Modernitenin, Modern İnsanın Korkutucu Yüzü; “Beni Asla Bırakma” / Lal Hitay

“Ah bebeğim, bebeğim, beni asla bırakma”[1]

               

                Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” romanını okuyup bitirdiğimde kitabı tanımlamak için aklımdan geçen cümle, ‘insanın işine gelince ötekinin insan olduğunu kabul etmemesinin, görmezden ve anlamazdan gelmesinin yarattığı trajedi, daha iyi bir kurguyla, daha sade ve daha vurucu bir biçimde anlatılmazdı,’ oldu. Halen de aynı hisler içerisindeyim. İyi bir kitabı iyi yapan özelliklerden birisi de iyi yazılmış olması haricinde farklı okumaların yapılmasına yatkın olması. Bu tarz kitapları insan, hayatının farklı noktalarında okur ve her okuduğunda kitap kendini aynı insana bile farklı yerlerden açarak, farklı okuma deneyimleri sağlar. Bazı yazarlar yapıtları ile bu yüzden yüzyılları aşabiliyor.

                Postmodern düşünürlere mesafeli durulmasını anlayabiliyorum; ancak bu çerçevede yeşermiş bütün bir düşünce geleneğini çer çöp olarak gören ve aşırı bir vurgu ile yeren tavra sıcak baktığımı söyleyemem. Ben de bu düşünürleri okurken belirli açılardan tereddüte kapılıp, belirli bir mesafede durma gereksinimi duysam da söz konusu düşünürleri, isabetli noktalara yaptıkları vurgu ve getirdikleri farklı bakış açısı nedeniyle ilgiyle izliyor ve düşünsel dünyayı beslediklerini düşünüyorum. “Beni Asla Bırakma” romanını ele alırken Jean Baudrillard’ın düşüncesinden yararlanmak, oradan bir pencere açarak kitaba yaklaşmak istedim. Bunun en önemli nedenlerinden biri “Beni Asla Bırakma” romanının klonlar ve onların yaşayışları üzerinden kurgulanmış bir eser olması ve Baudrillard’ın da klonlama meselesi üzerinde durması. Bir diğer sebebi is Baudrillard’ın modernite ve Batı Medeniyeti ekseninde şekillenen eleştirel bakış açısı ile “Beni Asla Bırakma”nın modernite ve modernitenin karanlık yüzüne ilişkin sorgulayıcı izleğinin birbiriyle paralellik göstermesi. Bu noktada kitabın daha evvelce de Baudrillard düşüncesi ekseninde ele alındığı bir makale[2] bulunmakta; ancak bu söz konusu makale, bu yazıda irdelenecek hususlardan çok daha farklı noktalardan kitaba yaklaşmaktadır. Bu yazıda makale ile ortak olarak ele alınacak tek husus “Beni Asla Bırakma”nın türü üzerine yürütülmüş tartışmalardır. Bunu belirttikten sonra ilk olarak türe değinerek giriş yapalım.

“BENİ ASLA BIRAKMA” BİLİM KURGU MU?

                Onlardan zevk almak için romanları tek bir tür içinde değerlendirmek gerekliliği var mı sorusunu yönlendirerek işe başlamakta fayda var. Bilindiği üzere türlerin baskın özellikleri olmakla birlikte son derece geçişken yapılara sahip olabilmekteler. Dahası günümüzde yazarlar farklı türleri bir arada kullanarak eser yaratma eğilimindeler. “Beni Asla Bırakma”da anlatıcı dahil kurgunun merkezindeki üç kişi de klon. Yaratılan farklı ama bir o kadar da benzer evren sebebi ile romanın bilimkurgu olup olmadığı tartışmaları ise sürüp gidiyor. Bu sorunun cevabı bilimkurguya hangi açıdan yaklaşıldığı çerçevesinde farklılık göstermektedir. Ishiguro romanda bize klonlara ya da organ nakline ilişkin teknik bilgi vermemektedir. Yaratılan evrenin bile tam olarak içinde bulunduğumuzdan başkaca bir gerçekliği tekabül ettiğini söylememiz de mümkün değildir.[3] Yazarın diğer bir eseri “Gömülü Dev”in yaşayan en tanınmış bilimkurgu yazarlarından Ursula Le Guin’ün eleştiri oklarını üzerine çekmesini[4] bir yana bırakarak yine  Le Guin’ün üzerinden bu konu ele alınabilir. Le Guin geleceğin zaman/mekan bağlamında biz istesek de istemesek de geleceğini; ancak eril bir yaklaşımla bilimkurguyu geleceği fethetme isteği olarak görmenin ve kullanmanın anlamsız olduğunu; bunun yerine kafamızın içindeki düşüncelerimize, iyi ve kötü olana, önümüze bakmamızın daha yararlı olacağını söyler. Bir bilimkurgu yazarı olarak dünyaya ve dingin bir şekilde kendi düşüncelerine bakmayı tercih ettiğini ifade eder.[5] Ishiguro da “Beni Asla Bırakma” kitabı hakkında asıl sorgulamak istediğinin karakterlerin klon olma niteliği değil, bu karakterlerin kendilerine dünyada nasıl yer bulacağı olduğunu; ayrıca dünyada olmaya ve insanın ahlakına ilişkin sorgulamanın, kendisi için distopya öğesinden çok daha ağır bastığını ifade etmiştir.[6] Kitap okunduğunda klon olma, organ bağışı, bilimkurgu ve/veya distopya olma meselelerinden daha ziyade insan olma hali ve insan ahlakına ilişkin sorgulama boyutunun ağırlıklı olduğu okur tarafından da doğrudan algılanabilmektedir. Klon olma halinin ve organ bağışının romanın dramatik örgüsünde etkin olmadığını söylemek mümkün değildir; ancak bu olgular teknik anlamda ele alınmamakta ve daha ziyade konu ile ilgili etik sorulara vurgu yapılmaktadır. Bu sebeple her ne kadar her konunun tartışmaya açılması olumlu olsa da söz konusu kitap üzerinden tür tartışması, ikincil hatta üçüncül bir tartışmadır. 

BAUDRILLARD “CLONE STORY”

                Romanın başında on bir yıldır bakıcı olduğunu söyleyen anlatıcı Kathy ile tanışırız. Kitap birinci tekil şahısta yazılmıştır. Konu, kullanılan terim ve sıfatlar roman ilerledikçe anlaşılır. Böyle bir roman için bu tarz bir anlatımın akıllıca bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda yazarın romanı açıp katmanlandırdığı noktalarının yeri ve zamanının yerli yerinde olduğunu, dolayısıyla kurgunun da oldukça başarılı olduğunu söylemeden geçmeyelim. Anlatıcı Kathy ile birlikte kitabın evrenine dâhil olur daha sonra diğer iki ana karakter Ruth ve Tommy ile tanışır ardından Madam, Bayan Lucy gibi kilit rolleri olan ikincil karakterleri tanırız.  Mekân olarak ise Kathy, Ruth ve Tommy’nin kaldığı bir nevi yatılı okul gibi tasvir edilen Hailsham oldukça önemlidir. Kathy, Ruth ve Tommy’nin klon olması, bağışçı olma ve bakıcı olma meseleleri roman boyunca devam eden, olay örgüsünü devam ettiren izleklerdir. Zaman 1990’ların sonudur. Olay İngiltere’de geçmektedir. Bu tarihte anlatıcının otuz bir yaşında olduğunu da öğreniriz.

                Kathy, Ruth ve Tommy, çocukluklarını Hailsham’da geçirmiş, eğitimlerini orada tamamlamışlardır. Bu noktada Jean Baudrillard’a ilk geçişi yaparak, klonlama olgusu onun merceğinden tartışılabilir. Baudrillard modernitenin artık ötekinin üretilmesi çağı olduğunu ifade eder. Ötekini öldürmek, parçalamak, yok etmek, sevmek ve nefret etmekten öte ötekinin üretilmesinin söz konusu olduğundan bahseder.[7] Düşünür, 1978’de ABD’de sardunya gibi yetiştirilerek dünyaya getirilen ilk klon çocuktan bahsederek, klonun kendi kendini yaratma, kendi kendini doğurmaya tekabül etmediğini -doğum söz konusu olursa yine anne babaya ihtiyaç olması gerekliliği- klonların anne babaya değil kalıba gereksinimi olduğu ifade eder.[8] Bunun bir şekilde öznenin de yok olmasına neden olduğunu ekler. Ne de olsa öznenin kopya olması sebebi ile ben ve öteki ikililiği ortadan kalkmıştır ve bu da zorunlu olarak bir özne yokluğuna işaret eder. Klonlamada yenileme vardır; yani iki ayrı özerk varoluş durumu değil durmaksızın devam eden 1+1+1+1 paterni söz konusudur. Klonlama Baudrillard için teknolojinin çılgınlık boyutundaki yüceltilmesidir bir bakıma.[9] Baudrillard düşünceleri ve habercisi olduğu ‘sonlanma’ vurgusu nedenleriyle ile nihilist olarak görülmektedir. “...En önemli felsefi soru şuydu: Neden hiç değil de bir şey var? Günümüz içinse gerçek soru şudur: “Neden bir şey değil de hiç var?” [10]  Böyle bir sorudan yola çıkmak her ne kadar isabetli olabilecek bir tartışmanın önünü açsa da bu aynı zamanda Batı Medeniyetinin sonlanışına işaret eden bir yaklaşımdır. Bauarillard’ın düşünceyi uçlara kadar götürerek etkisiz kılma yöntemini de benimsendiğini söyleyebiliriz. 2. Dünya Savaşı sonrasında modernitenin getirdiği yıkımın neden olduğu hayal kırıklığı halen aşılabilmiş değildir. Dolayısıyla düşünürlerin farklı çıkış yolları, farklı yaklaşım arayışları içerisinde olmaları son derece anlaşılırdır. Klonlama meselesi ise günümüzde bile teknolojik ilerlemenin uç noktalarından biridir. Bunu sırf bir teknoloji fetişizmi olarak algılamak ne kadar yerindedir tartışılır. Ancak teknolojik gelişmenin etik sorun boyutunu da kendi içerisinde taşıdığını kabul etmemiz gerekir. Baudrillard’ın gerçekliğin yitirilmesi doğrultusunda ele aldığı ve aslında bir yandan da etik bir çıkmazı işaret ettiği klonlama çerçevesinde, “Beni Asla Bırakma” özelinde bu teknolojinin kullanılma şekli, klonları insan olarak kabul edip etmeme sorunu ve insan olarak kabul etmemenin sonuçlarının hazinliği ile karşı karşıya kalırız.

                Kitapta, klonların insan olup olmadığı, insan olarak kabul edilmemelerinin trajedisi incelikli olarak işleniyor. Baudrillard tıp için en önemli vücut referansının kadavra olduğunu, kadavranın tıbbın yeniden üretilirliğine imkân sağladığını söyler.[11] Tarihsel açıdan klonlama, vücudun modele dönüştürülmesi, bireyin birey olmasının sonu (vücudun sona ermesi) ve seri halde çoğaltmaya mahkûm edilmesidir. Baudrillard, Benjamin’in “Yeniden Çoğaltılabilirlik Döneminde Sanat” yapıtına atıfta bulunarak, tıpkı seri üretimde sanat eserinin aurasının yitirilmesi gibi klonlamada da özgünün yitirilmesinden bahsetmektedir. “Asıl” görünümden ancak nostaljik ve retrospektif bir tarih anlayışı çerçevesinde bahsedilebildiğini de ifade etmektedir. Bu da sınırsız üretime ve özgüne ihtiyaç duymamaya, üretimin ise yeniden üretime dönüşmesine tekabül etmekte; bu doğrultuda da vücudun yerini genetik model almaktadır.[12] Baudrillard, kendi iktidar kavramını açıklarken Batı Medeniyeti ve modernitenin temelinde ölüler ve ölümün olduğunu ifade eder.[13] İnsan olma durumunun insan olmayana işaret etmesinin beraberinde getirdiği ötekinin insanlık dışı olarak konumlanışıdır. Bunlar düşünürün sıklıkla eleştirdiği kültürün gelişimindeki ayrımcılık zincirinin baştaki halkalarıdır.[14] İnsanın ruhlu olması durumunu tartışırken Mısır medeniyetindeki statü sahiplerinin, statülerinin güçleri ile orantılı olarak yavaş yavaş ölümsüzlükten pay almalarından da bahseder. Hıristiyanlıkta da ‘ölümsüz ruhun’ herkese aitmiş gibi görünürken esasen sadece zengin ve güçlüler tarafından talep edilebildiğini ifade eder. ‘Ölümsüz ruh’ “gerçek insanlar” olarak değerlendirilen bu zümreye ait görülmekte, buna sahip olamayanlar ise ölümlü ruhlar olarak değerlendirilmektedir.[15] Buradan yola çıkarak ruh beden ikililiğine de değinmek yerinde olacaktır. Felsefe tarihi çerçevesinde bakıldığında düalist bir yaklaşımı kabul eden düşünürler için ruh yüce; beden kirli, sınırlı ve sorunludur. Bu hiyerarşik ikililikte, ruh bedene üstündür. Baudrillard’a göre ölümlü beden, ölümsüz ruhtan daha somut bir şey değildir. Ruh ideal varlık olarak kabul edilirken, beden bütün biyolojik uzantılarıyla maddidir. Artık ruhtan bahsedilmediğini söyleyen Baudrillard, Octavia Paz’a referans ile Ortaçağ’da ruhtan söz edenlerin, bedenin göstergeleri ile birlikte ruhu, modernitenin ruhu bedensiz bir alana taşıyan bilimsel bakış açısından daha iyi açıkladıkları kanısındadır.[16]

Romanda ise Kathy, Ruth ve Tommy’nin yetiştikleri Hailsham’da senede dört kez sergiler yapılmakta, bu sergilerde, burada kalan çocukların/klonların ürettikleri sanat eserleri sergilenmektedir. Hailsham’da yaratıcılık çok önemsenir. Klonlar/çocuklar yaratmak adına adeta zorlanırlar. Romandaki klonların insan olup olmadığı tartışmasında bu sergiler önemli bir göstergedir. Çocuklar üstündeki yaratıcı olma baskısı ve sanatsal üretimde bulunmalarının bu kadar önemsenmesi onların bir “ruh”u olduğunu göstermek, yani insan olduklarını kanıtlamak içindir. Roman ilerledikçe bundan emin oluruz. Romanda klonların yalnızca kadavraya, bedene indirgenmiş ruhsuz ve köksüz varlıklar olmadığının gösterilmesinde Ishiguro’nun sanattan faydalanmış olması anlamlıdır. Ancak bu durum şu soruyu da akla getirir: İnsan yarattığı sürece mi –yaratma eylemini yalnız sanat ile sınırlamazsak- insan sayılacak? Yaratmadığı zaman daha ‘az’ insan olarak mı kabul edilecek? Bu noktada karakterlerden Tommy’ye değinmek gerekmektedir. Sanata hiç kabiliyeti olmayan Tommy bu sebep ile Hailsham’da zor zamanlar geçirir. Öğretmeni Bayan Lucy ilk başta bu durumun bir öneminin olmadığını Tommy’ye  söylese de daha sonra okuldan ayrılırken oğlana kendi fikrinin yanlış olduğunu, muhakkak yaratması gerektiğini itiraf edecektir. Bu değişim Tommy kadar okurun da kafasını karıştırır ve kurguda daha ileri bir noktaya kadar bu kafa karışıklığı devam eder. Bütün bunlar dâhilinde aslında sorulması gereken insanın, insan olarak muamele görmesi için insan olduğunu kanıtlaması mı gerekmektedir, sorusudur. Başka bir ifadeyle, öteki olarak belirlenen kişilerin kendimiz kadar insan olduğunu algılamakta ve kabul etmekte zorlanıyor oluşumuz, ötekinin bizden daha az insan olduğuna inanmamızın bu kolaylığı, bizi mi, ötekini mi daha az insani kılıyor, sorusunu yöneltmek lazım geliyor.

                Baudrillard için klonlamanın tarihsel olarak vücudun modele çevrilmesi olduğunu ve bu sebeple bireyin birey olmasının sonuna işaret ettiğini daha önce ifade ettik. Bununla bağlantılı olarak Baudrillard klonlama mevzusuna girizgâh olarak ikiz olgusundan bahseder. Düşünür, herkesin bir ikizinin olmasını hayal edebileceğini ve ikizlik olgusunun hem tanıdıklığa hem tekinsizliğe (heimlich/unheimlich) tekabül ettiğini ifade eder. Bu hayali olgu gerçekleşmeyecektir çünkü gerçekliğe dönüştüğü anda yok olacaktır. İkizin görünür olması halinde ölümün eli kulağında olduğunu anlarız.[17] Ancak ikiz olma hali iki ayrı insan olma halini getirir. Klonlama ise daha önce bahsettiğimiz gibi 1+1+1… gibi bir patern izler. Baudrillard açısından klonlama kanser gibidir; kod dâhilinde genetik bir başarı gibi gözükürken sistemi bozguna uğratır.[18] Baudrillard’a göre klonlanmış ikiz orijinalin tıpatıp aynısı olmayacaktır. Bilgi ve koda egemen olunduğu zaman bile süreç kontrol edilemeyeceğini için ‘klon olma hali’ fark edilecektir.[19]  İkiz ve model teması “Beni Asla Bırakma”  üzerinden ele alınmayı müsait bir olgu. Ana karakterlerimiz Hailsham’dan ayrıldıktan sonra kulübelere geçerler. Burada Kathy’nin ilk fark ettiği, klonların günlük yaşantılarını sürdürürken televizyonda gördükleri kişilerin konuşmalarını taklit etmeleri, bu şekilde iletişimi sürdürdükleridir. Ruth da böyle davranmaya başlayınca, Kathy rahatsız olur. Kitabın bütününe sinen hüzün gibi bu da acıklıdır çünkü bu insanların olağan sayılabilecek bir sosyal çevreleri tam anlamıyla olmamıştır. Ancak bizim gerçekliğimiz içerisinde de düşünürsek herhangi bir insanın kendi karakterini şekillendirmesi yani olgunlaşması zaman alır. Herkes için bu süre aynı olmasa da zannetmiyorum ki kimse bunun ergenlik ile yirmili yaşların başı arasında tam anlamıyla gerçekleştiğini iddia edebilsin. Ergenliğin devamı niteliğindeki yirmili yaşlarının başındaki çoğu genç kendine has olduğunu düşündüğü ancak esasen çevre tarafından şekillendirilmiş (günümüzde de giderek daha da benzer hale gelen) özgünlük ve bireysellik iddiaları taşır. Kuşkusuz bunun kültürel hegamonyadan bağımsız işlediğini söylemek pek de kolay değil. Hepimiz pekala bize dayatılan modeller tarafından yeniden üretiliyor olabiliriz.

Karakterlerin kulübelerde tecrübe ettiği daha da önemli bir deneyim, Ruth’un modelinin bulunduğuna dair söylentilerdir. (Kathy de aynı sırada klonlandığı modelini porno dergilerdeki yüzleri inceleyerek aramaktadır. Onun porno dergilere o esnadaki yoğun ilgisinin nedenini yine kitabın devamında buruk bir tebessüm eşliğinde öğreniriz.) Ruth’un klonlandığı modeli görmek istediğine karar vermesi sonucunda hep birlikte yolculuğa çıkarlar. Yolculuk sonucunda Ruth’un modeli olduğu düşünülen kişinin onun modeli olmadığı ortaya çıkar. Hayal edilen ikiz gerçek olacağı anda yok olmuştur. Gerçek olması demek ölümün eli kulağında olması demektir. Ölüm, klon karakterlerine hepimize olduğundan daha yakındır demek doğru olmayacaktır belki; ancak yine de doğal ölüm, klon karakterlere uzak olan ölümdür. Belki bu sebeple Ishiguro klonların ölümünü ifade etmek için ‘tükenme’ kelimesini tercih etmiştir. Ana karakterlerden ilk tükenecek olanın Ruth olması ile modelini/ikizini bulma serüveninin bir tek onun üzerinden kurgulanmış olması Baudrillard’ın ikiz metaforu ekseninde simgesel olarak okumaya açık olabilir ancak bu aşırı bir yorum olabileceğinden bu durumu hoş bir rastlantı olarak tanımlamak daha yerinde olacaktır.

İLK GETTO OLARAK MEZARLIKLAR VE HAILSHAM

Baudrillard düşüncesinde simgesel, gerçeğe son veren bir ilişki biçimidir. Simgesel gerçekliği ortadan kaldırıp, gerçek ve düşsel arasındaki tezata son veren değiş tokuş eylemidir.[20] Modernite ile Batı Medeniyetinin ölümü, biyo-antropolojik yasalar aracılığı ile bilimsel bir dokunulmazlık sağlayarak onu toplumsal bir olgu olmaktan çıkarmıştır ki bu ilkel toplumlardaki ölümün tabi olduğu değiş tokuşa tekabül etmemektedir.[21] Baudrillard’a göre modern toplumlarda ölülerle ilişkide melankolik bir yas süreci söz konusuyken ilkeller kendi ölüleriyle bir ritüeli ve bayramı paylaşmaktadır.[22] Ölüm kadar travmatik olan doğum yine de ölüm karşısında idealleştirilir: Devlet, iktidarını yaşamı nesnel olarak bir ‘hayatta kalma’ olayına dönüştürüp yönetmesinden alır. Öte dünyanın düşselliğine karşı modern devlet bu dünyayı düşselleştirir, çağdaşlaştırılan ölüm ile aşkınlaştırılan toplumsal üzerine oturan modern devlet gücünü bu ölümcül soyutlamadan alır.[23]

Baudrillard “Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm” adlı eserinin “Ekonomi Politik Ölüm” kısmında Foucault’nun Batı Modernleşme başlangıcını delilerin toplumdan tecriti ile belirlemesine değinerek bu belirlemenin, bir sürü kategorilere bölünen insan olma durumuna temel oluşturduğunu ve “normal insan” olmanın giderek ırkçı bir boyuta kaydığını ifade eder. Ancak Baudrillard’a göre Batı Modernleşmesi ve Batı Medeniyetinin başlangıcı ölümün tecrit edilmesidir. Değiş tokuş kabiliyeti olmayan ölüler önceleri şehir ve köy merkezlerindeki mezarlıklardayken daha sonra bu merkezlerden uzaklaştırılmışlardır. İlk gettoların mezarlıklar olduğunu söyleyen Baudrillard mezarlıkların bu uzaklaştırılma ve şehir dışına atılma halini artık şehirlerin ölü ve ölüm şehirleri olması ile açıklar. Batı Modernleşmesi ve Batı Medeniyeti ona göre ölüm ve yaşamı birbirinden ayırmak için gösterilen çok yoğun bir çabadan ibarettir. Halbuki ölüm ve yaşam düşünüre göre birbirinden ayrılamaz, bunları ayırmak, ayrı ayrı zamansallık, amaç ve anlam yüklemek manasızdır. İnsan en iyi ihtimalle doğduğu andan itibaren ölmektedir ve bu durumun yası yaşarken tutulur. Ölüm karşısında bir “değer” olarak belirlenen yaşam yeniden üretim haline indirgenmekte, birikim ise tip haline gelmektedir. Baudrillard’a göre Batı kültürü haricinde birikim tipi olarak yaşam ve bir sınır gibi belirlenen ölüm başka kültürlerde bulunmamaktadır. Biyomedikal gelişmenin amacı yaşamı uzatmak değildir. Nasıl ki insan, emeğinin karşılığını talep ediyorsa hak ettiği yaşamı da talep edebilecektir. Doğal ölüm bu sebeple ekonomi-politik sisteme özgü bir ölümdür; yani köleler doğal bir şekilde değil, çalışırken ölmelidirler. Ölüm sınır dışı edildiği için öleceğini bilmek bile insanların elinden alınmıştır. Ölüm gizlenmesi gereken rahatsız edici bir şey durumuna gelmiştir ve insanlar artık ölüme saygılarını yitirmişlerdir. Bu sebeple geleneklere uyan ölüm törenlerini bırakmışlar ve hastanelerde ölmeye başlamışlardır.[24]

Kathy, Ruth ve Tommy’nin yetiştirildikleri Hailsham bir getto gibi şehrin neresinde olduğunu tam anlayamadığımız ama uzak olduğunu algılayabileceğimiz bir yerdedir. Çocukluklarını burada geçirirler. Aidiyetleri Hailsham ve sergilerde sattıkları işlerinden kazandıkları kuponlarla aldıkları nesnelerle oluşturdukları koleksiyonlarıdır. Koleksiyon için alınan bu nesneler onların dış dünya ile tek bağlantılarıdır. Hailsham’dan sonra yerleştikleri kulübeler de merkezi bir yer gibi tanımlanmamakta, uzaklığını bize hissettirmektedir. Karakterler, bağışçı olacaklarını bilirler ama bunun tam olarak ne anlam geldiğini bilemezler. Elbette ölüm kelimesi yasaklıdır ve gizlenmesi gereken bir şeydir. Bu nedenle klonlar “tükenirler”. Organ bağışı için klonlanan bu insanların – Madam onlara “zavallı yaratıklar” demektedir- ‘insan oldukları’ gerçeği görmezden gelinmektedir. Organ bağışı aracılığı ile ölüm sınırını öteleyenlerin köleleri gibidirler ve elbette köleler gibi işlerini yapar ve çalışırken, yani organlarını bağışlarken öleceklerdir. Birileri emeği karşılığı ücret talep ettiği gibi hak ettiği yaşam hakkını da talep ediyordur. Yaşam bir değer olarak biriktirilmekte ve bankalardan biri Hailsham olarak karşımıza çıkmaktadır. Değiş tokuş edeceği hiçbir şey kalmamış ölüler görülmek istenmemektedir. Ölüm sınır dışı edilirken aslında tüm bir yaşayış ölü ve ölüm haline gelmektedir. Ölüm artık saygı görmez.

MADAM KARAKTERİ VE VİCDAN

                 Hailsham’ın gizemli sahibesi acaba bize vicdan ve vicdanımızın çıkmazı ile ilgili ne söyleyebilir? Öncelikle Madam figürü, Hailsham sakinlerinin yaklaşamadığı ama bildikleri, dahası sergilerden onların beğendikleri eserleri alan bir figürdür. Dahası bu eserleri Galeri’sinde topladığı konuşulmaktadır. Önceden belirttiğimiz gibi Hailsham’dan alınan bu eserler ülkenin her yerinde klonların ruhunun olduğu, dolayısıyla insan olduklarının kanıtlanması için kullanılmaktadır. Hailsham ve birkaç yer dışında klonlar çok daha kötü şartlarda yaşamaktadır: en başından belki asla insan olarak görülmeyecekleri farkettirilerek ve Madam’ın Kathy ve Tommy ile karşılaşmasında kullandığı “zavallı yaratıklar” tanımlamasına uygun biçimde.

“… bugün olduğu gibi o gün de zihin okuyamıyorum. Tamamen farklı bir nedenden dolayı ağlıyordum. O gün senin dansını izlediğimde başka bir şey daha gördüm. Daha bilimsel, verimli bir dünya, evet. Eskiden beri var olan hastalıklara çareler bulunan bir dünya. Çok iyi. Ama aynı zamanda katı, zalim bir dünya. Sonra gözlerini sıkıca kapatmış küçük bir kız gördüm, eski iyi yürekli dünyayı göğsüne yaslamış, artık kalamayacağını yüreğinde hissettiği bu dünyayı tutuyor ve ona yalvarıyor, onu asla bırakmasın istiyordu. Ben bunu gördüm. Karşımdaki sen değildin aslında, senin dansın değildi bunu biliyorum. Ama seni gördüm ve yüreğim sızladı. Bunu asla unutmadım.”[25]

                Kansere ve benzeri ölümcül hastalıklara çare bulunmuşken birkaç klonun ruhunun olup olmamasının, insan olup olmamasının ne gibi bir önemi olabilir, sorusu sorulabilir.  Baudrillard, Saray Bosna konusunda Batı Medeniyeti karşısındaki eleştirel yaklaşımını devam ettirerek felaket ve sefaletin hammaddeye dönüştürüldüğünü ifade eder. İnsan haklarıyla bezenmiş mağduriyetin iç karartıcı tek bir ideolojiye dönüştüğü belirlemesini yapar.[26]  Susan Sontag, Saray Bosna’ya gittiği zaman savaş hakkında Yugoslav ideolojisini benimsemiş bir kadınla konuşmasından söz eder. Söz konusu kadının Sırplar’ın Hırvatistan’ı işgalini televizyondan görerek  “Ah ne korkunç” diyerek kanalı değiştirmiş olmasını anlatmasından yola çıkarak insanlar kendilerini güvende hissettikleri yerde başkalarına –yani ötekiye- karşı duyarsızdır, belirlemesinde bulunur. Aslında bu duyarsızlık umutsuzluk ve korkudan kaynaklanır, diye de ekler.[27] Sontag, medya ve diğer görsel iletişim araçları aracılığıyla dozu yükseltilerek gösterilen şiddetin yarattığı çaresizlik hissine dem vurarak etkilenmenin her zaman iyi bir şey olmadığını, duygusallığın vahşilik ve benzer daha kötü şeylerden de zevk üretebildiğini ifade eder. Bu durumda sempatiyi seçmek onun açısından basit bir tercihtir. Ne kadar sempati duyulursa, sempati duymamıza yola açan gelişmelerde suç ortaklığımızın bulunmadığı duygusuna o ölçüde kolay ulaşırız. Sempatimiz, acizliğimizin yanı sıra masumiyetimizin de ilanı gibidir. Bu Sontag’e göre küstahça değilse bile saygısızcadır. Sahip olduğumuz ayrıcalıkları çekilen ıstırapla aynı düzlemde düşünerek ilişkiyi görmek, sempatiyi bir yana koymak bir görevdir.[28]

                Sontag’in hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymayan yukarıdaki belirlemesi dahilinde Madam klonlara duyduğu sempatiyi ifade etmekte ve onlar ile kendi konumu arasındaki ilişkinin masumiyetini ilan edercesine küstah ve saygısızca davrandığını kabul etmemektedir. Günümüz düşünüldüğünde de hayırseverlik ve aktivizm bu noktada ayrılmakta, hayırseverlik; hayır yapan kimseyi, onun insanlığını ve sempatisini parlatırken; aktivizm siyasi bir düzlemde toplumsal olarak sorunlu olanın toplum için dillendirilmesine olanak sağlamaktadır. Bu sebeple hayırseverlik aslında içinde hep bir ikiyüzlülüğü de taşımaktadır. “Alçakgönüllü ilginin gerisinde her zaman vampirin açgözlü yüzü biçimlenir.”[29]

                Ancak yine de Madam’ın klonların resimlerini toplamasının faydası olduğunu düşünebilir çünkü “Ötekinin bu yok edilişi, ötekiliğin yapay birleşimiyle, kökten estetik cerrahilerinin bunun yalnızca bir semptomundan ibaret kaldığı temel bir cerrahiyle atbaşı gider. Çünkü cinayet ancak Öteki’nin yok edilmesine ilişkin izlerin ortadan kaldırılmasıyla kusursuz bir nitelik kazanır.”[30] Baudrillard bu belirlemeyi başka bir kavramsallık düzleminde yapsa bile “Beni Asla Bırakma”nın evreni dahilinde bu söylenen çok net bir şekilde somutlaşmaktadır.

                Yazıyı sonlandırırken Baudrillard’ın vampir benzetmesine tezat oluşturması açısından Jim Jarmusch’un “Only Lovers Left Alive” filmine de kısaca değinmek istiyorum. Aşık vampir çiftten depresif bir duruşu olan Adam insanlara karşı hoşnutsuzluğunu ifade ederken, onları tanımlamak için “zombie” benzetmesinden yararlanır. Bunun sebebi olarak, insanların algı yoksunlukları ile her şeyi çirkinleştirip, tüketmelerini gösterir. “Beni Asla Bırakma” ekseninde bakacak olursak, insan olup olmadığını umursamadan, yalnız organlarını tüketmek üzere klon üretmek ve organlarını sömürerek doğal ölümü bile fazla görüp onların “tükenmesi”ne sebep olmak Adam’ın tespiti ile uyumlu mudur, değil midir? 

Kaynakça:

1-Alun Hughes, “Belonging in the Hyperreal”,

2-http://www.divaportal.se/smash/get/diva2:901147/FULLTEXT01.pdf. (Hyperreal).

3-Jean Baudrillard, Kusursuz Cinayet, çev. Necmettin Sevil, Ayrıntı Yayınları, 2012, İstanbul.

4-Jean Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, çev. Oğuz Adanır, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, Kasım 2008, İstanbul.

5-Jean Baudrillard, Simularklar ve Similasyon, çev. Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, 2016, Ankara.

6-Kazuo Ishiguro, Beni Asla Bırakma, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2016, İstanbul.

7-Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak, çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 2004, İstanbul.

8-http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/ishiguro-le-guin-savaslari-basladi-417211.

9-http://www.bilimkurgukulubu.com/genel/inceleme/ursula-k-leguin-bilimkurgu-ve-gelecek-makale/.


[1] Kazuo Ishiguro, Beni Asla Bırakma, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2016, İstanbul, 11. Baskı, s. 75 (Beni Asla Bırakma).

[2] Alun Hughes, “Belonging in the Hyperreal”,                                 http://www.divaportal.se/smash/get/diva2:901147/FU... (Hyperreal).

[3] Hyperreal, s. 15.

[6] Hyperreal, s 15.

[7] Jean Baudrillard, Kusursuz Cinayet, Ayrıntı Yayınları, 2012, İstanbul, 3. Basım, s. 141 (Kusursuz Cinayet).

[8] Jean Baudrillard, Simularklar ve Similasyon, Doğu Batı Yayınları, 2016, Ankara, 10. Basım, s. 136 (Simularklar ve Similasyon).

[9] Simularklar ve Similasyon, s. 136-137.

[10] Kusursuz Cinayet, s. 14.

[11] Jean Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, Kasım 2008, İstanbul, 2. Basım, s. 203 (Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm).

[12] Simularklar ve Similasyon, s. 140.

[13] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 219.

[14] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 217.

[15] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 225.

[16] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 287.

[17] Simularklar ve Similasyon, s. 134.

[18] Simularklar ve Simülasyon, s. 143.

[19] Simularklar ve Simülasyon, s.143-144.

[20] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 233.

[21] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 230-231.

[22] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 235.

[23] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 255.

[24] Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, s. 219-265.

[25] Beni Asla Bırakma, , s. 256-257.

[26] Kusursuz Cinayet, s. 161.

[27] Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak, Agora Kitaplığı, 2004, İstanbul, s. 99-100 (Başkalarının Acısına Bakmak.)

[28] Başkalarının Acısına Bakmak, 102-103.

[29] Kusursuz Cinayet, s. 171.

[30] Kusursuz Cinayet, s. 141.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)