Ishmael İle Sammael / Nazlı Karabıyıkoğlu

-Kua riro

Matagi kavea mai e

Kua riro.

Ho atu…[1]

 

Yatağın üzerindeki çarşaf kırışık, nevresimi dertop edilmiş yorgan ıslaktı. Bu karmaşanın arasından çıkan ayağın topuğu, pencereden vuran ışıkta kremsi beyazlıkla aydınlanıyordu. Yastığı kollarının arasında iyice sıkıştırmış, yüz üstü yatıyordu. Bir gözü perçemlerinin gerisinden sokak lambalarının sisli loşluğuna bakıyor, vücuduna yapışan örtülerin terle ağırlaşmış dokusu sırtını ürpertiyordu. Devinince yorganı kıvrıldı, içinden yükselen kokularda kendi sıvısının notasını tanıdı. Gerinen kedi pozisyonunda dizlerinin üstünde doğruldu, sırtını iyice dışarı çıkardı. Eklemleri çıtırdadı. Birkaç kez çarşafı avuçlarının içinde sıkıp bıraktı. Göğüslerinin altını kuruladı onunla, burnuna götürüp kokladı. Sürtünen organların ağır esansı, kıvamlı, şeffaf ya da akışkan.

Kalktı. Yastık kılıflarını, çarşafı, nevresimi söktü. Yanındaki gideli iki saat olmasına rağmen, hâlâ ıslak olan bacak arasından tedirgin oldu. Banyonun aynasına bakmamaya çalışarak çıktı, salona gidip öylece çıplak, kanepeye uzandı. Avcunun içiyle örttü simsiyah kıvırcık tüylerini. Sol tarafına döndü. Ötedeki konsolun üzerindeki çerçeveden ona bakan gözlere kilitledi bakışlarını. İsmail.

İsmail öldüğünden bu yana, neredeyse iki yıldır, uykusuzluk hastalığında tutulmuştu Azra. Günde iki saat uyuyabildiği zamanlarda kendini şanslı hissediyor, bütün günü zehir gibi çalışan aklının hızına yetişemeyen yorgun gözleriyle mücadele ederek geçiriyordu. Gözlerini her kırpışında batıyordu kirpikleri, pınarları sızlıyordu. Yeşil reçetelere imza atmak, bitki çayları denemek, kedi otunun leş kokusuyla geceler geçirmek. Görüntülerin, seslerin ve kokuların esaretine kapılmış bir zihnin kendini kapatıp dinlemeye geçmesi imkânsızların ötesindeydi sanki. İsmail’le bütünleştirdiği her bir yeri, şehri, yemeği, şarabı, müziği, tatları, kokuları bir bir ortaya döküyor, her bir durumun saatlerce karakterini çıkarıyor, sonra onu başının içindeki kara deftere kaydediyordu. Anıların ötesinde, hatırlayıp didiklediği her şey basit birer andan ibaretti. Kumandayı uzatırken bakışı, sanat tarihi kitaplarını ona verirken elindeki damarın gerilişi, sevişirken ayak parmaklarını içe doğru kıvırışı, mutfak tezgâhına düşen kıllarını ona fark ettirmeden parmak uçlarıyla toplayıp lavaboya atışı, uykuya dalarken değişen soluğunun ritmi. İsmail.

Birbirine bağlı duyuların, duyulara eklenen insanların, eşyaların ve hayvanların yarattığı cümbüşte yeni bir Azra arıyordu. Yorulmak için saatler boyu koşup sevişse de kapanmıyordu göz kapakları. Kımıltısız, çıplak uzanıyordu her gece. Güneşle beraber o gün derste anlatacaklarını düşünüyor, kalkıp duş aldıktan sonra kitaplarını seçiyordu. Akşam hava kararana kadar girmiyordu eve bir daha.

Deniz kıyısındaki üniversitenin karşı kıyıyı seyreden banklarında tanıştıklarında, ikisi de yeni mezun olmuştu. Elindeki Caravaggio kitabından başlayan sohbetleri, Venüs’e, Jüpiter’in formlarına, oradan renklerin ayrıksılığına doğru genişlemiş, yıllardır aynı okulda olup birbirilerini bir kez bile görmedikleri bu bahçede, yakındaki büfeden aldıkları bir şişe şarap ve bolca sigarayla gece yarısına kadar oturmuşlardı. Gür kıvırcık saçlı, tel çerçeveli gözlükleri ve devasa, kemerli burnuyla hoşuna gitmişti İsmail. Narin bir adamdı; zayıf, uzun boyluydu. Hızlı hızlı konuşuyor, Azra her an kaçıp gidecekmiş gibi, cümlelerinin sonuna alakalı alakasız sorular ekliyordu. Kemikli elleriyle şişeyi ona doğru uzatırken bakışlarını kaçırıveriyordu. Utangaçlığını koruyabilmiş erkekleri özlediğini düşündürtüyordu Azra’ya. Kalın kaşlarının altında yüzü kaşık kadar kalıyordu İsmail’in. Azra uzanıp pütürlü yanaklarına dokunmuş, alnındaki damarların daha hızlı attığını hissedince yüzüne eğilip öpmüştü onu. Bir sonraki gün Floransa’ya gidecekti İsmail; şimdi her şeyden vazgeçebilir, kal dese kalabilir, mimarlıkla ilgili kurduğu planlarını yeniden düzenleyebilirdi. Oturdukları banktan kalkıp taksi çevirmek için caddeye doğru yürürken uzağında durdu İsmail’in. O anda bilemezdi şu çelimsiz adamın peşinden Floransa’ya gidip aylarca tek göz bir çatı katında kalacaklarını, David’in karşısındaki oturakta saatlerce konuşmadan duracaklarını, Uffi’nin koridorlarında dolaşıp Venüs’ü gördüklerinde, ilk kez Venüs’ten konuştukları banktaki geceyi hatırlayacaklarını. İlk yılın sonunda büyükelçilikte evleneceklerini.

Dört yılın üçünü Floransa’da, birini Bologna’da geçirdikten sonra dönüp geldikleri İstanbul’da üniversitesine geri dönen Azra için hayat, aksak bir ritimde atan kalbin yorgun atardamarına dönüşmüştü. Köşe sayılarının dönem dönem değiştiği geometrik şekillerin keskinliğinde yaşıyordu: Okuldan eve, evden büroya, bürodan yemeğe, yeniden eve. Okuldan büroya, bürodan sergi açılışına, oradan partilere. Okuldan konsere, sinemaya, partilere. Okuldan partilere. İsmail’i yığınla kâğıdın arasında bırakıp bürodan ayağını kesmeye başladığı zamanlara denk geliyordu yalnız kalma güdüsünün depreşmesi. Evin küçürek balkonunda dikilip denize bakıyor, o gece yarısı eğilip karşısındaki adamı apansız öpüveren kız olmadığını fark etmek neredeyse canını yakıyordu. Başlarda bürünmeye çalıştığı ağırbaşlılık şimdi yükten öteye geçemiyordu Azra için. Evliliğin zihnin kimyasıyla nasıl da ustaca oynayabildiğine şaşıp kalıyordu. Hayallerini gerçekleştirmenin ötesinde, ruhun kendini tamamlayamamasına öyle ya da böyle vesile oluyordu bu onaylanmış bağ. Aynı kanepede üst üste hep aynı kişiyle oturmaya başladığında, onun ahengine bürünüyordu insan; yüklemlerini onunkilere eş seçiyor, ünlemlerini onun vurgularına benzer yerlere koyuyor, alışkanlıklarının yerini onunkilerle fark etmeden değiştirebiliyordu. Uzanıp bir erkeği öpebilmenin gerektirdiği cesaret artık yoktu içinde. Hesapsız kitapsız yaşamayı düstur edineceğinin sözünü ergenliğinin son günlerinde vermiş, seneler boyu da tutmuştu sözünü. Şimdi içindeki sevgi ne kadar sağlam olursa olsun, o hesapsız yaşama cesaretini yeniden toplayabilmeyi istiyor, sonra arzularını bastırmak için İsmail’i arıyor, nerede olursa olsun hemen yanına gelmesini söylüyordu. İsmail yanında olunca ise geçmişe dönüp yeniden kurguladığı gençliğini sürdürmeye çalışma çabası kesiliyordu. Göğsünde uyuyup sabahları sahanda yumurta pişiriyordu. Güzeldi.

Sevişmelerin seyrelmesini başta durgunlaşan hayatlarına, yerleşen alışkanlıklara, bir insanı her hücresine kadar tanımanın verdiği gönül rahatlığına bağlamak mümkündü fakat İsmail’in bedeninin neredeyse durma noktasına geldiği vakitlerde, bu verimsizliğin sebebinin yalnızca biten heyecanın etkisi olmadığını farkına varmıştı Azra. Geceler boyu paket paket sigaralar içip çizimler yapan adamı kolundan tutup temiz, beyaz bir hastaneye götürmüştü. Bir anda ters yüz olan rutinleri, köşelerinden tuttukları şekilleri de değiştirmişti: Okul-ev-hastane. Okul-ofis-hastane-ev. Ev-hastane. Hastane.

İkinci kemoterapi dönemindeydi. Zaten zayıf olan bedeninin biraz daha incelmesi ya da dökülen saçlarının, seyrekleşen sakallarının, yer yer beyazlaşan kaşlarının Azra’yı yıldırması mı, yoksa geceler boyu süren inlemelerin, İsmail ağlamasını duymasın diye ağzına doldurduğu yorganın pamuksu tadı mı tetiklemişti, azdırmıştı içindeki “yaşama” dürtüsünü? Pek sorgulamadı aslında. İnleyişlerin zayıfladığı bir saatte, dolaptan siyah elbisesini çekip giydi, çıktı. Mezuniyet gecesine biraz geç de olsa gidip öğrencileriyle dans etti. Sonra bir gruba katılıp saçındaki tokayı çıkardı. “Hocam, haydi gidiyoruz,” diyen çocukların peşine takıldı. Kıvrım kıvrım merdivenli binalara girdiler. Direklere sarılıp dans eden güzel kızları izlediler. Sonra bodruma indiler. Orada, koridorun ucunda elbisesini belinin üstüne sıyırdı Azra. Zevke gelmedi, alnı göğe değmedi. Sadece hareket etti üstünde. Ve bu ona çok iyi geldi.

Sırtındaki gerçeklik, o pelerin, boynundan ayak bileklerine kadar kapladı Azra’yı. Hastane-ev-beden üçgenine yerleştirdi kendini. Kusmukları temizlerken, kötü kokulu çamaşırları makineye tıkarken ya da lekeli çarşafları değiştirirken bir an bile gocunmadığını fark etti. Kemoterapilerin sonunda bir zaman düzelip ayaklanan İsmail’in gittikçe derinleşen gözlerinde, elmacık kemiklerine eğilen gür kaşlarının altında, kendine haklarının sonsuz olduğu bir alan açtı. Yıllar geçip giderken durulan isteklerini o bankta oturdukları gecenin gerisine döndürdü. Şikâyet etmedi. Annesiyle babasına kanepede yataklar açtı. Üç kap yemek pişirdi her gün. Okuldan izin aldı. Doçentliğini yaktı. Floransa’da El Vecchio Köprüsü’nde beline sarılıp olanca gücüyle sıktığı adamın el kadar kalmış hâline bakıp vah vah demedi. Kolunu kaldıramadığı günlerde kocaman süngerlerle apış arasını silerken parmaklarının arasında tutup salladığı et parçasını bir zaman önce ağzında nasıl büyüttüğünü düşündüğü her seferinde, gecenin olmasını bekleyip usulca evden çıktı. Eski sevgilileriyle, yıllardır okulda ona asılan profesörle, birkaç öğrencisiyle, barda tanıştıklarıyla, arkadaşlarının arkadaşlarıyla yattı. Bir zaman sonra yalnız yorulmak ve terlemek için dokunmaya başladı onlara. Yatağında acılar içinde bıraktığı İsmail’i bir an bile aldattığını düşünmedi; tam tersine, eve döndüğünde rahatlayan içiyle daha fazla sarıldı ağrı kesicilere, şırıngalara. Daha fazla şükretti doğurmadığına. Nanesiz yoğurt çorbasını kaynatırken ne fedakârdı ne de suçlu.

İki seneye yaklaşan acı, ağrı, inleme dolu zamanların sonu, o tatlı akşamüstünde göründü. Evde yalnızdılar. İsmail’in koltuğunu pencerenin kenarına çekmişti Azra, denizi görebilsin diye. İç içe geçmiş salonla mutfağın bir köşesinde kendisi için makarna pişiriyor, bir yandan tezgâhın üzerine açtığı kalın kitabının sayfalarını çeviriyordu. Üzerindeki sabit bakışları hissedince İsmail’e dönüp gülümsemiş: “Ne oldu?” diye sormuştu. İsmail, çenesini omzuna gömüp iyice küçülmüştü sanki. “Hiç,” demişti. “Caravaggio’dan konuşan kıza bakıyorum hâlâ, onu nasıl sevdiğimi düşünüyorum.” Gözlerini kısıp gülümsemişti kocasına, makarnaya dönmüştü. Süzgeci almak için arkasına döndüğünde İsmail’in yayıldığı koltukta olağanüstü bir kımıltısızlıkta uzandığını hissetmişti. Elinde süzgeçle öylece durmuştu, saatlerce.

Cenazenin olduğu gece, romancı arkadaşını aramıştı. Evine gidip oradaki herkesle yatmıştı. Mermere ölüm tarihinin kazındığı günden bu yana geçen iki senede herkesle. Doldurmadığı deliklerden her an girebilecek havada İsmail vardı.

O bankta oturdukları gün, Azra yirmi iki yaşındaydı. On altısından beri erkeklerle içli dışlıydı. Kendine dokunmayı, bacaklarının arasındaki ulvi gücü beş yaşındayken plastik bebeğiyle oynarken öğrenmişti. Yüksek bilincin algılarını daha da açan doğal akışında, uzun kahverengi saçlarının, kaslı kalın bacaklarının, dümdüz inen belinin verebileceği hazları, değişen gününü ölçebilir hâle gelmişti. Sabahlara kadar okuduğu romanlardaki duyguları -Uğultulu Tepeler, Tess of The d’uvervilles, Notre Dame’ın Kamburu, Duygusal Eğitim- aktarabileceği dimağların kendisinden yıllar boyu ileride olduğunu kavrayıp, kırklı yaşlardaki adamların meftunu olmuştu. Bildiği her şeyi onlar öğretmişti. Isırıklarla öpücüklerin arasına sıkışan tarih, Vinci, arketipler, dinler, varoluş felsefesi hâlâ büyüme çağındaki Azra’nın, daha da irileşmesini sağlamıştı. Yaşından büyük gösterir, yaşından büyük konuşurdu. Annesizliğin verdiği arayışla daha fazla baba bulurdu kendine. Sessiz ve yalnız olana tahammülü yoktu -oysa İsmail ona yalnızlığını özletmişti-. Sırtına ağrılar saplayan iri memelerini açıkta bırakan bluzlar giyip, elindeki kadehle maun masaların üstüne otururdu. Saçlarını saldığı haritaların, parşömenlerin, gözlük kaplarının ucunda ayaklarını deriden puflara, kütüphane raflarına yaslamayı severdi. Belini iyice bükerdi, aksınlar olabildiğince. Onlar aktıkça Azra tamamlanır, kırklarının ötesine geçen kadın olurdu. Fransızca şiirlerin –Baudelaire, Rimbaud- tok ve kıvrak mısra sonlarında altındakinin yüzüne dayardı kalçalarını. Unutmayacaklarını bilirdi. Yüzlerde dalgalanan eti hafızaya ahşaba kazınır gibi. Bu yaşatırdı onu. Hep bu beslerdi.

Annesiyle beraber ölen iki kardeşi için alınmış köpek yavrusuyla saatlerce oynadığı çocukluğunu iç çekip minnetle hatırlardı. Kendi yaşındaki bir kadınla uzaklarda yaşayan babasını özleyip durduğu çağlarında, onunla etle tırnak gibi oldukları zamanları düşlerdi. Çıtırdayan parkelerin üzerinde  oynadıkları yakalamacalarda nefes nefese kalan köpeciğe sarılıp uyudukları gecelerin anısında dinlenir, uyanıverişlerinde saat kaç olursa olsun kalkar babasını arardı. Çoğu zaman açmazdı babası telefonunu ya da o kadın açar, Mösyö’nün çok meşgul olduğunu söylerdi. Azra’nın gözleri köpek gözleri.

 

İki yılı hastalıkla boğuşmakla geçen sekiz yıllık evliliğinde çoğalmayı aklına bile getirmemişti Azra. Bir köpeğin himayesine bırakacağı çocukları olsun istememişti. Çocuk Azra, köpeğine sımsıkı... Annesi karnındaki ikizlerle yeni ölmüş, babası boşlukta içiyor, kitapların üzerinden sekiyor o, vakit böyle geçiyor ancak. Büyümenin verdiği acılar -kemik ağrıları, kalçada çatlaklar- ruhunu, bilincini ve algılarını öyle güzel olgunlaştırmıştı ki! İsmail’de olgunlaşmasının meyvesini görmüştü. Hep olmak istediği biriydi o. Evet demesi, koltuğunun altında uyuması bu yüzdendi.

 

Mezarlığın, toprağın çamura döndüğü yerlerinde dolaşırdı. Zihninin kara defterine zaman zaman aynı cümleyi yazardı: “Bana en çok huzur veren yer mezarlıklar. Büyülü ağaçlar, gezinen ruhlar. Korkunç olan hiçbir şey yok. Orak ya da cübbe yok. En son ben öleceğim sanki.”

Ardı ardına altı ders yaptığı günün akşamüstüsünde doğruca eve geldi. Bir gece önce iki aslanın bölge savaşı yapar gibi birbirini parçalamasına zemin olan yatağının üstüne uzandı. Etinin devinimine, vücudunun güzel çizgilerine, hayli yüksek olan hassasiyetine rağmen kaç yıldır sevişmelerin sonunu getiremeden yanındakinin -lerin- kölesi olduğunu hesap etti. Elini karnına koydu. Göbek deliğinden parmağını sokup karnını yukarı çekti. Tüylerini okşadı. Ürpermeyen teni, diken diken olmayan saç dipleri ve gerilmeyen bacakları, vücudunda tamamen tükenmiş şehvetin belirtisi olabilir mi? Onca zaman İsmail kıvranırken, kalçasını dikip dört ayağının üstünde kızgın durması. Pişmanlık. Yok. Suç yok. Kaldıramayış ya da kabullenemeyişin gaddar gölgesi, bunca zaman sonra hortluyordu çamurlarından. Mezarın üstünde. Kavakların gri göğünde.

Beş ya da altı. Kaç yaşındaydı küçük yatağında bebeğini kasıklarına sürterken yakalandığında? Annesinin utanan ama anlayan gözleri. Büyüyen gittikçe. Kocaman karnının üstünde. Aldığı tanımlanamayan zevkin o an bitişinde, dolaba saklanıp günlerce oradan çıkmayı reddedişinde. İsmail’le bile sevişmelerinin çoğunda elleri boş dönüşünde. Rahminin boşluğunda, o karanlıkta bir embriyonun varlığına bile tahammül edemeyişinde. Annesinin utanan ve ayıplayan gözleri. Solan gittikçe. Kocaman karnının üstünde. Aldığı hayvanca zevkin tanımlayamadığı içeriğinde. İsmail’le bile.

Hangi kitapta okumuştu ölürken alınan hazzın orgazmla eşdeğer olduğunu? Kim söylemişti bunu?

Çarşafsız yatağın elyaf yüzeyine sürtünürken, terlemeye başlayan derisinden isteklerin en güçlüsü geçiyor. O beş yaşından beri içine ekip ara ara suladığı tohumun dalları yeşeriyor, hızlıca, delice. İçinde idare etmeye çalıştığı, yabancı yataklara belini dayayınca olanca kuvvetiyle hissetiği, İsmail’le beraber tekrar hatırladığı, mezarlığın huzurunda çağrışımına kapılıp gittiği. Ölüm.

Ölmek istiyorum cümlesinin o doygun, sakin, mis kokulu yastığına başını koyup uykusuzluğunu hiçe saymak. Hep uyumuş, sabahları sekizde dinç uyanmış. Geceleri on birde esnemeye başlamış. Olağan ritminde akmış yaşamın. Öz damarının atışına uyum sağlamış. Aynı uyumda ölmek. Kansız, acısız, kusmuksuz.  İntiharsız ölmek. Kendi eliyle verdiği sonun zulmünden olabildiğince kaçabilmek. Ben yapmadım, kendiliğinden. Öylece oldu. Ecel.

Parmaklarını çıkarıp kendini okşadığı, sonra onları tekrar içeriye soktuğu her seferinde aslında yattığı yataklarda ölümü beklediğini keşfetmeye başlıyor. Anlaması saatler alıyor. Saatler. Boyu. Kendini. Aynı şekilde yatıyor, büküyor belini, kamburlaşıyor. Kemiğin etten ayrıldığı, iliğin çekilip susuz kaldığı, sinirlerin gerildiği o yerde.

 

Ishmahel dört yüzle beraber belirdı yanı başında.  Sağında, solun, altında ve üstünde Ishmael’in yüzünü gördü. Korktu. Yüzlerden boyunlar, boyunlardan ciğerler, ciğerlerin üstünü örten deriler, derilerin devamında kemikler çıktı. Kemikler damarlarla örüldü. Bacak oldu, kasık oldu, topuk oldu, tırnak oldu. Dört Ishmael, Azra’nın beş deliğini doldurdu. İkisi göbek deliğinin altına, biri ağzına, diğer ikisi kulaklarına. Duymaması için ölümün şarkısını. Tüm vücudu dillerle ve gözlerle kaplanmış yalnız bir Ishmael vardı, rahminin yolunu bulmuştu. Kollarından tükürükler, yüzünden mukozalar akmaya başladı. Sayamadığı kadar dil her yerini yalarken bağırmaya başladı. Dünya üzerinde yaşamış insanların sayısı kadar çoğaldı dillerle gözler.

Azra ikizlerden önce anasının rahmine düştüğünde, kırmızı alacalı bir dişi tay doğmuştu ve bütün belirtiler onun çok güzel bir at olacağını müjdeliyordu. Tay büyüdü, serpildi. Ananın karnı yeniden şişti. Azra genç atın üstünde çayırları geçerken ananın rahmi yırtıldı. Anayla beraber hepsini gömdüler. Gömünün olduğu gece Azra yatağında sesler duydu. Kalktı mezarın başına gitti. Toprağın altında ağlayan vardı. Hemen eğilip mezarı kazmaya başladı. Onların hâlâ canlı olabileceğini düşünerek tırnaklarını toprakta bıraktı. Açtığı yerde iki küçük beden yerine dört kara insan gördü. Azra’yı kaldırdılar ve yüzü evine dönük, tabutun üstüne çıkarttılar. Pencereden, uyuyan babasını gördü. Sonra uzakta bir yerde, toprağın derinliğinde bir böğürtü duydu. Yer sallanmaya başladı. Mezarın içinden bir boğa çıktı. Baştan aşağı siyahtı ve boynuzları birbirine yakındı. Hayvan onu aldı ve biraz önce çıktığı yerden aşağılara götürdü. Orada siyah, gümüşi ve krem renkli bir ışığın önüne bıraktı Azra’yı. Işık yüzünü okşadı, sonra boğaya: ”Onu geri götür,” dedi. “Onun kaderi orada yeniden doğmak.” Boğa hemen onu boynuzlarının arasına aldı ve aynı yoldan geçirip aldığı yere bıraktı. Azra üç yıl boyunca bırakıldığı yerde kuzgunlar tarafından parçalandı, eti ve organları defalarca didiklendi. Gagaların ucunda leşi bambaşka yerlere atıldı. Üç yılın sonunda bir ses duyuldu: “Yılları tamam,” dedi. “Çocuğumuzu dünyaya fırlatın. Doğmak için bir kadına girecek. Bizim ona verdiğimiz adla, Samael’le hiç çağrılmayacak. Azrael, Azra olacak. Hiç kimse bu adı ay dolunayken ağzına alamayacak.”

Sesin yedi oğlu, şarkılar ve kutsamalarla onu dünyaya fırlattı. Azra bayıldı ve oraya nasıl geldiğini unuttu. Ancak beş yaşına gelince anıları tazelendi ve kendine dokundu. Yeniden doğumundan on bir yıl sonra ruhlar onu yakaladılar, şarkı söylemeye zorladılar ve parça parça kestiler. Öyle ki bacaklarının arasından oluk oluk kan geldi. On yedisinde parlak bir yıldız oldu. Bir dokunan bir daha vazgeçemedi. On dokuzunda damaklarda tadı vardı. Yirmi ikisinde Ishmael’e sevdalandı. Onunla beraber doğan tay, güzelliğiyle baş döndüren bir at oldu. Azra onun güzelliğinden nasiplendi. İriliği ve memelerinin büyüklüğü kısrağın soyuna aitti.

Her yıl üç kere parçaladılar onu. Toprağın altına yatırıp ölülerle konuşmasını beklediler. Korkmadı Azra, başını çamura yaslayıp gülümsedi. Zaten ölmüş olanlara avuç içleriyle huzur verdi. Yeraltına geçişlerinde onlara şarkılar söyledi. Sonrasına karışmadı. İyileştirmesinin gümüş dokusunda bir rengi vardı. Rengini göz kapaklarının üstüne bıraktı. Kendi uykusunu azaplı ruhlara verdi, buna gönüllü oldu. Bir gün önüne hareketsiz Ishmael geldi. Eline koluna dokundu, bilmiyormuş gibi. Dört yüze ve yedi oğula dönüp “Neden?” diye sordu. Başlarını sallayıp bunun geçmesi gereken bir sınav olduğunu söylediler. Azra sınavlardan yorulmuştu. Yine de şarkısını söyledi. Ishmael’in başında durdu, onu öteye yolcu edemedi. Yanında gereğinden fazla kalan Ishmael çürüdü, bedeninden diller ve gözler fışkırdı. Diller, o hastayken Azra’nın kasıklarında gezinen. Gözler, o yokken Azra’ya meftun olan gözler. Yaşamış insanlar kadar sayıya bölündüler, Azra’nın boğazına sarılıp onu sıktılar. Yedi oğul birbirini yüzünü kapadı. Dört kara yüz, dillerle gözlerin mevcudiyetini aldı, kendi yüzlerine yamadılar hepsini. Sevilen ve ulu olan Azra, gözden düşmenin eşiğinde durdu. Yolcu ettiği ruhların yüzü suyu hürmetine, yüreğinin dibinden bir tay daha doğsun istedi.

“Bir tay doğsun benimle beraber. Yeniden.”

Ölümün çekildiği delik karadır. Islaktır. Az ileride delik dehlizlere bölünür; bir labirent, uterustan uzanır. Ağacın iki dalına ulaşıp tutunabilmek, yaşamaktan da öte, sonsuzlukta huzurla salınmak için tek yoldur. Doyumun patladığı an ölümün zerreciklerinin ete yapıştığı âna eşdeğer olduğundan, ölürken zevk almamak ne zordur!

Dillerle, gözlerle, parmaklarla akıttığı sıvıların hararetine kaptırdı kendini. Vicdanının cılız sesi tokmak olup suçlu yerlerine vurdu. Öbür yakaya geçirmeden önce Ishmael’den onu affetmesini diledi. Ölümün zevke gark olduğu bu kısacık anda nefesini salmakla vücudunu aheste aheste yatağa bırakıp her iki dünyada var olmak arasında bekledi. Yumruklarının arasında biriktirdiği kıvırcık saçlarını yere bıraktı Ishmael. Sammael’e, Azra’ya bakmadan onu affedemeyeceğini söyledi.

 

Tay plesantanın içinde boğuldu. Azra çarşafsız yatağında on gün sonra ölü bulundu. Geçişteki ruhları yolculayanın yerine uzun süre başkası bulunamayınca dünya kıyamete büründü. İnsanların üzerinde kapkara dört yüzler, diller, gözler. Zevk tırmandı ağaçtan yukarı, ölüm kökte süründü. 



[1] -çünkü o başkasının kadını oldu

Rüzgarla getirdi o sözü

Sevdiğim benden çalındı.

Şimdi yola çıkıyoruz…

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)