İnsanı” olmamak ve bu durumdan sıyrılabilmek adına çaba göstermiş olması, onu Reger gözünde müzeye gelen bir sürü eğitmenden daha üstün bir yere yerleştirmiştir. Reger, kitabın anlatıcısı Atzbacher’e göre bir filozoftur. Bilmeyi istiyor olması ve kendi konformizmini hesaba katmayarak durmaksızın sorguluyor ve anlamaya çalışıyor olması belki de bunun bir göstergesidir. Belki de durmaksızın hata arıyor olması da yine bunun bir sonucudur.

Reger’ı bir filozof, bir bilge olarak ikircikli durumu Nietszche’nin bilgesi-üst insanı ve Spinoza’nın bilgesi ekseninde ele alınabilir.

Cemal Bali Akal bu iki düşünürün modernizm eleştrisindeki durumuna Varolma Direnci ve Özerklik isimli kitabında değinmiştir.[14] Bu doğrultuda bu iki düşünürün ortaklıklıkları ve farklılıkları dahilinde bu soruya cevap aranabilir. Nietzsche modernite içinde devlet karşıtlığını insan odaklı olarak yapar. Nietzsche’nin insanı her türlü budala kümelenmenin, iyinin ve kötünün ötesinde kendi kaderini kendisi belirleyen üstinsan olarak, sıradan insanlardan özgünlüğüyle, yaratıcılığıyla ve bireyselliği ile ayrılır. Nietzsche, modern devletin ulus devletin kendisini modern öncesi meşruiyet ilişkisi yerine geçirirken yeni bir teoloji (belki Althusser’in ideoloji olarak irdelediği olgu)  oluşturduğuna işaret eder. Spinoza da bu noktayı gören bir düşünürdür. Ancak Spinoza kurum ve kurumların karşısında insanı korumak için insanın sıradanlığından yola çıkar ve kurumun karşısına insanın bedensel/zihinsel özerkliğine koyar. Spinoza’da insan, kuruma karşı en değerli olduğu için değil en basitliğiyle insan olduğu için korunur. Nietzsche ile ayrıldıkları nokta ise Nietzsche’nin bu dünyada başka bir dünya aramaya koyulmasıdır. Spinoza için modernite, modern öncesine tercih edilesi olduğundan katlanma söz konusudur. Katlanan da ne bu dünyeviliğin tam içinde olan ne de tam olarak dışında kalan kişilerdir: Bilgelerdir. İki düşünür de değerlerin anlamsızlaşmaya başladığı modern zamanın insanlarıdır. Spinoza’nın bilgesi ve Nietzsche’nin üst insanı sonsuzca özgürleşmişlerdir. Seyredilen dünya anlamdan yoksundur ve ona verilmeye çalışılan tüm anlam budalalıktır. Ancak iki düşünürden biri bu durum karşısında mutsuzluğa açılan bir yol izlerken diğeri mutlu olmanın mümkün olduğunu bize söyler. Zerdüşt, modernitenin anlam yokluğunu anlatmak için başka anlamsızlıklardan anlam çıkarmanın boş olduğunu fark eder ve bunu yapmanın bir düşüş olacağına işaret eder. Savaşın içinde bir münzevidir ancak büyük öfkesi, ve büyük gösterilere çevirdiği duygusal kendini anlatma çabalarına rağmen kendinin duyuramaz, yok etmeye çalışırken yok olur. Spinoza ise kimsenin kimseden iyi olamayacağını ifade eder. Onun bilgesi kendisinin sonsuzu sonsuz kez oluşturan sonlu parçalardan biri olduğunu ve başkasının aklını belirleyemeyeceğinin farkındadır bu sebeple her ne kadar sıradışılaşmış olursa olsun kimseden daha iyi olmadığını bilir. Spinoza’da insanlar bilgeleştikçe sıradan olanın hayatının kabulüne yönelir, onu biçimlendirmeye kalkmaz. [15] Spinoza, münzevi olarak adlandırılmaktadır. Spinoza kendi yaşamını sade tutmuş ve yalnızlığına özen göstermiş ama yine de düşünmekten ve üretmekten kendini geri tutmamıştır.

Reger’ın kitap boyunca aslında satirik söyleminin önemli bir kısmı “Devlet İnsanı” olarak isimlendirdiği öznelerdir. Reger son derece ağır bir dille, anlamsızlıklara dikkat çekse dahi başkalarını biçimlendirmeye çalışmaz. “Devlet İnsanı” dediği insanlar ile kendi arasında mesafe koyar ama onları biçimlendirme çabasına girişmez ve yapmayı en iyi bildiği şeyi yapar. Baktığı dünya anlamsızlaşmıştır ancak sanat onun için bir direnme noktası, katlanmasını kolaylaştıran bir unsurdur. Bu sebeple her ne kadar çoğu sanat yapıtı çok fazla bakıldığında anlamsızlaşmaya başlıyorsa bile yine de sanattan umudunu kesmemiştir. Keza yine kitapta anlatıcı ile tiyatroya gitmek üzere sözleşmiştir. Bu bile sanattan umudunu kesmediğinin göstergesidir. Devlet, kurum ve kurumların kendi ideolojilerini yarattığı ve dayattığı noktada, o özerklikten yanadır. Yok etme ve biçimlendirme hissi kitap boyunca bize geçmez. Bize modern dünyadaki bilgenin arada kalmışlığı geçer. Reger’ın kızgın olmadığını söylemek mümkün olmasa da yakıcı duygular içinde kendini duyurmaya çalışan bir kişinin varlığından da bahsetmemiz mümkün değildir. Modernitenin bir o kadar içinde olan ve bir o kadar da dışında kalan, sıradışılaşmış bir kişinin ikirciklikli durumudur bize yansıyan. Yine aynı şekilde Reger’ın İrrsigler ve anlatıcı ile ilişkisi aslında hem bu tam içinde olmama ve tam dışında olmama halinin bir göstergesidir. Bunların dışında Reger, mutsuzluğunun içinde de mutlu olunabileceğini de bize fısıldayıverir.

“”Düşünen insan doğuştan mutsuz insandır, dedi dün. Ama mutsuz insan bile mutlu olabilir, dedi hep gene kelimenin ve kavramın gerçek anlamıyla oyalanmak için. “”[16]

Reger’a bir münzevi denebilir mi? Bu noktada bile ikili bir duruşun söz konusu olduğunu söylemek mümkün. Samimiyet ve ritüel farklı iki kutuptur. Ritüeller insanların birbirinden farklı olduğunu ve bu farklılıkları toplumu parçalı hale getirdiğinin farkındalığından kendilerine varlık bulmuşlardır. Ritüeli illa ki dini bir tören olarak algılamamız gerekmez. Gün içinde yabancı bir insanlar selamlaşmamız da bir ritüeldir. Bir insan “İyi misin? “ diye sorduğunda bize o anki ruh halinin bütün detaylarını yansıtmasını beklemeyiz. Bize aynı soru sorulduğunda da bütün gerçekliğimizi bir anda ortaya dökmeyiz. Selamlaşma halimiz de aslında modern dünyanın ritüelidir. Samimiyet ise başka bir uçta kendine yer edinir. Tam anlamı ile samimiyet aslında bir münzevilik halidir.[17] Burada Reger’ın müze ziyaretleri ve Irrsigler olan ilişkisi ritüel şeklinde adlandırılabilir. Ama başka bir noktadan da bakıldığından Reger bir münzevi olarak da adlandırılabilir. Bu sebeple ben illa ki Reger’ı bu bağlamda bir yere oturmak durumunda hissetmiyorum. Ancak yine de Reger için bu ikililik hali de aklıma geldiği için irdelemeyi tercih ettim.

                Thomas Bernhard’ın yazar olduğu kadar bir düşünür olduğunu da ifade edersek yerinde bir tespit yapmış oluruz. Sanatında düzyazı üzerine düşünüp, kurguyu yenilemenin ve düzyazıyı başka bir boyuta taşınmanın yollarını aramış ve bulmuş bir yazardır. Kurgusu kadar kendi dili de oldukça özgün olup, kendine has bir anlatım şekli de bulunmaktadır. Bunun dışında Bernhard içinde yaşadığı zamanı ve toplumu son derece açık bir şekilde görmüş kendini gözlemlediği kadar toplumu da gözlemlemiştir. Yeteneği ile birlikte bunu sanatına yansıtmış, derinlikli ve katmanlı eserler vermiştir. Bu sebeple ne kadar zaman geçerse geçsin her zaman okunacak bir yazar olduğu kanısındayım. Eski Ustalar kitabı ise her okuyuşta, okuru yeni bir yerden yakalayabilecek eserler arasındadır. Bundan beş sena sonra bu kitabı okusam, bambaşka bir açılımla ve aklımda bambaşka sorularla okuyacağımı düşünüyorum. Bazı yazarlar ayrıcalıklıdır. Bazı yazarları okuduğunuzda o yazarı okumadan önceki halimizden farklılaşırız. Bir anlamda bir kesintidir hayatımızda böyle yazarlarla ve eserleriyle tanışmak. Ve işte bundan dolaysıdır ki bazı yazarlara sanatçı deriz. Thomas Bernhard böyle bir yazar Eski Ustalar kitabı ise mutlak bir kesintidir.

 

KAYNAKÇA:

1-       Cemal Bali Akal, Varolma Direnci ve Özerklik, Modernite Eleştirisinde Benzerlik ve Farklılıklar, Ankara, Aralık 2010,

2-        Christina Latimer’in 2004 tarihli tezi https://getd.libs.uga.edu/pdfs/latimer_christina_e... 

3-       Hakan Atalay, “Samimiyet ve Ritüel-İkiyüzlülük ve Tehdit”, Psikeart, Eylül-Ekim 2014, Sayı 35.

4-       Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Yusuf Alp/Mahmut Özışık, İletişim Yayınları, 4. Baskı, 1994, İstanbul.

5-       Kurt Hofmann, Thomas Bernhard’la Konuşmalar, İşitme ve Görme Duyusu Yok Olana Kadar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mayıs 2012.

6-       Thomas Bernhard, Eski Ustalar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 2015.

7-       https://www.google.com/culturalinstitute/asset-vie...



[2] Kurt Hofmann, Thomas Bernhard’la Konuşmalar, İşitme ve Görme Duyusu Yok Olana Kadar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Mayıs 2012, s. 19 (Hofmann)

[3]Hofmann, s. 56-57

[5] Thomas Bernhard, Eski Ustalar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 2015, s. 24. (Bernhard)

[6] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Yusuf Alp/Mahmut Özışık, İletişim Yayınları, 4. Baskı, 1994, İstanbul, s. 10. (Althusser)

[7] DİA’ları Althusser din, eğitim, hukuk, siyasla, sendikal, haberleşme, kültürel (ecebiyat, güzel sanatlar, spor gibi) şeklinde gruplara ayırmıştır. 

[8] Althusser, s. 38.

[9]  Althusser, s. 43.

[10] Althusser, s. 45.

[11] Althusser, s. 52.

[12]Hofmann, , s. 53.

[13] Bernhard, s. 25.

[14] Cemal Bali Akal, Varolma Direnci ve Özerklik, Modernite Eleştirisinde Benzerlik ve Farklılıklar, Ankara, Aralık 2010, s. 33-53. 

[16]Bernhard, , s. 55.

[17] Hakan Atalay, “Samimiyet ve Ritüel-İkiyüzlülük ve Tehdit”, Psikeart, Eylül-Ekim 2014, Sayı 35, s. 9-11.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)