Tarih Uyuyan Güzelleri Sever / Esen Kunt

  “İki ayna karşı karşıya geldi mi şeytan hemen en sevdiği numarasına başvurur ve perspektifi sonsuza kadar genişletir”     Walter Benjamin, Pasajlar

  

Duvardaki  tabloya bakıyor gözüyle her ayrıntısı üzerinden geçiyor her rengi, her bir çizgiyi irisinin içine mühürlüyor.  Sonsuza kadar saklamak için, resmin,  insan yüzünün tutunduğu son çeper olduğunu bilmeden sadece unutmamak için bakıyor.

G

Ö

Z

K

APAĞINDAN

ÇEKMECE

Bu tabloya,  tablodaki kadına son bir kez baktığını biliyor. Dolaptan en güzel elbisesini giyiyor. Gıcırtılı kapağını  kapıyor.

Menteşeler yerinden fırlamış  

zaman çivisinden çıkmış

 Makyajını yapıyor. Bugün her zamankinden daha güzel olmak istiyor. Sabah saatleri fayton sesleri var bir de baharla birlikte açan güzel çiçeklerin kokuları sarmış her yeri.

 İskeleye doğru yürüyor.

 Rüzgar usul usul yüzünü yalarken denizin kokusunu da taşıyor sonsuzluğun, kristal zamanın. Sağ omuzunda sırtına astığı çantasının diğer  sapını da omzuna asıyor Böylelikle adımlarını daha hızlandırıyor. Başparmağının kenarını kazıyor kan zamanın şekline bürünerek  bedenini labirent gibi dolanıyor ve yeryüzünün derinliklerine doğru kıvrım kıvrım süzülüyor.

Çantanın içindekiler hızlanan  adımlarıyla kendi şarkısını söylemeye başlıyor.  Onları yeniden aklından geçiriyor. Ağırlığınca biçimli bir avucun içine kaplayacak taşlar, çocukluğunun masal zamanlarında med cezirlerle bilinmeyen diyarlardan gelen bir dolu biçimli taş. İlk topladığı taş, Suadiye’deki yazlıklarının   şahmaran edasıyla  denize doğru kıvrılan korunun içindeki çam ağaçlarından  tarihin bir hurdası  dökülen kozalakların sahilinde  bulduğu  taş.

Taş bu taş

Taş/gasıl

Bir daha eve gitmesine gerek yok; unuttuysa bir şey var mı diye  zihninden  geçiriyor. Düşünmesine pek de ihtiyacı yok adımlarının gölgesi zihninin faytonların çektiği çileli atların yere bırakıverdiği bokların üzerinden uzayarak suretiyle buluşuyor.

Renk renk çiçeklerin, güzel ağaçların, büyük yaprakların mozaik taşlı zeminini kapattığı kurumaya yüz tutmuş havuzların, kurbağaların yuvaladığı köşklerin önünden geçiyor. Kulübede bir köpek Atike’ye havlıyor sonra mamasını  yemeğe dönüyor. Dünden kalma yağmurdan yer yer yok olmaya muktedir  bir su birikintisinden  yansımasına bakıyor. Nanasının sözünü hatırlıyor. “Fazla bakma su birikintilerine bir göz gibi su üzerine kapanıverir sonra”. Atike, adayı bir labirent gibi çoğaltan dalgalanan birikintisinden uzaklaşarak

 ilerliyor.

Her adımda zihni ondan biraz daha uzaklaşıyor.

Gazete bayileri kapalı/ Çöp kutuları kapalı /Mağazalar kapalı /Fırınlar kapalı/Evlerin kapıları kapalı

İskelede vapurlar zincirlerinde /Postahane kapalı/Mektuplar uykuda /Deniz  Durgun

Ama hiç bilinmez.

Bir an gelir bir dalga yutuveririr adayı /Belki herkes uykudayken

ADA UYKU DA Uykuda Ada

HERKES Rüyada

Henüz yazılmamış romanından zihnine üşüşüveren cümleler   arkasından onu  takip ediyor bir gölge koca bir bakış. Yarı varlık bulmuş sayfalar, yerler, karakterler bir görünüp bir yok oluyorlar. Diane Arbus’un ucubeleri gibi hepsi kusurlu cümleler vücut bulmak için onu takip ediyorlar.

Adanın kuzguni sessizliğinde. Arkasına dönüp baktığında zihninin çok gerisinde kendine bile itiraf etmekten korktuğu kelimelerden dökülen bazı  harflerin ayak seslerini duyar gibi. Cisimsiz bir zamanın hükmü altında kalan bedeni çoktan yorgun arkasındaysa hükümsüz bir zamanın şekillendirdiği bir metnin metin sesi.

Tık

Tık

Tık

Kelimelerden dökülen harflerin sesi, uyuyan adanın üzerinde yükseliyor : bir dalga gibi üzerine kapanarak Boğazın içinde gizli kalmış .....

BAZI ANLARDAN BAZI CÜMLELER BELİRİYOR  hayalet gibi ziyarete gelmişler. 

Ve tarih uyanma motifini sever.

Ve erkekler uyuyan güzelleri sever.

 Onu gören kimse var mı diye kontrol ediyor. Görünürde kargalardan ve atlardan  başka kimse yok. Tüm ada kurşuni bir perdenin arasından sızan sonsuz bir lacivertliğin içinde kristal bir uykuya dalmış, zamanın şeklini almış bir kitabın sayfaları gibi denize ve bilinmedik diyarlara doğru salınıyor. Yokuştan adanın merkezine geldiğinde çantasını indirip derin derin soluklanıyor. Sonra kimse onu  görmeden sola iskelenin olduğu tarafa doğru adımlarını  hızlandırıyor giderek iskeleye yaklaşıyor.

Dün kontrol ettiği gibi kayık orda duruyor. Yosunlaşmış kürekleri de  köşede balık ağının üzerinde bırakılmış. İçinde uyuyan bir kedi var. Onu usulca dışarı çıkarıyor. Kedi hırlayıp  Atike’yi tırmalıyor. Ayakları ıslak kumlara basıyor. Ters dönmüş çamurun içinde kokuşmuş ölü yengeçler ..

 Yine hayalet sahipsiz anılar  

“Yengeçler ölünce ters dönerler ve karınlarında bulunan bir üçgen açılır. Beden anlamsız bir katmana zavallı bir kabuğa dönüşür.”

Ses giderek zihninde daha da yükseliyor

“Yengeçler ölünce ters dönerler......”


 

Bira şişeleri. Kayığı tek başına iteceğini düşünüyor dün denediğinde olmuştu ama zorlanıyor. Kırık dalların üzerine basıyor. Çıtırtılar tüm uykuda olan ada halkanın üzerinde geziniyor. Ağırlaşmış  sırt çantasını kayığın içine bırakıyor. Dün denizin  kıyıya sürüklediği  şeylere bakıyor. Nasıl durduklarına  suyun onların yapısını  nasıl değiştirdiğini iyice içine mühürlemek ister gibi bakıyor. Sanki gözleriyle  tüm bu imgeleri bedeninin ruhunun ve hafızanın içine hapsediyor. Derin bir  nefes alarak  kayığı itiyor. Eline bir kıymık batıyor ama  talih ondan yana hemen kayığın içine  atlıyor.  Kürekleri kavrıyor.  Yorucu ama kendinden emin bir şekilde çekiyor. Tıpkı küçüklüğünde  babasıyla denize açıldıkları  zaman çektiği gibi;  kolları ağrıyor ama hedeflediği noktaya ulaşmasına az kaldı. Ada giderek uzaklaşıyor. Dürbünün ucundan bakılan bilinçdışı kaleydoskobun ucundaki bir imgeye dönüşüyor.

Kocaman çıkık bir mavilik, adanın üzerine mavi bir tül geçirilmiş. Kimse yok akıntı güçlü. Üzerinden martılar geçiyor. Kürekleri yerlerine koyuyor. Okuduğu şeyler aklına geliyor. İzlediği filmler en çok evdeki radyonun cızırtılı sesinden tüm evrene yayılan o ses..

SAHİBİNİN SESİ/DEDESİNİN RADYOSU/HAVLAYAN KÖPEK/

 

 İstanbul Boğazı’nın gizli tarihi;  boğazın altında yatan  gizli bir uygarlık batan kalyonlar. Boğazın içinde saklı bir sürü şey akıntıyla birlikte zihninin içinde. Çantasını açıyor rujunu da çantasının içine attığını görüyor, taşlar da en aşağıda en biçimlilerini seçiyor: en güzel ve en ağırlarını. Elbisesinin ceplerine taşları yerleştiriyor

Tablonun köşesine sıkıştırdığı Orhan’a yazdığı mektup nasıl  başlıyor   “Kurgucuya Mektup, Orhan’a Mektup, Şimdi seninle pasajlarda uzun bir gezintiye…….”

 Sandalın içinde dengesini sağlayarak ayağa kalkıyor kürekleri denize atıyor. Akıntı o kadar şiddetli ki  şimdi  çok uzaktalar, ayakta  duruyor. Nefesini tutuyor aklına saçma sapan anılar geliyor.

Tıpkı çocukluğunda yaptığı gibi burnunu tutarak çivileme suya dalıyor.

ATİKE suya dalıyor

 Su, soğuk vücuduna işliyor azar azar. Bedeni  suyun altında uçucu, saçları havada elbisesi ağırlaşıyor. Yüzeyin altında en dipte ne varsa giderek oraya o adsız hükümsüz yere doğru bir siren gibi  gibi ağır ağır salınıyor.

Gökyüzü kocaman bir  ekran gibi geçmişten bir sürü görüntü taşıyor Atike’nin irileşmiş irislerine. Her dalgaya bir görüntü. Nefesin yetene kadar çocukluğuna götürüyor gökyüzü. Bakınca bulutlara yansımasını görür gibi oluyor. Saçları neredeyse adaya kadar uzanmış. Evren kocaman bir aynaya dönüşüyor.

 

SPECULUM MUNDİ  yazılı bir zeplin ağır ağır gökyüzünde bulutların arkasında kayboluyor.

 

33’e gidiyoruz. Hava çok sıcak. Ben hemen annemin bana aldığı ördekli can simidimle denize atlıyorum  iskeleden güneşlenen anneanneme  sesleniyorum

“ hadi ama gelin su çok  güzel.”

“Tamam Atike ama fazla açılmak yok”.

“Bir de tutturmayacaksın yine dalacağım diye.”

“Ama,,, anneanne”

 

“ sonsuz ikidir”

“sonsuz ikidir”

 

Atike ben punctum oldum diyor  ve saçları denizin zifiri karanlığında usul usul kayboluyor.

 

Defterine yadığı  son cümleyi çizerek,

 

Atike “Ben Punctum oldum diyor” ve saçları denizin zifirie  karanlığından usul usul kayboluyor .

 

“Tarih Uyuyan Güzelleri Sever”  yazıyor.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)