Fergun Özelli Söyleşisi / Asuman Susam

 Şair Fergun Özelli’nin Can Yayınlarından çıkan öykü kitabı Sarhoş Kapı üzerine söyleştik.

 

Edebiyatta türler arası geçirgenlikler olduğu gibi türler arası geçişlere de çok rastlanır. Fergun Özelli'nin öyküye yönelmesi nasıl oldu? Duyuşta, bakışta, hissedişte nasıl bir başkalık seni öykü yazmaya itti?

Aslında itiraf edip kurtulayım. İlk yazdığım metinler,1969-1973 yıllarına ait ve hepsi de öykü diye karalanmış berbat metinler. O yaştaki aklımla Son Havadis gazetesi öykü yarışmasına bile katılmışım; çılgınlığı düşün . Üstelik 19.04.1972 tarihli Son Havadis’te, “Hüso” isimli öykü denemem, matah bir metinmiş gibi ilk elemeyi geçenler içinde de yayınlanmış. Sonra da (o zamanlar Demokrat İzmir gazetesinde de yazan) Çağatay Özcan Kokulu ağabeyin yönlendirmesiyle öyküyle aramdaki cılız ipi (yazma anlamında) “pıt!” diye koparmışım. Koparmışım ama yetmişli yılların o saflık, içtenlik ve aşkla dolu, ama devrime ulaşamayan devrimci günlerinde, deliler gibi şiir kitabı okurken, öykü ve öykücüleri de asla göz ardı etmemişim. Turgut Uyar, Edip Cansever, Ülkü Tamer, Attila İlhan, Ataol Behramoğlu, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Ece Ayhan, Gülten Akın, Cemal Süreya, Hilmi Yavuz ve Nazım Hikmet şiirlerini okumanın yanına, Sait Faik, Oktay Akbal, Necati Cumalı, Sabahattin Ali, Füruzan, Bekir Yıldız, Erdal Öz, Haldun Taner, Leyla Erbil, Sevim Burak, Selim İleri, Ayşe Kilimci, Nazlı Eray, Jack London, Puşkin, Edgar Allan Poe öykü okumalarını da eklemişim. Tüm bunların yanına da Çağlayan Yayınları’nın Yeni Dünyalarda dizisindeki (A. Kahraman ve Necati Kanatsız çevirisi) bilim kurgu romanlarıyla Yaşar Kemal, Yaman Koray, Adalet Ağaoğlu, Selim İleri, Maksim Gorki, Şolohov, Zola, Ostorovski, Gladkov, Jack London romanlarını okumayı da sürdürmüşüm. Sürdürmüşüm ama birkaç karalama dışında öyküye hiç yönelmemişim. Ta ki, Metin Eloğlu’nun “İstanbullu” isimli öykü kitabını okuduğum 2009 yılının Ağustos ya da Eylül ayına kadar… İşte tam orada, tabiri caizse, kıskançlığım tutmuş . Kendi kendime, “Bir öykü kitabım bile yok?” diye kederlenmiş ve şiirin yanında öyküyü de düşünüp düşlemeye, yazıp karalamaya başlamışım. Başlayış o başlayış… Evet, klasik bir yanıt gibi görünse de şu bir gerçek: bazen dizeler yetmeyebiliyor içinizi döküp saçmaya. Ya da bir başka deyişle, o içinizi döküp saçmanıza yarayacak içtenlikteki dizelere, ne kadar uğraşıp didinseniz de ulaşamamak gibi bir boşlukla karşı karşıya kalıyorsunuz. O zaman da şiirin yerini, şiiri de içinde barındıran metinler alıveriyor sizi hayata bağlayan. 

Bilirsin, daha önce, Kilitli Defter isimli yazma serüvenimde de metin şiir olarak “arz-ı endam” etmişti sözcükler ve cümleler. Günümüze kadar da yeni bir metin şiir kitabı bütünlüğünü sırtlayabilecek olgunlukta ama sınırlı bir biçimde sürdürdü bu “arz-ı endam” etmeleri. Şu an düşünüyorum, belki de o metinlerdir, şiirlerimin bir kısmında gizli olan öyküleri ve daha başkalarını görünür olmaya zorlayan; kim bilir. 

Aslında, ta 1980’lerden beri, inatla, sanatların birlikteliğinden yana olmuşum. “Şiir, fotoğraf, resim, sinema, tiyatro, müzik, karikatür, yontu, deneme, inceleme, günce, öykü hatta romanla bile yan yana gelse ne güzel olur” diye düşünmüşüm hep. Belki de işte bu düşünmelerin arasından sıyrılıp geldi Sarhoş Kapı’daki öykü ve öykücükler ve ne garip, hâlâ da gelmeyi sürdürüyorlar. 

Tam burada, (şiire olan alışkanlığımdan mı nedir)  öykünün (yazmak anlamında) oldukça zor ama keyifli bir alan olduğunu da belirtmeliyim. Çünkü şiir, bir an gelir ve kendisini zorla yazdırıverir size. Öykü öyle değil, oldukça yapışkan ve belalı bir dert. Eğer bu dertle yakınlaşmaya başlamışsanız, kendiniz, çevreniz ve dünyanıza, “Evet, işte bu! Bu öykü olur!” diyerek bakmaya başlıyorsunuz; gözlüğünüz birdenbire değişiyor. 

Ancak kesin olan şu: yazdığım metinler (şiir, öykü, düzyazı vb.) ya da çizip boyadığım resimlerle ilgili, (o ne olduğuna bir türlü anlam veremediğim) iç sesim,  (gerine, gerine) “İşte oldu, tamamdır!” dediğinde, “Yazmak yalnızlığın tadına varmaktır.” diye mırıldanır buluyorum kendimi… Hem de o bambaşka renkler ve notalar arasındaki sessizlik müziğinin yanında, belki bir fincan kahve ya da bir bardak demli çay eşliğinde.  

Görmediğim ve bilmediğimle görülmesi ve bilinmesi engellenenleri keşfetmeyi seviyorum. 

Şiirini bilenler kuyumcu titizliğini de bilirler. Şiirinin dil oyunlarına ve deneyin alanına açık bir yanının olduğunu da... Bunu öyküye de taşımışsın utangaçça da olsa. Ne dersin? Dille öykünün alanında nasıl bir oyun kurdu Fergun Özelli? 

Öncelikle, Sait Faik, Leyla Erbil, Sevim Burak, Erdal Öz, Bilge Karasu, Necati Tosuner, Eduardo Galeano, Ursula K. Le Guin okumuş ve onları çok sevmiş birinin dil oyunlarını ve deneyseli reddetmesinin olanaksız olduğunu belirtmem gerek. 

Evet, senin de söylediğin gibi (reddetmemin nedense olanaksız olduğu) dil oyunlarıyla deneyseli, elimden geldiğince “şiir ülke”de değerlendirmeye çalışıyorum. Görmediğim ve bilmediğimle görülmesi ve bilinmesi engellenenleri keşfetmeyi seviyorum. Yaşamadıklarımla yaşatılmayanları yaşamaya çabalıyorum. 

Bilirsin, “şiir ülke”de imgeler, sözcükler, cümleler, cümle olmayanlar, akıp yazdırır kendisini yazana; bir metin doğar. Bu metin, doğduğu yerde, bir kâğıt parçasında ya da sanal ekranda bekler (bazen kısa, bazen uzun) bir süre. Sonra da defalarca okunup boşluğa bulaşır. İşte o boşluğa bulaşan ses, akıp gitmeli, ürpertmelidir beni. Akıp gitmez ve ürpertmezse, silinip gider zaten doğduğu yerden. Ama o akıp giden ve ürperten, (bence) doğmayı hak eden metinse, yeni giysiler giymeye, görsel oyunlar oynamaya, çeşitli sanat dallarıyla el ele tutuşmaya, en önemlisi, kendisini başkalarıyla da paylaşmaya hazırdır artık. O an, olmaya/olgunlaşmaya doğru giden bir süreç başlayıverir… Köklerini yitirmeden, birleşip ayrışıp yeniden ama yeni bir şey olup birleşerek, çoklaşıp çoklulaşarak, her zaman daha yeni, daha değişik ve yapılmamışa giden bir süreçtir bu süreç; ama hep samimiyet, şeffaflık ve içtenlikle el ele. 

“Şiir ülke”de olup biten tüm bu olaylar sanırım kendiliğinden “öykü ülke”ye de yansımış galiba.  Eh, denemeden, yeniye ulaşılmaz ki  

Duyarlılığı yüksek öyküler Sarhoş Kapı'nın öyküleri. Gündelik hayat hay huyundan kaçırılmış  ya da ondan kurtarılmış anlar toplamı gibi duruyorlar. Yazar da sanki anlar toplayıcısı, an avcısı... Ne diyeceksin? Bir olayın, durumun, anın öyküsünü hayattan nasıl çıkarıyorsun? Başka bir deyişle öykünün kokusunu nasıl alıyorsun? 

Sanıyorum, “Hiç durmadan akıp giden görüntüler dünyasında yaşıyoruz.” diye bir cümle kursam, pek de yalan söylemiş olmam. Ayrıca, ismine gün, ay, yıl, saat, dakika, saniye, salise dediğimiz “an”lardan oluşan, ne olduğunu pek de bilemediğimiz “zaman” kavramının içinde ve onun, “sabah, öğle, akşam” diye isimlendirdiğimiz bölümlerinde, hiç kesilmeyen bir “görüntü yağmuru” ya da daha doğru bir deyişle “görüntü bombardımanı” altında tutulmakta olduğumuzu da bir kenara not düşmem gerekli gibi geliyor bana. Son olarak da, kurduğum cümle ve kenarına düştüğüm notun yamacına, “okumaktan çok, görmekle anlayabilen bir canlı türü” olduğumuz kanımı da eklersem hiç de fena olmaz. 

Geçmiş ya da yakın tarihlerde, az önce sözünü ettiğim “görüntü bombardımanı”, daha doğal, daha içten, daha dar bir alandaydı kanımca. Ama günümüz dünyasında maruz kaldığımız ve ne yazık ki gelecekte de (bilip yaşadığımız gündelik hayatta, çok farklı bir değişim/dönüşüm gerçekleşmedikçe) çok daha ağır bir şiddetle maruz kalacağımızı düşündüğüm “görüntü bombardımanı” hiç de doğal ve içten değil; üstelik kapsama alanı da ne yazık ki yüzde yüz. Ve yaşayan “sistem” gereği, aldatma, perdeleme, sürüleştirme vb. iktidar stratejisi öngörülerine yönelik toplumsal algı planlaması unsurlarını da tıka basa içinde taşıyor. 

Bizler ve her şey, “yaşamak” deyip geçtiğimiz, “ömür” diye de (istemeden de olsa) sınırladığımız bir süreç içinde, üretilmiş ya da ürettiğimiz madde ve mekânları, yaratılmış ya da yarattığımız canlı/cansızları,  kendimiz ve başkalarını, bazen neşe, bazen hayret, bazen de öfkeyle görüp tozu dumana katarak, durmadan koşuyoruz; hedef neyse, neresiyse... Sonra da yaşamış ve yaşayan herkesin, oldukça büyük bir yüzdeyle, hiç sorgulamadan yinelediği bu eylemi, “hayat” diye tanımlıyoruz. İşte anlatmaya çalıştığım bu “hayat” kavramının tam da ortalık yerinde, hatta her tarafında, ismine “hız” denilmiş oldukça önemli bir kavram var. Ve bu “hız” kavramı, dünyayı sarıp sarmalamış, sarıp sarmalama araçlarını da birbirine sıkıca kilitleyerek dünyayı işgal etmiş “kapitalist uygarlığın” olmazsa olmazı… Çünkü hız artmadan kazanç artmıyor, gönüllü ya da gönülsüz kölelerin emir alması alabildiğine güçleşiyor. İşte bu bilgi de kapitalistler ve dini/askeri sınıflarca, uzun yıllar, farklı sınırlar içinde, farklı bayraklar, farklı inanç ve ideolojiler altında, sınana denene, çok iyi anlaşılıp içselleştirilmiş. 

Evet, “hız”, hayatımızın asla terk edemeyeceğimiz bir parçası artık; bu kesin. Ama tam da burada şu gerçekliği unutmamak gerekiyor: hızla döndürülen nesnelerde ve hızlanma gücü oldukça yükseltilmiş ulaşım araçlarında (şoför/kaptan ve hatta yolcular için) “hız” ne kadar arttırılırsa, tüm görüntü ve gerçeklikler de o oranda eriyip yok olur. İşte bu eriyip yok olma da tekleşme, şeyleşme, hiçleşme ve renksizleşmeyi taşıyıp getirir beraberinde; bir çeşit askerileşmedir de bu. Ya da daha ayrıntılı biçimde söylersem, kişinin, sürekli korku, panik ve güvensizlik ortamında olduğunu kendi içinde içselleştirmesi, kendisine olan güvenini tümden yitirmesi, başkaları tarafından (yani, her şeyi bilen, kutsal ve erişilmez yöneticilerce) yönlendirilmeye alışması ve emir almadan, değil olduğu yerden bir başka yere adım atma, parmağını bile oynatamaması durumudur. 

O zaman da, bu tekleşen, hiçleşen, şeyleşen ve renksizleşeni arayıp bulmak, yakından görüp tanıyıp bilmek için, büyüteç, dürbün, teleskop, mikroskop, ultrasonografi, MR (emar) ya da Pozitron Emisyon Tomogrofisi (PET/BT-CT) gibi nükleer tıp araçlarına ihtiyaç duyulur. Onlarla da artık görünmez olan ya da olanların hem yüzeysel hem de ayrıntılı fotoğraflarına ulaşılır ve böylelikle de “görmek/görebilmek” gerçekleşir. Ulaşılan fotoğraflarla önümüze gelen “şey”ler, gerçekliğin tutuklanmış “an”larıdır. Bu “an”lardan patolojik raporlara geçilir yavaşça. Patoloji raporlarının da biyoloji, fizik, kimya, matematik, astronomi, arkeoloji, sosyoloji, psikoloji vb. yorumlamalarına açılan daha geniş kapılar olacağı kesindir.  

Kısa ve çok kısa öykü de böyle bir şey kanımca. Ve ben de sanırım bunu yapıyor ya da yapmaya çalışıyorum. Öykünün kokusuna gelince, inan, (garip bir şey ama) ansızın hissettiriveriyor kendisini ve “ben şiir değil öyküyüm; buradayım!” deyiveriyor işte. Ama o deyişi de zaman içinde ayırt ettiğimi/ayırt etmeyi öğrendiğimi de buraya not düşmem gerek. Alışkanlıklardan kopmak biraz emek, biraz zaman istiyor. 

Sanırım şiirimde de, özel hayatımda da bu çift seslilik var, hatta belki de çok seslilik desem daha doğru; demek ki öyküme de yapışmış. 

Sarhoş Kapı, çift sesli bir kitap gibi geldi bana. Hem konu seçimiyle hem öykülerde tercih edilen dil kurgusuna dair değişimiyle. İroninin kullanımından, sert politik aşındırmalara, imbatlı dokunaklı temaslara; şenlikli yaşama sevinçlerinden radikal kafa tutmalara bir gidip bir gelen öyküler, kitabın tonunu da belirlemiş. Orada da bir çift seslilik var. Melankoli ve neşe, inat ve kabul, karamsarlık ve umut gerilimleri alttan alta sezdirilmiş metinlerde. İnsanın tıpkı hayat gibi diyesi geliyor. Bu bilinçli bir tercih miydi senin için? 

Şöyle yanıtlayayım sevgili Asuman: onca yıldır süren (bazen şiir, bazen düz yazı, bazen öykü şeklindeki) metinler oluşturma serüvenimde, bu sorunda geçen “İnsanın tıpkı hayat gibi diyesi geliyor.” cümlen bile, sanırım, “hayat” denilen şeyi bir ucundan da olsa yakalayabildiğimi gösteriyor galiba. Dolayısıyla, bu “yakalayabilme” eylemini gerçekleştirebilmiş olmak da oldukça mutlu etti beni dersem yalan söylemiş olmam. Ama bu “yakalama” bir yandan mutluluk verse bile, bir yandan da oldukça riskli ve tehlikeli bir şey aslında. Çünkü: (neyse ve nedense) hayat dediğimiz şey, oldukçanın da ötesinde riskli ve tehlikeli; üstelik rastlantılara da çok fazla bağlı ya da bağımlı olduğunu düşünmüyorum. Ben (ya da biz), işte bu oldukçanın da ötesinde büyük risk ve tehlikenin yanına bir de düşleyip düşündüğümü(zü), yaşayıp gözlediğimi(zi), hissedip fark ettiğimi(zi) yazıp çizip söyleyerek bir başka büyük tehlike daha koyuyoru(z)m. Sonra da görünürdeki “sır” sisinin içine, sis farım(ız) bile olmadan tüm saydamlığım(ız)la dalıyor ve “Buradayım!” diyoru(z)m. Belki de bu biçim bir eylemlilikle, kendim(iz)ce “dünyalı” ve “insan” olmaya, bu olmaları aşmaya ve ne olduğumu(z)u bulmaya çabalıyoru(z)m. Tüm bunları yapıp yaşarken de asla geri adım atmıyor ya da atamıyorum(z). Adımlarım(ız) önceden kurgulanmış ya da süreç içinde kendi kendini kurgulamakta sanki. Kendim(iz)le, içinde yaşadığım(ız) mekânlar ve yaşam formlarıyla yüzleşerek, “kendim(iz)” olmaya ya da (herhangi bir iktidar anlamı ve unsuru taşımayan, onu kesinlikle reddeden bir biçimde) “kendimi(zi)” fark etmeye çalışırken, iyiden iyiye yalnızlaşıyoru(z)m ne yazık ki.  Ama bu yalnızlaşmak (ya da bir başka biçimde çoğalmak), yukarıda değindiğim “Yazmak yalnızlığın tadına varmaktır.” cümlesindeki yalnızlık gibi olmuyor elbette. Bir çeşit toplumsal ötekileştirme ve yan yana olmaktan özenle kaçınılma olarak yaşanıyor birçoğumuzda. Tıpkı bilim/sanat insanlarıyla bilim ve sanatla asla ilgilenmeyen (hatta daha da ileri gidersem) ilgilenmesi engellenen insanların, (o çığ gibi büyümekte olan) birbirinden son hızla uzaklaşması gibi.   

İşte yukarıda anlatmaya çalıştığım bu “hayat” içinde de sadece yazmak ve düşünmek eylemi yok elbette. Hiç durmadan sürüp giden bir akışın getirdiği ayakta kalabilme ya da yok olma sürecinin bireye dayattığı, özyönetim/öz savunma zorunlulukları var. Yine bizlere sorulmadan dayatılan toplumsal yapılar içindeki sınır-sınıf-cinsiyet, tabu-tapu-totem ilişkileriyle iç içe, yan yana yaşama, paylaşma/paylaştırma çabalamaları ve inatlaşmaları var. Ayrıca, tüm bunlardan bunalıp her şeye boş verme, aklı (bir süreliğine bile olsa) kızağa çekme, boşaltma, bir şeylere, bir yerlere sığınma, yitme, ıssızlaşma dönemleri de var. Çünkü: insanın her an, hep aynı şekilde kalması çok zor, bu hayat denilen şeyde. Gövdemiz dediğimiz o “varlık, doğumdan ölüme, sürekli bir sürtünme ve aşınma eylemliliği içinde. Yazar ya da sanatçı ise, nedense diğer (işlenip değerlendirilmemiş bellek kasası) insanlardan farklı olarak, günlük tutup an tutuklayan biri aslında; ölümünü de günlükler oluşturarak bilinçle gerçekleştirip yaşamakta. Belki de bu yüzden, yazarlar ya da sanatçılar, yaşadıkları dönemlere ait, “önce/şimdi/sonra” süreçlerinde ne olduğunu, ne olacağını bilip sezmekteler; hatta (biraz iddialı olacak ama) ne zaman yiteceklerini bile. 

İşte bu anlamda, yazdıklarımın “bilinçli bir tercih” olup olmadığı sorusuna vereceğim yanıtta da kararsızım şu an; ama “bilinçli bir tercih” olmadığı gerçeği, sanırım daha ağır basıyor düşüncemde. Çünkü: yaşayıp gözlediğimi, bilip öğrendiğimi ve hissedip düşlediğimi yazdım hep. Her öykü, içtenlikle söylenmiş bir bozlak ya da jazz/blues tadı bıraksın istedim okuyanda; o kadar. 

Dile gelince… Sanırım şiirimde de, özel hayatımda da bu çift seslilik var, hatta belki de çok seslilik desem daha doğru; demek ki öyküme de yapışmış. Ne yapayım çokluluğu seviyorum hep; elimde değil. Zaten doğa da öyle değil mi? Örneğin bir ormanda görüp, “yeşil” diye tanımladığımız rengin yüzlerce (hatta belki de daha fazla) tonu yaşamıyor mu? Aslına bakarsak bu tanımlama/tanımlanma olayı da çok kötü; çünkü tanımlanan şey aynı kalmıyor, her şey gibi o da değişiyor zaman içinde. Biz de o değişeni, tanımlanma dönemindeki biçimiyle dondurup bir de bizi biçimlendirmesiyle biçimlenip o biçimlenmeden kurtulmak için kan ter içinde durmadan uğraşıyoruz. “Evet, çift seslilik; evet, çok seslilik!” diyorum yine. Bu, elbette trajik olanı ıskalamadan, Ece Ayhan’ın deyişiyle, “sıkı şiir” olmaya çabalamak ve öyküyle “kıpırdanmak” belki de. 

İzninle, sevgili Birsen Ferahlı’nın (şiir için de yinelenebilecek) bir sözünü anımsadığım kadarıyla aktararak özetleyeyim derdimi: “Öykü, yazarına benzer; onu, olduğu gibi yansıtır gövdesinde.” 

Galiba, bütün olup biten de bu işte.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)