Mekan, Poetika ve İnsanın O Yitik Kulübesi / Emel Kayın

Bin yıllardır yeryüzü mekânına damgasını vurmaya çalışan ve bu uğurda  anıtlar, surlar, saraylar, malikaneler, kuleler,  gökdelenler inşa eden insanın sığınabileceği bir yeri belki de hiç olmadı. Hakikatte o sığınak, tasarımını, yaşantısını, yapı taşlarını insanın zihninde taşıdığı basit bir kulübeydi. İnsanın adına “uygarlık” dediği düzenek aracılığıyla  yok yere yaratılmış onca çatışmanın içinde  yitik hale gelmiş küçük bir kulübe ya da o kulübeyi insan için yeniden hakikat kılabilecek imgeleminin derinliklerinde   saklanan poetika…

Poetik metinleri üretenler, insanın “içinde taşıdığı” ve “içinde yaşadığı” mekânın poetikasının elinden kayıp gitmemesini ya da onun  sonu gelmeyen bir çabayla aradığı yitik kulübesini bulmasını çağlar boyunca kaygı edinmiş olsalar da hiçbir çağ onlara, kaşla göz arasında  avangard ve anarşist bir deneyim olmaktan eli kanlı bir teknolojik serüvene evrilen yirminci ve yirmi birinci yüzyıllar arasındaki zaman dilimi kadar kaygı yüklememiştir. İnsanın yeryüzündeki varlığını sürdürmesinin temellerini oluşturan hak, eşitlik, adalet, özgürlük gibi mefhumlar sürekli zedelenerek peşinde koşulası hayallere dönüştürülürken zaman mekân, hayat, imgelem, ve poetikanın birbirlerine yaslanarak ürettikleri direnç sürmektedir. Yirminci yüzyılın heyecan verici deneyimlerle dolu ilk yarısının yıkıcı iki dünya savaşıyla tüketilmesinin ardından Gaston Bachelard tarafından ortaya konulan “Mekânın Poetikası”, 1968 ruhu henüz kaybolmamışken Italo Calvino tarafından var edilen “Görünmez Kentler”, küresel dünyanın vahşiliğini görmezden gelmenin imkânsız hale geldiği yakın dönemde Albert Manguel tarafından inşa edilen “Kelimeler Şehri”, insanın giderek kocamanlaşan, bulanıklaşan, kayganlaşan yeryüzü mekânında yitirdiği küçük kulübesini aramasının ve bunun için de poetikadan medet ummasının ya da poetikadan vazgeçmemesinin hikâyesidir.

Bir imkan alanı olarak “ev”…

Poetik hayal gücünün dilin anlamlandırma süreçlerine direnerek zaman ve mekâna ilişkin sürekli olan ile değişenlerin paradoksunda yeni bir imkân sağladığını düşünen Gaston Bachelard’a göre ev, derinlikli bir yazın alanı olan poetikanın konusudur. Gaston Bachelard’ın “sahip olduğumuz mekânlar”, “rakip güçlere karşı savunduğumuz mekânlar”, “sevdiğimiz mekânlar” gibi nitelemelerle tanımladığı mekân diziliminin içinde ev, insanın içinde sakladığı içtenlik imgesini doğrulayan bir kozmos,  gerçeklik, düşünce, düş ve hatıralara dair diyalektiklerin duyarlılığına sahip olan bir yer,  dağınık imgeler kadar imgeler bütününü de barındıran bir imkân alanı olarak tanımlanmaktadır. Kulübe ise kentin başa çıkılamaz karmaşası, sarayın kavranamaz büyüklüğü, gökdelenin erişilemez yüksekliğinden kaçıp da sığındığımız bir içtenlik mekânıdır. Kışın saldırısına uğradığında bir evin içtenlik değerinin yükseldiğine inanan Charles Baudelaire, gökyüzünün dorukları insan hayatını birbirine kavuşturarak bütünleştiğinde evinin bir çatısı olacağını imleyen Paul Eluard, karın ve rüzgârın ortasında kalmışken görkemli eski öykülerin anlatıldığı  baba evini gözlerimizde canlandıran Henri Bachelin, yalnızca kendisinin içinde yaşayan ve gri, yağmurlu bir günü unutmak üzere girip çıktığı  evi anlatan Andre Laton, bir solukta silinebilecek rüzgâr evini içindeki her anı için taşlar taşıyarak uzun zamanda kurduğunu söyleyen Louis Guillaume, Gaston Bachelard’ın peşine düştüğü poetik inşacıların yalnızca bazılarıdır. Mekânı  poetika aracılığıyla yeniden kuran tüm bu inşacıların elbirliğiyle var etmeye çalıştıkları ise insanın asıl hakikati olan basit bir kulübedir. O kulübe modern zamanların vahşi ruhu tarafından insanın elinden alınmış,  tüketici, küresel, derin bir boşluğun içine düşen insan, içinde kendisini güvende hissettiği, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceğiyle yüzleştiği, hatıralarına dokunabildiği, yenilendiği, cesaret ve umut  topladığı tanıdık küçük kulübesini, bir labirente benzeyen kocaman, tanımsız ve yabancı mekânlarda aramaya mecbur bırakılmıştır.

Görünmez kentler, hayali yerler…

Ev ya da evin en içtenlikli temsili olan kulübe, Gaston Bachelard’ın yapıtının temel taşını oluştururken Italo Calvino’nun da, Albert Manguel’in de  yapıtlarında bu imge yitiktir. Italo Calvino’nun poetikanın ve imgelemin sınırlarını zorlayarak sonsuz bir yolculuk şeklinde kurguladığı “Görünmez Kentler” adlı yapıtında, onlarca kent, yüzlerce sokak, binlerce bina vardır da bir tane bile kulübe yoktur. Altmış gümüş kubbesi, kristal kaplı bir tiyatrosu, tepesinde her sabah öten altın bir horozu olan Diomira, altı nehrin ve üç sıradağın ötesinde yükselen, bir görenin bir daha unutamadığı bir kentken hareketsizliğinden dolayı  yok olan Zora, akik, oniks, zümrüt, sülün gibi arzulanan şeylerin pazarlarında ucuza satıldığı, ama arzulananları verirken bunlardan keyif alanları tutsak eden Anastasia, manolya ağaçlarının yansıdığı mavi gölünde boyunlarına taş bağlı, saçlarına yosunlar dolanmış, gözlerini yengeçler yiyen kadınları, en yüksek kubbeli binasının demir parmaklıklarla kaplı salonunda ayaklarına kara zincirler bağlı halde bazalt kayaları taşıyan adamları saklayan İpazia, Italo Calvino’nun kentlerinden bazılarıdır.  Yazar, insan onu içinde taşıdığı için görünmez olan onca kenti poetik metni aracılığıyla inşa etmiş, ama onun yitik kulübesini bir türlü inşa edememiştir.  Bu yüzden de Italo Calvino’nun yolcusu, o netleştirdikçe yeniden bulanıklaşan kentlerin birinden öbürüne uzanan sonsuz  bir yolculuğa yazgılıdır.  Gaston Bachelard’ın  kuram, Italo Calvino’nun hikâye yoluyla sorguladığı mekân-poetika ilişkisini Albert Manguel, geçmiş ve şimdiki zamanın dünyasından yaptığı tespitler yoluyla irdelemeye çalışır. Yazarlar, şairler, sanatçıların da dahil olduğu içeriğiyle insanın ortak değeri olan hikâyelerin insanı ve içinde yaşadığı dünyayı değiştirip değiştiremeyeceği, Albert Manguel’in “Kelimeler Şehri” adlı yapıtının temel sorusudur. İnsanın bir hikâyenin değişip duran karakterlerine benzer biçimde onun için başkaları tarafından icat edilen rolleri oynadığını, kendisine bir isim ve yüz verdiğine inandığı toplumsal kimliğe sıkıca tutunurken aynı hızla kimliğini başkalaşıma uğrattığını, göçebe tabiatı ve tarihin çalkantıları nedeniyle hayali bir toprak parçasına tutunduğunu düşünen Albert Manguel için ev,  o toprak parçası gibi hayali bir yerdir.

Yeryüzünde şu an olmakta olanlar olurken ne “Mekânın Poetikası” ne “Görünmez Kentler” ne de “Kelimeler Şehri”nden zihnimize dökülen poetik imgeler hakikat olabilecektir. İnsan, içinde başkalarının hikâyelerinin de olduğu mekânı, zamanı ve hayatı  kendi varlığından uzaklaştırmayı sürdürdükçe tüm bunları bir araya getirme ihtimali olan poetika çaresiz kalacaktır. Sonuç: Yeryüzü mekânında hiç durmadan inşa edilen  anıtlar, surlar, saraylar, malikaneler, kuleler, gökdelenler ve tüm bu yapı yığınağının ortasında sığınacak yeri olmayan insanın o yitik kulübesinin peşindeki o sonsuz arayışı…

Kaynaklar

Albert Manguel, Kelimeler Şehri, Çev.E:Taşçıoğlu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2009.

Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, Çev.A.Derman, Kesit Yayıncılık, İstanbul, 1996.

Italo Calvino, Görünmez Kentler, Çev.I.Saatçıoğlu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2003.

 

 

 

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)