Mektup / Deniz Faruk Zeren

   Adûle;

  

   Sonunda gitmeye karar verdim.

   Ve günlerdir yakamı bırakmayan, sana ve herkese ağır bir yük haline gelen iç sıkıntılarımdan kurtuldum.

   Ama gel gör ki, sıkıntıların yerini hüzün aldı ve ben bununla yaşamam gerektiğine kanaat getirdim. Çünkü başlangıçları ve bitişleriyle hiçbir zaman tamamlanmıyor yaşam. Eksik kalan yanı hep hüzün dolduruyor bende.

   Evet, gitmeye karar verdim. Gün doğmadan yola çıkacağım. Yanıma hiçbir şey almadan ama yaşanmışların, anıların, hayallerin ağırlığıyla yüklü olarak, nereye ve ne içini hiçbir zaman tam olarak aydınlatamadan, belki biraz da Nazım’ın dediği gibi “mezarıma yalnızca bitmemiş bir şarkının hüznünü götürerek” gideceğim. Benim için bu bir terk ediş değil, belki daha fazla kalarak ayrılıkların nedenlerini yaratmaktansa kavuşmaların nedenlerini yaratma istemi. Belki de bazen her insanda olduğu gibi belirsizliğin fırtınalarının neden olduğu bir savrulma.  Ama her neyse, gidiyorum.

   Bu kararı almam birden bire ortaya çıkmadı. İçten içe kaynamanın, kargaşanın durulması olarak elimde avucumda yalnız bu kaldı. Aslında düpedüz, güpegündüz yanına gelip, seninle hastanenin arkasındaki o canım çam ağaçlarının altında diz dize oturup konuşmak ve bu mektubu yazmama neden olan kararımı anlatmak pekâlâ mümkündü.

    Ama ağızdan çıkan kelimelerin, seslerin kimi zaman çok çabuk uçup gittiklerini bildiğimden ve belki daha da önemlisi şimdiye kadar söylemeye cesaret edemediğim tüm yarım kalmışlıkların nedeni de olan bu dilsizliğimin, ifadesizliğimin belki böyle çekip gitmeden önce yazacağım bir mektupla anlama ve ifadeye kavuşabileceğini düşündüğümden, bunu umduğumdan, istediğimden, seni son kez görme imkânını da geri çevirerek, bu kentteki, belki bu ülkedeki son saatlerimde kararımı ve elvedamı bildiren bu mektubu yazıyorum.

    Fakat daha şimdiden, bu satırları yazarken içten içe cesaretimin kırıldığını hissediyorum. Söylemek istediklerimin benim için güçlüğünden mi, yoksa böyle mektupla anlatmanın zorluğundan mı bilemiyorum. Ama sanırım hiç söyleyememiş olmanın ağırlığını, acısını ömür boyu taşımayı göze alamam. Bundan dolayı bu mektup bir anlamda benim için son söz hakkı gibi. Yani öylesine kısa, öylesine yalın, öylesine gerçek konuşacaksın ki, tüm ömrün sığabilsin o son söze!

   Gelecekte beni nelerin beklediğini, bu gidişin bana neler getireceğini bilmiyorum. Bir uçurumdan aşağı atılmak mı yahut bir akşamüstü sırtım duvara dayalı kurşuna dizilmek mi, çığ altında boğulmak mı, çırılçıplak soyulup kırık camlara yatırılmak mı?  Bilmiyorum. Belki herhangi biri, belki de hiç biri… Bilmiyorum ve bilmediğim için gidiyorum. Payıma ne düşecek yangınlardan merak ediyorum. Elbette pay sahibi olmak zorunda değilim ama sende biliyorsun ki, asıl yanmak yangınlara rağmen yaşamak.  Bunun dışında olmayı kendime yediremiyorum ve bu yüzden gidiyorum.

   Şimdi bu küçük bu buz gibi odada oturmuş vaktimin gelmesini bekliyorum. Benimle birlikte bekliyor duvarlarım, bardaktaki çayım, sigaram ve itiraf etmek gerekirse korkularım. Hep korkularımla yaşadım. Ama onlara kaptırmadım yüreğimi. Şimdi onları burada bu odada bırakabilir miyim, ya da onlarla, onlara rağmen düşünmekte sevmekte ve yaşamakta diretebilir miyim? Bilmiyorum. Korku insanın hamurunda var. Biliyorum ki insan ancak onları aştıkça insanlaşıyor. Ama insanlığın sınırı yok, ondan işte hayat yeni korkula üretiyor. Ben de giderken yeni korkularımı götürüyorum yanımda ve yeni cesaretlerimi.

   Birazdan yola koyulacağım. Sen sıcacık uykularındayken ben buradan gitmiş olacağım. Çayımı sigaramı tazelemek için bile zamanım yok. Ama ne yapsam durduramıyorum anıların geçit resmini. En çok da, o ağır, uzun ve sıkıcı hastalığım boyunca, her Cuma günü elinde sarı sarı nergislerle hastaneye gelişin, yatağımın kenarına ilişip ellerimi tutuşun tütüyor gözlerimde. Yaşamla ölüm arasında gidip gelirken bu Cuma günleri benim için yaşamın soluğunun canıma estiği günlerdi. Ve nihayet bu Cumalar döndürdü beni hayata. Yataktan kalkıp doktorların dışarıya çıkmama izin verdikleri zamanlarda elimden tutup götürdüğün o güneşli çamlıkta o yumuşak toprağın üzerinde hasta başımı dizlerine koyup uyumalarımı hatırlıyorum Ve daha neleri neleri…

   Zamanım doldu Adûle.

 Artık gitme vakti. Hayatı her zaman hep olduğun gibi umutlu ve coşkulu yaşamanı dilerim.

   Bu son satırda tüm cesaretimi ve tüm yüreğimi ayaklandırarak; ama ölüme gider gibi değil, hayata yeniden gelir gibi, korkularıma rağmen yaşanacaklar adına cüretle söylüyorum son sözümü…

   Seni seviyorum, hep sevdim!

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)