Kalan / Melike Şenyüksel

Kalan

             Derisi değişiyor dünyanın hırpani bir gövde ve geride kalmış koza masalları…

                                                                                                                        

                                                                                                     Ayşelere, Nurgüllere… 

  

Gitsem yanına, “baba!” desem, “senin yüzünden oldu her şey, boş yere bana kızma!”

Bana el kaldırırsa çocukluk günlerimde olduğu gibi hemen annemin arkasına saklanıversem, annemi de saklamak lazım fakat nasıl olacak? O koca yumrukla kadını baş başa bırakıp savuşup gitmek de olmaz, yapamam ki… 

O gün, uzaktan izlemiştim; o küçücük gazete büfesine sığmış bize hep çok büyük görünen gövdeni. 

“Baba ben evlendim!”  

Bunu diyebilmek için en fazla bu kadar yaklaşabilmiştim sana. Zaten senin de bize yakın olma gibi bir derdin yoktu. Sevmeyi,  küfürle karışık adımızı seslemek sanmıştın hep; kıskandığın anamı balkona çıkarmamak sanmıştın, baba evine göndermemek… Parçalı bulutlu bir evdi bizimkisi, her daim sağanak yağışlı, aynı zamanda buz kesen. Güneş, okulda yaptığımız resimlerin hep bir köşesinde olurdu o vakitler… Koca kafalı gövdesi mutlaka bir dağın ardına saklanır, el kadar defter sayfasından yüzümüze doğru ışırdı. Ya evimiz, bunca ısıtılırken nasıl bu kadar soğuktu ki baba? Niyeydi yorgan altına kaçmışlığımız, erken uyumuşluğumuz? 

“Yürü!” dedi annem, telaşlı adımlarla arkasından yetiştim. Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Bildiğim tek şey büyük adımlar atmam gerektiğiydi. Öylesine korkmuştum ki bacaklarım tutulmuştu. Evden hızla uzaklaşıyorduk arada bir arkama bakıyordum, annem elimden hızla çekiştirince de yüzümü yola çeviriyordum yeniden ama aklım geride kalıyordu hep gözüme inat, ya babam geliyorsa...  Yol boyu telâşımız önde, biz arkada gittik. 

Annem elindeki kocaman bezle alnını kapatıyordu. Biz hızlı yürüdükçe bezin uçları rüzgârla hareketleniyor, biraz soluklanmak için yavaşladığımızda o da yavaşlıyor salınmayı bırakıyordu. 

 Güneş vurdukça bezin kenarındaki kırmızı kan lekeleri ışıyor, ışıdıkça da gözümü alıyordu. Neden sonra kenarından görünen oyalarını fark ettim. Yazmasıydı o, kırmızıyla cilveleşen soluk benizli yazması. Annem kaygıyla elimi öylesine sıkıyordu ki şaşkınlıktan bağıramıyordum bile. Her şey donmuştu sanki ve kocaman bir buzlukta yürüyor gibiydik. Her şey buzlanmıştı ama erirlerse işimiz daha bir zorlaşacaktı kokacaktı her şey. 

 O gün nereye gitmiştik biliyor musun baba? Seni şikâyet edecek birilerini bulmaya gidiyordu anacığım, yanında beş yaşımı da sürükleyerek… 

“Maçı kaybedince dellendi bizimki memur bey! Valla canıma tak etti, ne yapacağımı bilemedim. Başımı karyolanın demirine vurunca… Sarhoştu gerçi...” 

Böyle mi konuşmuştu acaba? 

“Çıktım evden, dönemem de geriye”, diye derdini anlatırken elin adamına; ben koridordaki çiçeklerin dibine koydukları çakıl taşlarıyla meşguldüm. Seneler sonra öğrendim anamın yazmasının ucunun niye kızardığını, elimi niye öyle sıktığını… Çakıl taşlarından birkaçını cebime atıvermiştim sonra oynamak için. Annem bir süre sonra yanıma gelip elimden tuttuğunda ellerinin soğuduğunu hissetmiştim. Başı öndeydi, üzgündü. Salık verildiği üzere evimize dönerken, cebimdeki çakıl taşları gibi sessizdik.  Yıllar o çakıl taşlarının sessizliğinde geçti; o sessiz isyanlardan kalan küllerle… Görüp de unuttuklarımızla, unutmak zorunda kalışlarımızla… 

Dokuz yaşımdayken gördüğüm bir rüyayı ancak yirmi yedime geldiğimde anlatabildim. Çocuk aklıma ağır gelmişti, sindirememiştim.  Seneler sonra bir dostun eteğine döküvermiş, ifrazat gibi atıvermiştim bünyemden. Zordu anlatmak; “babam annemi kocaman bir et makinesine atıp…“ diyebilmek. Yıllar erken büyümenin yorgunluklarıyla geçti. Yorgan altında, başka dünyalar düşlerken daldık hep uykulara. 

Babamın şiddeti tamamen sönmese de zamanla seyreldi. Annemin hayatıysa askıda unutulmuş soluk benizli bir yazma gibi hep aynı yerde salındı durdu. Gideceği yeri unutmuş bir yolcu gibiydi annem. Tüm kara trenler onsuz kalktı istasyonlardan. Yüzü, haritada kaybolmuş bir kentti sanki. Dilsiz. Uzun uzun seyrettiğim, içimi burkan teni meraklandırır beni bazen; konuşuverecek, dile gelecek sanırım. Hiç dillendirmedim bunu ona, hiç. Ne düşünür duysa, bilmem. 

 Anne! Kalk gidelim, bak ben varım yanında yeter artık! Hadi, diyorum. Annemin gözü yerde, sanki kapının çalınmasını bekliyor; biri gelecekmiş gibi ya da ezan vaktini bekler gibi irkiliyor hafiften. Ben konuştukça susuyor. Rahatsız olduğunu görüp konuyu kapatıyorum ama annemin ruhundaki yaralar kapanmıyor. “Sen”  diyor, “Artık böyle şeylere kafanı yorma, bak anne olacaksın. Üzme bebeğini de”. 

“Ben artık alıştım kızım.” 

 Bu kez ben irkiliyorum; kulağım sanki bir devrin kapanışını ilan edecekmiş gibi gürültülü biçimde açılan sokak hoparlöründe. Yine biri ölmüş, anons ediyorlar. Tanıdık değil deyip, kendi ölümlerimize dönüyoruz.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)