İnsanın Kayıp İlanı / Emek Erez

Yoktu, varlığına hiçbir yerde rastlanamıyordu. Adına insan deniyordu türler arasında.  Kendi “insanlığınca” parlak zaferler kazanmış, müthiş icatlar yapmış, doğada var olan her ne varsa hepsini kendi yararına dönüştürmüş olsa bile bulunamıyordu. Öyle silahlar icat etmiş ki oysa artık tüm dünyayı bir seferde yok edebilecek noktaya gelmişti. Ama yoktu işte kendisinden haber alınamıyordu.

Ne çağlar devirmişti oysa ne “ilerlemeler” kaydetmişti. Kendisine sorsanız varlığı dünyanın olmazsa olmazı, dünyanın tüm yaşayanlarının başkanı, yaşatmaktan yoksun, yok etmeye koşullanmış, dünyanın efendisi. Öyle bir üst mertebe ki onunkisi ulaşamazsınız. Öyle bencil bir varlık ki onun içerisinde eriyip kendinizden vaz geçersiniz.  Ona sorsanız varolduğunu iddia edecektir; buradayım vicdansız hava araçlarımla yok etmeye, hunharca karşıma ne çıkarsa sömürmeye devam ediyorum diyecektir. Deneyler yapacak, kanıtlar sunacak size kendi evrensel değerini ispata çalışacaktır.

İnsanmış, öyle bir tür ki dünyanın üzerindeki varlığı sadece kıyametle ve katliamla anılıyor. Sıkılıyor insan, sıkılgan bir tür o. Sıkıldıkça boşluklarını doldurmak için bir yanardağ gibi patlıyor. Sadece başka türlerin değil kendisinin de katili aynı zamanda. Darlandıkça saldırıyor, saldırdıkça darlanıyor başa dönüyor.

İnsan aranıyor! Bir kayıp ilanı verilse şimdi ne büyük yığın oluşur. İnsan nedir? Dünyayı kendi tahakkümüne hapseden genel bir varlık. Genellemeyiniz demeyiniz. Dünyayı insan kurtaracak olsaydı; iyi ya da kötü diye kategorize ettiğiniz bu varlığın iyi kısmına düşenler bir işe yarasaydı, dünya bu halde olur muydu? Çocuklar öldü. Hayvanlar öldü. Börtü, böcek tohum, toprak, çiçek öldü. İnsan yoktu. İnsan kendisini dünyanın tahakkümüne adamış ve o boşlukta kaybolmuştu. İnsan okulların, hapishanelerin, fabrikaların, ofislerin, toplu taşıma araçlarının, gri kentlerin duvarları arasında bırakmıştı benliğini. O öznesiydi kendince her şeyin ama aslında kölesiydi kendi düzeninin.

Köprüler yaptı insan, dağları deldi, orman tanrısının tam ortasına sapladı iş makinasının dişlerini, yollar yaptı. İlk başta kahraman Gılgamış arkadaşı Enkidu’nun gönlünü almak için öldürdü orman tanrısını, sonrası devam etti. İnsan türü hep daha fazlasını istedi, istedikçe öldürdü tanrıyı, sadece orman tanrısını da değil tüm tanrılarını öldürdü. Çünkü insan efendisi olacaktı dünyanın. Değiştirecekti. Dönüştürecekti. Sadece kendisinin olduğu bir yeryüzü yaratacaktı. Dereleri durduracak, nehirleri kurutacak, son balık kalmayana kadar tüketecekti. Coğrafyaya sınırlar çekecekti, tekil kimlikler yaratacak o kimliğin dışında kalan kendi türünü bile yok etme çabasına girecekti. Çünkü açtı silah fabrikaları doymak bilmiyorlardı. Kan akmadan yaşayamaz olmuştu sermaye ve insan en sonunda kendi türünün kanında boğulmuştu.

İnsan aranıyor, bulunamıyor. Yüksek sinyalli icatlar yapmıştı oysa her dakika iletişim halinde olan bir türdü o. Çığlıkları duyulmaz oldu şimdi. Sustu. Sessizliğe meyletti. Kendisine sorsanız bülbül gibi şakıdığını iddia edecektir. Sormayın! İnsanı kendisine sormayın. İnsanı bir deney faresinden dinleyin. İnsanı kuyruğuna konserve kutusu bağlanan kediden, ziftin içine atılmış köpekten, boyanmış civcivden dinleyin. İnsanı insanda aramayın; onu yüzyıl yaşadıktan sonra gövdesine balta vurulmuş ağacın kanayan yarasında arayın.

Kendi varlığını bulamamış bir tür insan. İyi olanı “iyiyim” deyip konumlanıyor köşesine, “kötü” olanı bildiğiniz gibi. “İyiyim” demenin yetmediğini anlamıyor “iyi insan.” İyi bir internet kullanıcısı o, sosyal ağların birinden diğerine atlıyor, ölenlere üzülüyor, ölenlere üzülen iyi insan ertesi gün internet faturasını ödüyor ve üzülmeye devam ediyor. Ölen insanların vücudundaki kurşunda, patlayan her militarist bombada görülüyor internet faturasının izleri. Ama iyi insan üzülüyor, üzülmüyor diye de suçluyor bir diğerini. “Kötü insan” ise zaferlerini kutluyor kimisi beyaz, kimisi ak sarayında, ölmüş tanrının en yakın yerine konumluyor kendisini. Keyfine de diyecek yok!

İnsan ne yapıyor dünyada? Acı çekmeye mi sürüldü gerçekten dünyanın coğrafyalarına? Ama insan acının asaletinden yoksun, insan yoksul. İnsan vicdanını bir kuyuya atıp bırakmış, kuyuya vicdan diye bağırıyor ama kuyunun yankısı insana erişmiyor. İnsan ölü mü? Hani güvenecektik özgür bireye, özgür birey de mi öldü. Ölüm insanı esir mi aldı. Bir okyanusun ortasına atıp bıraktı mı? İnsan aranıyor! İnsan nerede? Ceset torbası bile yoksa ortada neden insan ölüsü dolu ortalık? Dünyanın çilesi mi insanın çilesi mi? Dünya mı insana çektiriyor? İnsan mı dünyaya çektiriyor? Neredeyiz neden kaybolduk bu kadar? Türümüze ihanetten mi yargılamalı şimdi bizi, yoksa dünyaya ve varlıklarına ihanetten mi? İlk günahın ağırlığı değil üstümüzdeki sondan bir önceki bile olduğunu sanmıyorum öyle çok ki! Tanrı bile ölmüşken kim sorgulayacak şimdi seni? Sana diyorum insan! Neredesin, nerede o meşhur hakların, hayvanların âhı’dır belki çektiğin, kim kurtaracak şimdi seni. Yapayalnız kaldığın bu cihanda kim toplayacak arkada bıraktığın binlerce kırık kalbi: Çocukların, ağaçların, kuşların kalbini, doğa anayı kim tamir edecek? Var mı müthiş bilim laboratuvarlarında bir icadın? Yok değil mi sevgili insan. Sen de artık yoksun bu nedenle, dünyanın kendisine bile yabancı türü artık yoksun, kayıpsın. Kendini, kendinde boğdun, kendine bilim laboratuvarlarında kıydın, icat ettiğin silahlar önce seni vurdu, katlettiğin doğa alıyor intikamını ve sen de ölüyorsun çünkü kendini bir halt sandın ve af edersin ama tam bir haltsın!

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)