Soytarının Ağıdı / Mehmet Erte

ben bir soytarıyım ama kralın değil

sabahları altı kırk beşte kalkıyorum

hazırlanmam sürer bir yarım saat

bir beş dakka durakta otobüs bekler, sigara içerim

durakta herkes bana bakar, hoşlanmam

“kralın soytarısı” diye fısıldaşıp dururlar

yaşım nerdeyse altmışı bulacak

ama kimse yer vermez bana otobüste

öyle bir cehennem, zavallı bacaklarım

bir saate yakın buna katlanırım

eh işte, saraya varınca da küçük hazırlıklarım olur

saat dokuz gibi kralın karşısına çıkarım

avazım çıktığı kadar bağırırım

“ben bir soytarıyım ama kralın değil”

kralı bayağı eğlendirir bu

bazen mesaiye kalırım, bazen o kadar sürmez işim

ama hava kararmadan eve dönerim 

1996 

“Soytarının Ağıdı” elimden çıktığında on sekiz yaşındaydım – şiirin son sözcüğünü yazdığım anki ruh halime uygun bir ifade seçmeye özen göstererek “elimden çıktığında” diyorum, çünkü bu şiiri hem bir seferde kaleme almıştım hem de bir kaza olarak değerlendiriyordum. Tuhaf, hayatımın hiçbir döneminde, hele ki o yaşımda yerliliğe özel bir önem atfetmesem de şiirde geçen “kral” sözcüğünün yabancı çağrışımlarından, beni başka bir ülkeye, örneğin İngiltere’ye götürmesinden rahatsızlık duyuyordum. “Kral”ın yerine “padişah”ı veya “sultan”ı koyduğumda sorun belki çözülüyordu ama rahatsızlığım geçmiyordu, üstelik böyle yaptığımda şiirin ritmi de bana kalırsa bozuluyordu. Bu şiir “kral”la ölü doğmuştu, düzeltilemezdi. Ayrıca onu düzeltsem bile ekleyebileceğim bir bütün yoktu, hemen hemen aynı tarihlerde yazdığım “Şeysiz Çocuklar”, “Ölüme Katılan Ellerim”, “Tanrıların Çektiği Halaya Katılan Adam” gibi şiirlerimin arasında farklı havasıyla sırıtıyordu. Demek onu her şeyden önce kendime yabancı buluyordum. 

2003’te Suyu Bulandıran Şey adlı ilk şiir kitabımı yayına hazırlarken defterlerimin birinde “Soytarının Ağıdı” yine karşıma çıktı, hiç düşünmeden onu bir kenara ittim. Sadece küçük bir espriye dayanan bir metin şiir olamazdı. 2001 tarihli “Özgürlük Heykeli’nin Türküsü” adlı şiirimi de hemen hemen aynı gerekçeyle ilk kitabımın dışında tutmuştum, ancak o kendisine (2007’de yayına hazırladığım ama) 2010’da basılan Alçalma adlı ikinci şiir kitabımın “Bom” adlı bölümünde yer bulsa da “Soytarının Ağıdı” yine evsiz kaldı. Bu kez rahatsızlığım “espri” oluşundan değil mantıksızlığından kaynaklanıyordu. Soytarı neden yoksul olsundu ki. Tarihte devlet idaresini bile ele geçiren soytarılar yok muydu… 

Kötü bir şiir için bunca açıklamayı yersiz bulanlara, nedenlerimi küçümseyenlere hak veriyorum. Ama “şiir türünün kendi değerlerini göz önünde bulundurarak bir sorgulamaya girişmek yerine böyle küçük şeyleri mesele etmemi” eleştirenlere küçük bir itirazım var. Öncelikle, şiirin bugüne dek yıkılmamış veya yarın yıkılmayacağı garantilenmiş bir değeri yoktur. Sonra, böyle küçük sorunları aşmadan daha üst düzey bir bağlama geçemezsiniz. Ancak itirazımda ısrarcı değilim, çünkü bize üst düzey bir bağlamdan, varoluşsal bir derinlikten seslenen bir sanat eserinin bazı kusurlarını hepimiz hoş görürüz. Hep verilen örnektir ya, “Sessiz Gemi”de Yahya Kemal el yerine kol sallatır. 

Ama Allah aşkına, nedir ki “üst düzey bağlam”, “derinlik”, vb? Herhalde bu tür kriterlerden daha değişken, ele geçmez bir şey yoktur. Yine de şöyle diyorum: Yazarken varoluşun karanlıkta kalan bir bölgesinden ses veremeyeceksem çabam neye yarar. Ancak çabamdan vazgeçmesem de uzun zamandır şunun gayet iyi farkındayım: Ne yaparsak yapalım, ortaya çıkardığımız şey hakikat karşısındaki yenilgimizin bir ifadesi olmaktan ileri gitmiyor. Böyle bir acizlik içindeyken üst düzey bağlamlardan, derinliklerden bahsetmek bende hep şüphe uyandırıyor. 

Neyse, bu sözlerim “Soytarının Ağıdı”nın özür beyanı değil. Onu hakikatle sınayacak denli aklımı kaybetmedim. Ama hakikate boşverilen “hafif” anları düşünüyorum, hataya karşı kayıtsızlığı, aşkın ağır bir senfoni olmaktan çıkıp ıslıkla çalınan bir ezgiye dönüştüğü yaz akşamlarını… Buna karşın, her şeyin müthiş yüklü, şiddetli olmasını isteyen bir genç görüyorum orada. Aklının en havada olduğu çağda hemen her şeyin ölümsüzlüğüne inanmasını, ölümsüzlük adına çırpınmasını, kendisine karşı acımasızlığını sanırım hiçbirimiz yadırgamayız. 

Bugün, yani tam 20 yıl sonra, o genç adamın yerine “Soytarının Ağıdı”nı affediyorum. Dostlarla sohbet ederken bir gençlik anımı paylaşır gibi çıkarıyorum bu şiiri karşınıza. Ondaki Orhan Veli, daha çok da Metin Eloğlu etkisine zerre kadar takılmıyorum. Eskiliğini umursamıyorum. Artık bir kralımız veya sultanımız olduğu ve soytarıların önemli bir kısmı da aç gezdiği için değil, hayır. Katılığımdan da henüz ödün vermiş değilim. Sadece affediyorum. Çünkü affetmeyi öğrendim. Ve şeylerin geçiciliğini…

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)