Mektup / Meryem Coşkunca

22.01.2016

Saat: 04.05

 

ORTAKLIĞA SELAM İÇİN, İÇİMDEN

İyi geceler Ingeborg. Sen de uyuyamıyorsun uzun zamandır biliyorum. Ölmeyenler daima uyuyabilir, ölemeyenler bazen uyuyabilir, ölenler ise hiç… Kaşlarımı çatıyorum ve oluşan çizgilerin arasına sıkışmış hissediyorum kendimi. Beş duyu organımı yok etmek isterdim, biliyorum ki uğultular dinmeyecek. Dünyaya yayılmış çürük et kokularını hissedebiliyorum. Sesler giderek artıyor. Acıya bulanmış şeyler daha da acıyor. Her yerde savaş var Ingeborg. Her yerde kırılıp dökülmüş bir şeyler… Savaşın en yakıcı tarafı her şey sona erdiğinde ortaya çıkan görüntüler. Oluşacak yıkıntıları şimdiden görebiliyorum hem dünyada hem de ruhumda. Bilmenin ağırlığını büyük ağrıyla öğrendiğimiz zamanlardayız. Bilmek beni daha çok sürüklüyor yangınlara. Sen hangi yangınından sonra ellerine bakabildin Ingeborg? Ellerimle ve yüzümle barışamıyorum. Korkuyorum bu çağın varlığından, insanın vahşiliğinden. Yüksek katlı binalardan, kibarlıklardan, son model, son moda her şeyden kaçmak istiyorum. Durmaksızın ortaya atılan sözlerden, olmasak da var olacak olana konan adlardan, tüm kavramlardan geri dönmeksizin kaçmak istiyorum. Sözün önemini kimse bilmiyor Ingeborg.  Herkes bir şeyler söylüyor. Kimse bir şey söyleyip susmuyor. Başım hep ağrıyor. Kendimi biraz iyi hissetsem yazmayı bırakırdım ama yazmadığımda ağrılarım daha çok artıyor. Sığamaz olur ya bazen insan gövdesine. Ruhum daima ağrıyor Ingeborg, sadece bazı zamanlar biraz daha az… Yaşam, ruhumda gezinen o solgun hareketlilik… Hepsi bu. Tek isteğim ya da düşüm yangınını içimde büyütmek ve o yangın içinde yok olmak. Genç bir kadın cılız gövdesiyle bu ağırlıktan bahsediyorsa ve yok olamıyorsa tanrı neden eyleme geçmez ki? Öfke doluyum. Bazen o kadar acımasız ve kötü olabiliyorum ki yaşamamı sağlayan, beni yaşama yaklaştıran, bana güç veren ne varsa yok etme isteği oluşuyor içimde. Durmadan kaçma isteği ya da durmadan unutuş...  Biz hep ölümü düşünmek gibiyiz bu yüzden gitmekle de ilgiliyiz Ingeborg. Hayır. Artık düşünmek istemiyorum. Eylem istiyorum. Söz yetmiyor çünkü bu çağ onu çürütüyor. Çağ da çürüyor.  İnsan ise belirsizlik… Çürüğün kendine has kokusu var; insanın yok. Sokaklarda gezinen ruhsuz kalabalıklar… Yersiz, yurtsuz, kimliksiz, dilsiz ve yalnızım. Ne olduğunu bilmediğim sonsuz bir boşluk beni içine çekiyor. Uzun uzun bakıyorum pencereden şehre. Bakmak dindirirdi eskiden. Bakmanın sakinleştiren dindiren yanı hep var. Baktığın şeyle bütünleşip aidiyat hissedersin belki. Belki de baktığın şey seni her şeyden soyutlar ve kendine yaklaşırsın. Sokak lambaları ardında bir sürü ev… Herkes uyuyor, binalar görkemini yitirmiş, her şey karanlık. Başka başka düşler kimilerine uğruyor, kimileri kabuslar içinde ve karanlık her ev birazdan aydınlıkla buluşacak ve (belki) umutla, yeniden yaşama katılacak insanlar. Peki, biz ne yapacağız Ingeborg? Artık hiçbir şey bilmek istemiyorum. Bakmak hiçbir işe yaramıyor. Sadece ‘bakmak’ diye bir kelime oluyor, sözlükteki anlamına kavuşamıyor. Sanırım hiçbir sözcük anlamına kavuşamıyor ve sözcükler de acı çekiyor Ingeborg. Uyuyamıyorum. Uyuyamıyorum.  Ben hep ölümü düşünmek gibiyim, yazmıştın. Lütfen bana yardımcı ol ve sadece seni düşünen bir varlık olma ağırlığını benden al çünkü ben hep seni düşünmek gibiyim Ingeborg. Yaşama gelince, beni dilediği gibi savursun, fırlatsın beni istediği yere. Değişmek istiyorum, hiç dönüşmediğim şeylere dönüşmek ve o dönüşüme tüm benliğimle katılmak. Bilincimi yok edebilirsem, düşünmeyi bırakabilirsem hayat denen o hareketliliğe, akışa katılabilirim. Ne dersin? Şimdilik her şey balçık... Nefessizim. Kendime haksızlık mı ediyorum yoksa? Ama insan tamamen unutuşa erse, acılarından kurtulsa bile yeniden nasıl başlayabilir? Saçmalıyorum. Beckett’ın dediği gibi, dünyadasın, bunun tedavisi yok. Yazmak ağırlaşıyor. Göğsüme baskı yapıyor sözcükler. Onların ağırlığını kaldıramayacağını anladığında kelimelerden uzaklaşmalıdır insan.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)