Nazlı Karabıyıkoğlu Söyleşi / Nil Sakman

Hayvanların Tarafı’nda ilk göze çarpan unsurlardan biri adsız kadın kahramanımızın kendi bedeni ile kurduğu ilişki. Bu bedeni ‘toplumsal cinsiyet olarak kadınlıktan’ çıkartmak; böylelikle de doğa ile uyumlandığı bir hakikat boyutuna geçmek istiyor. Senin gözünde ‘kadınlık’ ve ‘dişi güç’ nasıl tanımlara sahipler? Doğada ‘dişil’ bir güç olduğunu düşünüyor musun ve bu bağlamda ekofeminizm seninkine yakın düşen bir bağlama sahip mi? Kadınlığından arınmak isteyen dişi bir bedenin varacağı tek yer ölüm müdür? Ve eğer bu metaforik bir ölüm ise, dişi bedeni taşıdığı yeri bize biraz anlatır mısın? 

Toprağı uyandıran, ona nefes üfleyen ve diri kalmasını sağlayan gücün şamanistik bir güç olduğuna inanırım, şamanistik gücünse dişilikten beslendiğini düşünürüm. Bu bağlamda kadının hatlarını çizen, yüreğini şekillendiren dişil güçtür, bu güçle beraber doğa ayağa kalkar. Son zamanlarda üzerinde çalıştığım konuyla bütünleştirerek cevap vermek isterim aslında bu sorular bütününe. 

Bir şamanın, şaman olabilmek için -bilinçli ya da bilinçsiz- geçtiği aşamalara benzer aşamalardan geçer kadın bedeni de. Parçalanma, ölme, yeniden doğuş, tinin keşfi, hayat verme, iyileştirme gücü ayakları çıplak toprağa basan kadın şamanın köklerinden doğar. Orta Asya’da özellikle kadın şamanın yeri özeldir ve belki de geçtiği aşamalar daha zorludur çünkü şifa vermek için kendini bin parçaya ayırırken kasıklarının arasındaki gücü de kullanması gerekir. Ulvi gücünün kaynağı orasıdır. Şifayı aktarabilmek için kendinden vazgeçmeyi, ölüp ölüp dirilmeyi göze almıştır o. Buradan hareketle, ölüm sanırım salt kadınlıktan arınmak ya da istenilen bir noktaya varmak için değil, kadının dışarıya vermek istediği her şey için bir araçtır. Bitişlerin ve başlangıçların dikildiği yerde, her gün ölen kadınlar nöbet tutar aslında. Bazıları devingen güçlere sahip olmasa da varlıkları doğayı harekete geçirmeye yetebilir ve sadece doğurganlıktan bahsetmiyorum burada. Elden verilen sevgiyi, kucaktan gelen şefkati, korumayı da katıyorum söylediklerime. Kim söylemişti hatırlayamadım şimdi ama aklımda şu cümle gezinir hep: “Her kadın bir şamandır.” Bu yüzden gerektiğinde arınır kadınlığından, cinsiyetsizliğe kavuşup savaşını öyle sürdürebilir ya da mistik katmanda birini iyileştirebilmek için defalarca ölüp dirilmeyi göze alabilir. 

 

Bu kitabında kadınlık hallerinin nitelikli bir sorgulaması ile de karşılaşıyoruz. Bedeni ile yazan bir kadın mısın, diye sorayım hemen. Ya da şöyle ifade edeyim: Yazma deneyimi içerisindeki bir kadının bedeni ile kurduğu ilişki ile metinleri arasında ne türde bir bağ, ne türde bir deneyim biçimi olduğunu düşünüyorsun? 

Kadının bedeniyle kurduğu ilişkiyi işlerine yansıtan, beni en çok etkileyen “yaratıcı”lardan biri Camille Claudel’dir mesela. Bedeni ile yazmak, bedeni ile resmetmek, bedeni ile kili yoğurup heykel haline getirmek… Eğer dişil bir formdan sanat olana evrilen bir yolsa bu, bedenimi dinleyip yazdığımı açıklıkla söylerim. Konu yazmak ve metinler olunca pek hoşlanmam cinsiyetlere ayrılmayı lakin bazı kadınların (az önce bahsettiğim şamanistik ögelerden beslenen kadınların) derileri daha hassas olduğundan, daha içli, daha doygun ve katı biçimde etrafındakileri soğurup kendilerine katabiliyorlar sanırım. Bedende süregelen işlemelerden sonra, derinin gerisin geri dışarı attığı şey metin, resim, heykel, enstalasyon, performans, ne olursa olsun, dişil gücün esrarını taşıyor. Göbek deliğinin altında yer alan her bir organın fısıldadığı gizil ögelerle başa çıkmasını kadın bedeni daha iyi biliyor gibi gelir bana. Bu yüzden söz konusu metin olunca Sevim Burak’ın bu anlattıklarıma uyan bir güce eriştiğini düşünürüm.

 

Günümüz Türkiye edebiyatında eril dil kullanımı ile ilgili düşüncelerin neler? Kadını ve kadınlık hallerini kuşatıcı eril bir dilin varlığı hem bir yazar olarak yazınsal deneyimini hem de bir kadın olarak toplumsal ve bireysel deneyimini etkiliyor mu? Eril dile karşı bir mücadele alanı oluşturulması gerektiğine inanıyor musun? 

Kadının etrafında dişil cinsellikten beslenen, aşağılayıcı, tenkitkâr, alaycı bir zar oluşturup, kadın bedenine sahip olurken gerçekleşen bir dizi erkeksi eylemi bu zarın içinden geçiren ve bununla övünç duyan dil, benim için erildir. Ve eril dilin, beraberinde o hasret kaldığımız anlatıları, konuları, söylenmesi gerekenleri ortaya koymak için zayıf bir araç olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda, özellikle günümüz Türkiye edebiyatında yazarların (bunu cinsiyet ayırmaksızın söylüyorum) alışageldikleri eril dil kriterlerinde yazmakta zorlandıklarını hissediyorum. Sadece dil etrafında değil, onun oluşturduğu türü ne olursa olsun metinlerin etrafında da, o sası, gevşek ve yapış yapış klişelere düşmeden amaçladığını anlatabilen yazarların sayısının üzücü şekilde az olduğunu görüyorum. Çünkü yine kaynağını ve cesaretini eril dilden alan bir metin değerlendirme,  yazarı metniyle özdeşleştirme ve eseri çiğ biçimde yazarın yaşam tecrübesine bağlama eğilimi hepimizi çepeçevre kuşatıyor. Hayal gücümüzün dilini haykıramıyoruz. 

Bu elbette benim toplumsal ve bireysel deneyimlerimi etkiledi, belki erilin boşluğuna düşüp oramı buramı kanattığım da olmuştur. Yine de düşmanca bir tavra bürünmemeye çalışarak, şunu söylemek isterim, elbette bir mücadele alanı oluşturulmalı. Kavramlar, sözcükler, imgeler, metaforlar bağlamında ben bu savaşı kendi içimde başlattım. Galip çıkar mıyım bilmiyorum, zihnime kodlarla tanımlı her şeyi yıkayıp yunmaya çalışıyorum. Anlatmak istediğim, dişil olan, cinsî olan, ne varsa özgürce anlatabilmeyi başardığımda belki biraz sevinirim. Ki günümüz edebiyatında bu özgürlüğe hasret birçok kalem var, biliyorum. 

 

Bize Hayvanların Tarafı’nda belirleyici bir rolü olan Derebeyi’ni anlatır mısın biraz? Her ne kadar ‘erkeklik hallerinin’ barındırdığı faşist nüvenin uç bir örneği olsa da kadının/yazan bir kadının günlük hayatında ‘derebeyi/derebeyleri’ nasıl bir yer teşkil ediyor? 

Uç bir örnek, ilk okunduğunda belki ama asla imkânsız değil. Derebeyi benim hayatımdaki herkesten daha gerçek, canavar sandığım değirmenim. Yazan ya da yazmayan diye ayırmaya gerek bile yok, her kadının hayatından bir Derebeyi geçmiştir herhalde diye düşünüyorum. Bilmem ki yanılıyor muyum? Başta baba, erkek kardeş, erkek akrabalarla başlar kadının Derebeyi yolculuğu, o şatonun hâkimi hep bir erkektir çünkü; derken sevgili, koca gelir. Yine karşısında durup kılıç sallanması gereken. Kadın bütün bu “erkek eşiklerinde” savaşçı olmayı öğrenir, her kadının kendine has yöntemleri vardır: Kimisi savaşını sessizlikle sürdürür, kimisi sineye çekmelerle, kimisi bağırarak, kimisi öldürerek. En sofistike ortamlarda bile çok bulunur derebeylerinden, bazen bir sözle, bir bakışla karşınızdaki erkeğin bulunduğu alanı surlarla çevirdiğini ve oranın tek hâkimi olup size saf dışı etmek istediğini algılayıverirsiniz. O anda savaşmak ya da kaçmak iki seçenek olarak belirir. Çoğu kadın savaşmayı seçer.

 

Hayvanların Tarafı betimlemelere ağırlık verdiğin bir kitap olmuş. Kullandığın dilin çıtası oldukça yükselmiş. Öykülerdeki pagan, hatta mitolojik unsurlar göz önünde bulundurulduğunda betimlemeler öykü atmosferine katkı sağlamanın dışında dünyayı farklı bir biçimde duyumsamanın da sinyallerini veriyor. At binmek ve yazı arasındaki bağı kendi deneyimin üzerinden anlatır mısın biraz? 

Bu soru beni çok mutlu etti. Zira atlar hakkında belki saatlerce konuşabilirim. 

Gözümden düşen yaşın gerisinde, o an kalbimden geçeni, tenimi ürperteni anlayabilen bir yaratık at. Binmenin evvelinde, iletişim kurmaya başladığımız ilk zamanlarda elimde tutamadığım, zaman zaman korkup yanında sindiğim, sonraları yanı başımda yürürken kuzuya dönüşen devasa, yürekli varlıklar onlar. Gözlerine baktığınızda sizi anladığını ve aynı ruh haliyle başını göğsünüze koyduğunu gördüğünüz canlı bir mucize. 

Üstündeyken, hızlıca giderken, özgürlük duygusunu neredeyse bahşeder at. Hâkimiyetin onun keyfi sürdüğünce sende olduğunu hep bilirsin. Bu yüzden bir hayvanın bunca sözünü geçirebiliyor oluşunun yanında, sana itaat edip her dediğini yapması bence çok ulvi bir şey. Doğayla kurduğum ilişkide hayvanların kapladığı yer çok büyük, bu yüzden anlaşabildiğim bir atı yahut başka bir hayvanı gördüğümde onu anlatmak istiyorum delicesine. Anlatının o tarafının her yazar tarafından erişilemeyeceğini, bu yüzden olabildiğince özümsendikten sonra yazılıp okuyucuya en saf haliyle ulaştırılması gerektiğini hissediyorum.

 

Öykülerde karşımıza çıkan Reyhan, Natır Nebahat gibi kadın karakterler farklı kadınlık hallerini imliyor. Adsız kadın kahramanımız ile Reyhan ya da Nebahat’in ortak noktaları var mı? Özellikle Reyhan’ın adsız kadın kahramanımızın zıt ikizi olduğunu söyleyebilir miyiz? Derebeyi’nin ölümü ‘toplumsal cinsiyet olarak kadının’ ölümünden mi geçiyor? 

Aynı rahimden çıkmalarına rağmen kitapta yer alan bütün kadın karakterlerin ortak noktaları savaşçı olmaları. Reyhan, adsız kahramanın zıt ikizi olmasa da, savaşçı yönü onun kadar ya da diğer karakterler kadar güçlü değil. O savaşını vermeye çalışmış, başaramamış, sonra yenilgiyi kabul etmiş. Aradan yıllar geçmiş, savaşı sessizliğe evrilmiş. Sonra o delilik hali dürtmüş yeniden, kalkıp söyleyecek bir sözü olsun istemiş, bildiği tek yol öldürmekmiş. Kendini mi, kendine gölge edeni mi öldüreceğine karar verememiş, sonraları bir karara vardığında, Derebeyi’nin peşinden giderken, artık çok geçmiş. Çünkü öldürmeye karar verdiğinden deli gibi korkuyormuş. Eğer adsız kadın Reyhan’ın yerinde olsaydı, o anda, ormanda Derebeyi’ni vururdu. Tereddüt etmezdi. 

Hayır, Derebeyi’nin ölümü ‘toplumsal cinsiyet olarak kadının’ ölümünden geçmiyor. Derebeyi’ni, derebeylerini bir isyan kıvılcımı öldürebilir, yeter ki, cinsiyeti ne olursa olsun, bir kişi onun karşısında durup elindeki isyan meşalesini başının üstüne kaldırsın.

 

Köle/Efendi dikotomisi bağlamında Derebeyi-Adsız Kadın Kahraman-Reyhan ve eve gelen diğer kadınlar arasındaki ilişki üzerine düşündüğümüzde Derebeyi ile Adsız kadın kahraman arasındaki Köle/Efendi ilişkisini hangi dinamikler üzerinden kurguladığını anlatır mısın biraz? 

Adsız Kadın süreli köleliğini kabul etmiş biri, çiftliğin kapısından girerken nelerden feragat edeceğini biliyor, hepsini göze almış. Yeter ki ormanın kucağında olsun, kendine şehirden uzakta, hayvanların yanında bir yer bulsun. Onun tek istediği kendi özüne dönüp belki (eğer çiftlikteki hayatı daha uzun sürebilseydi) içindeki şamanı ortaya çıkarabilmekti. Ama Derebeyi izin vermedi buna. Efendiliğinin altını koyu çizgilerle çizmeyi ve karşısındaki kadının dişil sınırlarını zorlamayı seçti. Sırf doğaya yakın temasta kalabilmek için Adsız Kadın bunu kabul etti. Ama köle/efendi ilişkisinin, barındırdığı dişilikle yürümeyeceğini biliyordu, bu yüzden kadınlığını törpülemeyi, yer yer örselemeyi de göze aldı. Fedakârlık, vazgeçiş burada hareket noktası oldu onun için. Atlarıyla bir gün daha fazla geçirebilmek için, Derebeyi’nin güdümünde can almayı bile kabullendi, bir hayvan vurdu. İşte bu noktada “tahammülsüzlük” çıktı ortaya, doğada var olabilmenin bedelinin bu kadar ağır olmaması gerektiğinin farkına vardı. Bastırdığı dişilik isyan olarak döndü, evrildi kadın, kabullenemedi sessizliği. “Başkaldırının” ılıklığı, yanan fitili girdi burada devreye. Diğer herkesi örgütlemek isterdi aslında ama savaşında tekti, etrafındaki insanlarda o içsel cenk etme dürtüsünü göremedi. Bu yüzden insanlardan fazla güvendiği varlıklara teslim etti kendini, bunun bedelini avcı yerine av olmak olduğunu bile bile, göze aldı her şeyi. “Dönüşüm” bedensel ve ruhsaldı kadının hayat akışında. O çiftliğin kapısından çıkıp giderken, üzerinde keçeden bir zırh vardı ve yapraklar başında taç şeklinde duruyordu. Silahı yoktu; güçlü arka bacakları, dişleri, hassas kulakları ve boynuzları vardı.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)