Milli Ressam Muhteşem Ahmet’in Aşk Arayışları ya da Kendisinin Batağı Olan Erkeklik / Jale Özata Dirlikyapan

İsmail Hakkı Baltacıoğlu, adı çoğunlukla pozitivist-hümanist anlayışa göre yürütülmeye çalışılan klasik Kemalist modernlik siyasetinden kopuşu işaret eden“Cumhuriyetçi Muhafazakârlar” içinde anılan ve “1933 Üniversite Reformu”nda siyasi nedenlerle üniversiteden tasfiye edilen çok yönlü bir entelektüeldir.

Pedagoji alanındaki çalışmalarıyla tanınmış ve “her şeyden önce eğitimci” olarak bilinen bir üniversite hocasıdır.Baltacıoğlu, sanatta milli değerleri koruyarak Batılı tarza yönelmeyi savunur ve bu anlayışla tiyatro oyunları yazar. Bu oyunların yanı sıra 1942 yılında yayımlanan Batak adlı bir romanı da bulunmaktadır.

Bireyin gelişimine odaklanan ve özellikle kadınları kamusal hayata kazandırmaya ilişkin epey kafa yorduğu anlaşılan Baltacıoğlu’nun[1] bu romanı bütünsellik taşımaktan uzak, aşk maceralarının derlenmesinden oluşan bir kitap görünümündedir. Batak’ın baş kişisi idealist ressam Ahmet, çoğu milliyetçi yazarın roman kahramanları gibi genç ve“elbette” epey yakışıklı bir adamdır. Aradığı ideal kadının peşinde, türlü maceralar yaşar. Ahmet’e hayranlığı her halinden belli olan “tümgüçlü” anlatıcı da bu maceraları anlatırken sık sık araya girerek “eğitici” öğütler vermeyi ihmal etmez.  

Ahmet, kadınların aklını başından alan yakışıklılığının yanında, resim sanatı üzerine geliştirdiği fikirlerle ve uygulamalarıyla meslektaşlarından ayrılır. Onun yanında “kimse ağzını açıp da söz söylemeye cesaret edemez” (14), resimlerinden “hiçbir şey anlamadan bön bön” bakarlar (15) ve ondan aldıkları yanıtlarla bozulup hemen sahneyi terk ederler (16).Anlatıcının Ahmet’e olan hayranlığı o boyuttadır ki onu adeta “yarı-tanrı” gibi betimler:“Ahmet yalnız ressam değil, edebî ve felsefî kültürü olan aydın bir insandı” (121). “Ahmet yalnız yaratmıyor, çok okuyordu da. Tatlı tatlı konuşuyor, dinleyenleri büyülüyordu. Ahmet’te herhangi âlim, sanatkârda olandan fazla, başka bir şey vardı” (181).

Yazıya başlamadan, yanıt aranacak iki soruyu sormakta fayda var: Türkiye’deki ilk pedagoglardan, bunun yanı sıra, felsefe, resim, edebiyat gibi alanlarda da söz sahibi ve eğitim alanında döneminin kanaat önderlerinden olan Baltacıoğlu, idealist Ahmet’i acaba neden bu denli iştahla yüceltmiş, “anormal” davranışlarını neden bu denli ısrarla normalleştirmişolabilir? Daha da ilginci bu anormallikler kendisine “normal” geliyor olabilir mi?Aşk söz konusu olduğunda, romanda duygular ve tepkiler neden bu kadar uçlarda temsil edilmiştir? Bu sorulara verilebilecek muhtemel yanıtlar, çağının önemli entelektüellerinden İsmail Hakkı’nın aşk ilişkilerine yönelik tavrına ilişkin ipuçları vereceği gibi, daha da önemlisi, benzer eğilimleri taşıyan dönemin aydın-edebiyatçılarının “aşk mevzuları” söz konusu olunca romanlarda nasıl ve neden tökezlediklerini anlamamızı da sağlayacaktır. 

Ahmet ilk aşk tecrübesini İnayet adlı bir kızla yaşayacaktır. Ancak kız ona “Ahmet, benimle bir yuva kurmak, ölünceye kadar mesut yaşamak ister misin?” diye sorma gafletine düştüğü anda Ahmet büyük bir hayal kırıklığı yaşayarak öfkelenir. İnayet büyük bir kabahat işlemiş, onun idealist ruhunu, “kendini verme” gücünü anlayamamış, menfaatinin peşine düşerek aşklarını “akıllıca bir evlenme” ile nihayetlendirmek istemiştir. Ahmet, basit bir evlenme isteğini kendisine hakaret olarak algılayacak kadar “anormal” tepkiler verir. Önce İnayet’e evlenebileceklerini söyler ve sevincinden deliren kızın dudaklarını hırsından ağlayarak “ısırır”. Bu oyunda kendini “galip” ilan eden Ahmet, tuhaf tavırlarını sürdürür ve kıza kurnazca bir mektup yazar: “Çok düşündüm. Evlenirsek hiç mesut olamayacağız. Ben henüz hayatımı kazanacak bir hale gelmedim. […] Ulu aşkımızdan hiçbir şey eksilecek değil. Seni eskisinden daha çok seviyorum. Salı günü Bebek’e gideriz” (25). Kızdan gelen olumsuz yanıtla çıldıran Ahmet, “İşte sana sağlam mal! Lanet olsun!” diyerek bu defteri kapatır. Abartılı davranışları ve yalanlarıyla Ahmet’in bu aşk macerasında psikolojik açıdan sağlıklı davranmadığı açıktır.

Ahmet’in birdenbire âşık oluşları ve birdenbire vazgeçişlerine verilebilecek ilk ve en çarpıcı örnek ikinci macerasıdır. Bir gün bir sanatçı toplantısında, kendisine “sırnaşan”, “yaltaklıklar yapan” kadınların dışında, hiç gülmeyen, sessizce ve “hüzünlü” bir şekilde konuşulanları dinleyen kadından çok etkilenir. Tek bir görüntüden büyük anlamlar çıkaran, bu “büyük” ya da “büyülü” anlamlara oldukça aç görünen Ahmet, bu kadını ilk görüşünde onu yoğun nitelemelere boğar: “Ölümle dirim arasında sallanan bu büyülü insan şahsiyeti”ne o an âşık olur. İşin şaşırtıcı tarafı, Ahmet bir yolunu bulup bu kadınla yalnız kalır ve gözlerini onun gözlerine dikerek dudaklarını kadının “solgun ve mermer gibi soğuk” yanağı üzerine koyar. Hatta ilk kez gördüğü bu kadına, “seni seviyorum; ölünceye kadar seveceğim” der.  Kadın sessizdir. Ahmet’in kadına böylesi bir cesaretle yaklaşması, onu ölünceye kadar seveceğini söylemesi, hatta onu öpmesi ne kadar anormalse, kadının tanımadığı bir adamın bu cüretine ses çıkarmaması da o kadar anormal görünür. Bir süre sonra kadın muhteşem Ahmet’in “çelik gövdesini” iterek, “yaklaşma, bu kadarı yeter” diyecektir. Ama bunu söylemesinin nedeni Ahmet’ten hoşlanmaması değil, kendisini Ahmet’e layık görmemesi, bir süre sonra Ahmet’in ondan sıkılacağını düşünmesidir. Adeta narsist bir kişilik örüntüsüne sahip olan Ahmet’in egosu, yazarın yarattığı bu “aciz” kadın karakterler tarafından sürekli şişirilmektedir. Örneğin Ahmet’in yazıhanesi “şundan bundan gelmiş ve hep ‘sevgilim’ diye başlayan, ‘seni mezara kadar seveceğim’ gibi sözlerle biten bir yığın aşk mektubu” ile doludur ve Ahmet bunlar içinde ruhuna hitap eden bir mektup bulamaz.

Türkçe edebiyatın ilk roman örneklerinden itibaren kadının temsilinde görülen melek-şeytan ayrışması, bu romanda da epey görünür durumdadır. Az konuşan, mazlum, solgun benizli, pasif, melek gibi kadınlarla; konuşkan, şehvetli, erkeğe hâkim olmaya çalışan, aktif, şeytanî kadınlar dışında bir kadın betimlemesine pek rastlanmaz kitapta. Ahmet, sözü edilen iki munis kadından sonra, kendisi de bir ressam olan Melahat ile tanışır. Melahat, diğer iki kadının aksine hayli “hırçın”, “mütehakkim” ve cinselliğini cesurca sahneleyen bir kadındır. “Her şeyden önce dişi bir hayvana benzeyen” ve erkeğin üzerine atılarak onu cinsi göreve zorlayan” bu kadına Ahmet “garip, anlatılamaz, hayvanca bir istek, bir iştah” duymaktadır. Ona âşık olmadığını bildiği halde, kendisini ondan uzak tutamaz. Bir ara yalnız kaldıklarında, Melahat dudaklarını Ahmet’in dudaklarına yapıştırır. Ahmet de kadını “isteyerek istemeyerek” öper (42). Ahmet aradığı ulvi aşkı Melahat’te bulamayacağının farkında olsa da, ona cinsel istek duymaktan kendini alıkoyamaz. İşin garibi, daha önce de Ahmet yeni tanıdığı bir kadını öpmeye kalkışmış ama anlatıcı Ahmet’in bu hareketinde bir anormallik görmemiştir. Bunu kadın yaptığında, üstelik erkekten belli belirsiz de olsa bir onay alarak yaptığında, kadını “yırtıcı bir dişi hayvan”a benzetmekten (40), onu zorlayıcı ve ezici ilan etmekten geri kalmaz. Melahat, gövdesinin esiri olan, onu doyurmaktan başka bir şey düşünmeyen bir “hayvan insan” olarak anlatılır.

Ahmet, bu maceradan sonra bir dost meclisinde tanıştığı ve evli bir kadın olan Anna’nın “eline düşer”. Ahmet’ten hayli etkilenen Anna, yine o “hayvanî kadın”lardan biridir. “Hayvanlık işlerinde çok tecrübeli, çok usta bir dişi utanmazlığıyla Ahmet’in nasıl bir tepki ile karşılayacağını bile düşünmeden oturduğu kanepeden onu kendine doğru çekmek cesaretini” gösterir (48). Hâlbuki Anna bu “cüreti” göstermeden önce, Ahmet Anna’nın her türlü randevu talebine olumlu yanıt vermiş, Anna çağırır çağırmaz yanına koşmuştur. Dolayısıyla Anna, Ahmet’ten olumlu bir karşılık alacağını düşünmüş olabilir. Ancak anlatıcının dünyasında, ister birdenbire ister temkinli bir biçimde olsun, kadının karşı cinse ilgisini belli etmesi, “hayvanlıkla”, “şeytanlıkla”, “utanmazlıkla” anılmakta, bu kadınlara peşi sıra başka olumsuz özellikler de atfedilmektedir. Ahmet, Anna’yı reddeder ve onun sadece hayvani isteklerinin kölesi olduğunu, gerçekte onu değil, bedenini istediğini anlatmaya çalışır. Anna ise ısrarla Ahmet’e onu gerçekten sevdiğini söyler. Bir divanda yan yana oturmuş konuşurlarken Ahmet birdenbire “dişlerini sıkarak iki avucunu hayvan boğazlar gibi” açar ve “uzun, gergin, sert parmaklarıyla Anna’nın dağınık saçlarını” yakalar, “var kuvvetiyle, koparırcasına çeker” (55). “Bu şehvetli hayvan kellesini” duvara çarpmaya başlar. Kadınlara idealistlik dersleri veren, nutuklar atan, insanın sadece bedenden oluşmadığını, “ruhsal” gereksinimleri olduğunu onlara sık sık hatırlatan Ahmet, vakur ve öğretici tavrıyla epey çelişen bu saldırgan eylemiyle, içindeki şiddeti de açığa çıkarmış olur. İşin daha şaşırtıcı kısmı da Anna’nın bu harekete yönelik tepkisidir: “Oh!... Vur Ahmet, vur!...Daha vur, çok vur, daha hızlı!...” (55). Ahmet, bu hareketi Anna’ya“ders vermek” için yaptığını gösteren şu sözleri söyler ardından: “İşte senin anlayabileceğin sevgi budur. Bir leşten başka nesin sen Anna?” (56). Ahmet açısından sadistliğin tavan yaptığı bu “arızalı” sahne, sürekli Ahmet’in ne muhteşem bir erkek olduğunu anlatma çabasında olan, bunu defalarca, türlü vesilelerle tekrarlayan anlatıcının dilinde “yine” normalleşmektedir.

Kendisiyle birlikte olmak isteyen kadına saldırıp ardından ona hakaret eden Ahmet, bu maceranın sonunda aşkın şehvet olmadığını, şehvetten “çok fazla bir şey” olduğunu düşünür (56). Fakat aşkın içinde şehvet yok mudur? Vardır ama “temizlenmiş, ululaşmış” olarak… (56). Her şeyi bıçak gibi ikiye bölen bu zihniyet şehveti de “hayvani/ulu” olarak ikiye bölmüştür. Ancak kitap boyunca “temiz” ya da “ulu” şehvetin ne anlama geldiğini, nasıl uygulamaya konduğunu öğrenemeyiz… Üstelik ne menem bir şeyse, ideal aşk peşinde koşan “milli” ressam Ahmet’i, bir kadının “kellesini” duvara vururken hayal etmek, narsist eğilimler gösteren bu adamın sadistlikte de epey yol aldığını düşünmemize yol açar.

Romancı, Ahmet’i her fırsatta pohpohlamak, onu muhteşemlik halesi ile çevrelemek için kadınları kullanır. Ahmet, girdiği her ortamda bakışları üzerinde toplayan bir “ilah” görünümündedir. Her macerasında önce kadın Ahmet’e bakar; onu “hayranlıkla” seyreder, onun tarafından “büyülenir”. Ahmet’i abartılı tavırlarla ama normalleştirerek anlatan anlatıcı, bu kadınların Ahmet’e olan ilgisini de çoğu zaman abartarak ve normalleştirerek anlatır. Baloda tanıştığı Seza da Ahmet’e tapmaktadır: “Seza Ahmet’i yalnız delicesine sevmekle kalmıyor, ona kutsal bir varlığa tapar gibi tapıyordu da. Bunun böyle olduğu Ahmet’in karşısında korkmasından ve benliğini kaybetmesinden anlaşılıyordu” (99). Ancak bazı sevgililerini, hayvani bir şehvetin esiri oldukları gerekçesiyle geri çeviren Ahmet, Seza’da da istediği “kadınsılığı” bulamaz. Ahmet’i betimlerken adeta kendinden geçen anlatıcı, hızını alamayarak “erkek, tam, normal erkek” olarak yaratılan Ahmet’in “cinsinin dehalı bir örneği” olduğunu söyler ve “yalnız bir sevgili değil, hem de bir dişi ve eş” aradığını vurgular. Seza ise cisimliğinden soyulmuş bir melek gibidir, insana benzemiyordur (111).

Ahmet’in bir sonraki macerası, Türkçe romanda pek de değinilmemiş bir mevzu olmasıyla kitabın en çarpıcı bölümüdür[2]. Ahmet, yıllardır evlerine girip çıkan, kendisine “ağabey” diyen Aydın’ın süslenerek eve girip çıkmasından hayli etkilenir ve kıza “başka bir gözle” bakmaya başlar. “Sana ne oldu böyle Aydın?” diye “haykırdıktan” sonra, hiç düşünmeden “dudaklarını Aydın’ın dudakları üzerine” koyar (61). Ahmet’in artık alışık olduğumuz ani öpüş ve sevişlerine bir örnektir bu da. Ancak Aydın’dan beklediği karşılığı alamaz ve bu durum onda büyük bir şaşkınlık yaratır; çünkü “Ahmet’in mantığına göre Aydın onu çıldırasıya sevmeli”dir. Bütün kadınlar kendisi için çıldırıp dururken bu fakir ve kimsesiz kızın ona ilgisiz kalmasını bir türlü anlayamaz. Aydın’ın uzak tavrı onu Ahmet’in gözünde daha da çekici kılar ve Ahmet kıza bir mektup yazarak ona “yine birdenbire” evlenme teklif eder. Ancak aldığı yanıt, “Sizi sevmek istedim. Fakat bir türlü olamadı. Evlenme işine gelince, ben evlenmeyeceğim. Çünkü erkeklerden nefret ediyorum” olacaktır (63). Ahmet’in kafası büsbütün karışır.

Ancak bir gün gördüğü sahne durumu açığa kavuşturur. Aydın’ı bir genç kızla şehvetle öpüşürken yakalayan Ahmet neye uğradığını şaşırır. “Temiz delikanlı”, bu “iğrenç” sahne karşısında ne yapacağını bilemez ve her fırsatta güçlü bir şahsiyet olarak sunulan Ahmet, abartılı bir tepkiyle odasına gidip yorgunluktan bitkin düşene kadar hüngür hüngür ağlar. Uyandığında yanına gelen Aydın’ı da, kadınsılaşmanın en uç noktasından (hüngür hüngür ağlama) “erkekliğin” en uç noktasına bir çırpıda geçerek, hazırladığı sofrayı yerle bir edip evden kovar. İnsanın hırsızlığını, katilliğini, vatan hainliğini anlayabilen Ahmet, “homoseksüelliği” kesinlikle anlayamayacağını düşünür. Kafasında böylesine korkunç bir biçimde kodladığı eşcinselliğe geçmişte kendisinin de eğilim gösterdiğini hatırlayınca, ahlâkçı tavrından az da olsa sıyrılır. Ortaokul yıllarında bir erkek arkadaşına yakınlık hissettiğini ama “normal olan kuvvetli şahsiyeti” sayesinde bu günahı işlemediğini öğreniriz. “O günden beri benliğini garip bir erkek korkusu fakat şiddetli bir kadın sevgisi” kaplar (83). Bu cümledeki “garip bir erkek korkusu” ve “şiddetli” kadın sevgisi ifadeleri ilginçtir; zira “normal” olan şahsiyetlerde bulunması beklenmeyen özelliklerdir bunlar. Ayrıca, Ahmet’in içindeki erkek korkusunu “garip” bulması da, kadın sevgisini şiddetle birlikte anması da cinsel kimliğinin sağlıklı bir biçimde oluşamadığının, benliğinde kendisinin anlamakta zorlandığı cinsel yönelimler taşıdığının göstergesi gibidir. Öte yandan, kadınlara ilk görüşte “ölene dek” âşık olmaya karar verebilen, onları aniden öpebilen ya da “kellelerini” duvardan duvara vurabilen bir adamın ne derece “normal” sayılabileceği de tartışmalıdır. Ahmet söz konusuysa hareketler çoğunlukla abartılı, duygular genellikle uç noktalardadır.

“Neyse ki” Ahmet geçmişte kendisini bu günahı işlemekten kurtarmıştır. Ancak kendisinde bulunan kuvvetli şahsiyet, ne yazık ki “Kadınların, hele genç kızların çoğunda yok gibidir. Onlar yaradılışları yüzünden değilse bile yaşayışları yüzünden zayıf, çelimsiz insanlardır” (84).

Ahmet’in “eşcinsellikle” ilk ve son karşılaşması bu olmayacaktır. Ahmet bir gün Zehra adlı genç bir kadınla tanışır. Bu aşk macerası Ahmet’in kendisine, her zaman olduğu gibi, hayranlıkla bakıldığını fark etmesiyle başlar. Çamlıca’da otururken dikkatini çeken bu kadın, günlerce Ahmet’i izler. Nihayetinde Ahmet kadına ilgisiz kalamaz. Bakışmalar, rastlaşmalar sürerken bir gün Ahmet, bu kadına adresini soran bir not verir. Kadının yanıtı ilginçtir. Adının Zehra olduğunu öğrendiğimiz bu kadın, yazdığı mektupta, Ahmet’i yedi yıldır tanıdığını, onu yedi yıl önce bir vapurda arkadaşlarıyla sanat üzerine sohbet ederken gördüğünü söyler: “Sizi o gün sevdim ve sevgimi bugüne kadar içimde sakladım. Siz benim gözümde ideal bir erkek olarak yaşıyordunuz. Sizde bir kadını delirtecek kuvvet var”. Ancak Zehra ailesi tarafından kendinden hayli büyük bir adamla evlendirilmiştir. Üstelik bir gün kocasını evde genç bir erkekle çıplak bir halde yakalar. Zehra, mutsuz ve cinselliği unutmuş bir kadındır. Ahmet ona kadın-erkek ilişkisini anlatmaya ve “öğretmeye” çalışsa da, bunu başarabilmesi çok zordur. Ailesi tarafından oldukça katı kurallarla yetiştirilen Zehra, yirmi beş yıldır cinsel hayatı olmayan, kocası tarafından genç erkeklerle aldatılan “yarı-ölü” bir kadındır. “Cemiyet”in baskısı gereği boşanmayı hiç düşünmemiştir. Kendisini yaşlı bir adamla evlendiren annesi bile, kızının mutsuz hallerini gürünce ona kocasından ayrılmasını söyler. Zehra’yı doktorlara, psikologlara götüren, derdine çare bulmaya çalışan Ahmet, bir kez daha okuru şaşırtıp bu makul hareketiyle uyuşmayan bir davranış sergileyerek Zehra’nın iradesini elinden alacak bir yola başvurur. Ahmet, “cinsel iktidardan yoksun” olan bu kadını rahatlatmak ve yeniden hayata döndürmek için ona içki içirir ve onunla birlikte olur. Hâlbuki “her açıdan normal bir erkek” ve “cinsinin dehalı bir örneği” olan Ahmet, Zehra’nın iradesini elinden almak yerine sabırlı davranabilse, Zehra’ya gerçekten yardım edebilecektir.

Bir süre “iyileşmiş” gibi görünen Zehra, bir süre sonra kendisini bir “orospu”ya çevirdiği için Ahmet’i suçlar. Zehra’nın, toplumun katı değer yargılarıyla gelişmiş zihni, ne sebeple olursa olsun, kocasını aldatarak ondan boşanma fikrine alışamamıştır: “Beni aldattın; bana rakı içirdin, beni sarhoş ettin. Sonra da ırzıma geçtin. Şimdi ben neyim? Yirmi beş yıllık kocasını aldatmış bayağı bir kadın! Bir orospu; başka neyim ki?” (229). Ahmet, Zehra’nın delirdiğine hükmeder. Ancak bu sahnenin sonunda, özür dileyen Ahmet değil Zehra olacaktır. Onun istediği gibi bir kadın olmadığı için Ahmet’ten özür dileyecektir. Oysa ailesinin zoruyla kendinden yaşça büyük, üstelik eşcinsel bir adamla uzun süre evli kalmış, tüm duyguları körelmiş olan Zehra’nın başına gelebilecek en büyük felaket, Ahmet gibi dengesiz ve narsisteğilimler gösteren bir adamla karşılaşmak olmuştur. Anlatıcı ise, tüm bunlar olmamış gibi, Zehra’yı daha da kötürümleştiren adamı “akıllı ve vicdanlı delikanlı” olarak sunmakta bir sakınca görmez (230). Zehra ortadan kaybolduğunda, Ahmet’in aşk acısı çektiği söylense de, “iradesi çok kuvvetli olan müstesna şahsiyetli” Ahmet, bu maceranın sonunda “Batak” adlı tablosuyla o yılın “en büyük” (Ahmet söz konusuysa daha küçüğü olamazdı zaten) sanat ödülünü alır ve eski dinamik hallerine döner. Oysa büyük oranda Ahmet’in eseri olan “meczup Zehra” kendini bilmez haldedir.

Türlü maceralarda aradığı kadını bulamayan Ahmet’in bu durumunu anlatıcı şu sözlerle anlatır: “Ahmet günün birinde böğründen kopan eğekemiğini bulacağına artık inanır olmuştu ve hayatın raflarında dizili olan kadınları, tozuna, kirine bakmadan, birer birer yokluyordu” (115). Bu benzetme bile tek başına anlatıcının -dolayısıyla yazarın- kadınlara, kadın-erkek ilişkilerine bakışına yönelik çok şey anlatır. Her zaman “yoklayan” konumunda olan erkek, hem fiziki özellikleriyle hem de kişiliğiyle yere göğe koyulamazken, kadın karakterleri küçük görmek, zaman zaman aşağılamak ve suçlamak için fırsat kollanıyor gibidir. Tüm olumlu özellikler erkeğe yüklenirken, kadın her fırsatta “tozu, kiri” ya da şahsiyetsizliği ile anılır.Anlatıcının kadınlara yönelik ayrımcılığı, kitap boyunca bazen örtük bazen aleni bir biçimde sürer. Örneğin şöyle der anlatıcı: “Kadın sevgide olduğu gibi intikamda da çok acizdir. Kadın yapıcı olmaktan daha çok, bozguncudur” (23). Üstelik “kadınların egoistliği korkunç bir şeydir” (34).

Öte yandan, yeni çağda kadının konumuna epey kafa yoran Baltacıoğlu, Mürebbilere adlı kitabındaki “Kadın” alt bölümünde “Demokrasi ve Kadın”, “Hayat Kadını”, “Türkiye’de Cemiyet ve Kadın” başlıklı yazılar yazmışve bu meseleye mümkün olduğunca tarafsız ve soğukkanlı bir şekilde yaklaşmaya çalışmıştır. Aşağıdaki alıntılar bu kitaptandır:

Bu farkın sebebi nedir ?.. Bazıları bu farkı doğrudan doğruya yaradışa, istidada vermek istiyorlar. Hatta “Kadın istidatsızdır, kabiliyetsizdir!,,” diyenler bile vardır! Niçin? Kadın fiziyolojisi, kadın psikolojisi hakkında ilmî bir fikir edinmişler ?.. Hayır: O halde bu hükmü nasıl veriyorlar? Sırf hislerinin yahut görgülerinin tesiriyle... Ve kadın akılsızdır, muhakemesizdir, şöyledir böyledir, çünkü kadındır !..„ İşte bu zümrenin mantığı!..” (142)

[….]

Kadına bütün iktisadî mevkileri bahşettiktensonra daha doğrusu kadın iktisadî hürriyetini aldıktan sonraondan siyasî hürriyeti esirgemek mümkün müdür ?!.. Hülâsa demokrasi müsavat fikriyle tevemdir [benzer]. Müsavat fikirleri ise feminizm haricinde nemalanamaz... (227).

[….]

Yirmi seneye yakın bir zamandan beri Türk kadınıinkılâbını yapıyor. İlme giriyor, sanata giriyor, ticarete giriyor, hatta erkekle mücadeleye giriyor. Bütün acemiliklerine rağmen girdiği sahada Türk kadını muvaffak dahi oluyor. Fakat kadın inkılâbını sevmeyenlerin mantığı bu yirmi senedenberi sanki donmuş gibi hiç de değişmiyor! Her yeni mecliste, her yeni mübahasede gene aynı sabit fikir: “Kadın erkeğin müsavisi olabilir mi?”Bereket versin ki içtimaî hareketleryalnız kendi temayüllerini ve istikametlerini kovalıyorlar.Türk kadını, Türkailesinin tabiî bir surette değişmesi neticesinde değişiyor.Muhafazakârların yahut müteassıplarınfikirleri yahut kanaatleriher ne olursa olsun, kadın dünden bu güne dahaiçtimaî ve binaenaleyh daha şerefli mevkiler kazanıyor.” (234).

 

Oysa Batak’ın anlatıcısını yaratan Baltacıoğlu’nun, bu soğukkanlı adamla benzerliği en düşük seviyededir. Soyut fikirlerle eşitlikçi bir profil çizen Baltacıoğlu, iş roman yazmaya, kadın-erkek ilişkileri tahayyül etmeye geldiğinde çuvallamış, ayrımcı dilin örneklerinden birini vermiştir. Çünkü kadın-erkek eşitliğine olan inanç büyük ölçüde lafta değil, davranışta gösterir kendini.

Bu dönemin romanlarında duygu anlatımlarındaki kaymaların nedenleri üzerine düşünmeyi sürdürebiliriz. Türkçe romanın ilk örneklerinden itibaren erkeğin ya da kadının âşık olabilmeleri için çoğu zaman birbirlerini “görmeleri” yetmiştir. Kamusal alanda rahat bir iletişim olanağına sahip olamayan kadınlar ve erkekler, ideallerinde yaşattıkları kadın ya da erkeği, sokakta gördükleri kişiye, görür görmez aktarırlar sanki.Hem Türk romanının Romantizm akımı etkisinde doğması ve gelişmesi nedeniyle, hem de daha önemlisi enerjisini bireyden çok cemiyet oluşumuna aktaran ve “vatandaş”a vurgu yapan Cumhuriyet ideolojisi sonucu, karmaşık duygularıyla baş başa kalmış romancının bireyliğiyle baş etme sancısı nedeniyle, Cumhuriyet dönemi romanlarında normalleşmiş bir duygu ifadesi ya da duygusal tepkiye rastlamak zordur. İlişkisizliğin olduğu yerde sağlıklı tepkilerden söz etmek ne kadar mümkündür? Ya da “ferdi ihtiyaçlar” karşılanmadan, hatta bu ihtiyaçlardan söz edilmesi bile vatandaşlıkla ters düşerken, eşitliği savunan, feminizmi demokrasinin olmazsa olmazı olarak gören bir yazar, romanında bu eşitliği “kurabilir” mi?

Ahmet Zehra’nın annesiyle konuşurken, bu duruma isyan eden İsmail Hakkı’nın sesini duyar gibi oluruz:“Cemiyet, cemiyet! Bakın bakalım etrafınıza! Söyleyin bizim gibi fertlerden başka bir şey var mı? Cemiyet! O, yalnız sosyoloji kitaplarında vardır. Ben ortada fertlerden başka bir şey görmüyorum. Cemiyet, bu tembel adamların bulabildiği bir mazeretten başka bir şey midir?” (193). Bu “cemiyet” öyle bir şeydir ki, her türlü ferdi ihtiyacın önüne kendisini koyarak, kadın-erkek arasında mutlu bir birlikteliğin yaşanmasını bile engeller. Ahmet, Zehra’da bulduğu ideal aşkı işte tam da bu nedenle yaşayamayacaktır: “Ahmet eğekemiğini bulmuştu. Fakat bu kemik ‘cemiyet’ denilen ve ‘fert’ nedir anlamayan üstün kuvvet tarafından aşındırılmıştı; bir türlü Ahmet’in böğrünü dolduramıyordu” (238).

Dolayısıyla, sanki hep kadını etkilemiş, onu esir etmiş gibi görünen cemiyet, Ahmet’te cisimleşmiş olan erkeği de büyük oranda ketlemiş, ruhsal gelişimini çarpıtmış, onun karşı cinsle sağlıklı ilişkiler yaşamasının önüne geçmiş gibidir. “Muhteşem milliyetçi erkek” Ahmet, belki de “zavallılığı” ölçüsünde sürekli övülmekte, ancak davranışlarındaki anormalliklerle giderek batağa saplandığının sinyallerini vermektedir. Zira “fert nedir anlamayan” bu üstün kuvvet sadece kadını aşındırmış olamaz, anlaşılmaya muhtaç erkek de epey aşınır.

Kitaptaki kadınların nasıl betimlendiğini özetlediğimizde tablo şudur: Zehra “batağa” düşmüştür, İnayet “mal”dır, Anna “leş”tir, Melahat “hayvan”dır, Aydın “soysuz bir sapık”tır. Ve kadınlar, raflarda dizili, “yoklanmayı bekleyen” tozlu, kirli kitaplardır. “Kadınlar âlemi”ni adeta bir “batak” olarak tanımlayan, “temiz delikanlı” Ahmet’in bu batakta ideal kadın arayışını anlatan yazar, anlatıcının hegemonyasındankurtulduğunuzda ruhsal açıdan epey sağlıksız olduğunu anladığınız Ahmet’i “muhteşemlik”, “kusursuzluk” kisvesine büründürdükçe, narsist ve sadist eğilimler gösteren Ahmet’i kadınlara ders veren, onlara ne yapmaları gerektiğini anlatan “makul adam” gibi sundukça bizzat kendisi batağa saplanır ve bu “eril zihniyet” o bataktan kolay kolay kurutulamayacaktır…



[1]1932 yılında yayımlanan Mürebbilere adlı kitabında “Kadın” başlıklı bir alt bölüm vardır. (İstanbul: Sühulet Kütüphanesi, 1932)

[2] Erken Cumhuriyet döneminden aklımıza gelebilecek tek örnek, Yakup Kadri’nin işgal dönemi İstanbul’unun bazı kesimlerinin “yozlaşmışlığını” ve kozmopolitliğini vurgulamak için eşcinsel ilişkileri anlattığı Sodom ve Gomore romanıdır.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)