Elif Sofya İle Söyleşi / Nil Sakman

Edebiyat dünyaya fırlatılmışlık hissi ile başa çıkmak için bir yol mudur? Bir anomali, bir sıkıntı, bir bıkkınlık ve oyalanma ifadesi olarak da okunabilir mi? Ve yine aynı edebiyat bir dönüşüm olasılığı barındırıyor mu? 

Sami Baydar’ın kitaplarından birinin adını hatırlattın bana: Dünyadan Çıkış Yolları. Ben tam da insan oluşun yarattığı dilden ve o dilin edebiyatından kurtulmanın, böyle bir “edebiyat dünyası”ndan çıkıp gitmenin yollarının arıyorum. Şiir de yazı da bir pansuman fikri vermiyor bana. Şiirin, yatıştırıcı değil, uyarıcı etkilerini araştıran bir şiirin peşindeyim. Sözünü ettiğin dönüşüm böyle bir şey. Kendimi insan türünden, o türün tapındığı kültürden, uygarlıktan koparacak ses arayışı, daha doğrusu o sesin yaban ritmini çıkarma uğraşı sayıyorum şiir yazmayı. Bu bıkkınlık değil, tersine insanüstü bir enerji gerektiriyor. Var olanı iyileştirmek onun sürekliliğini sağlar, ben iyileştirmenin değil yerle bir etmenin yolunu yöntemini arıyorum şiirlerimde. 

Kelimelerin ürettiği anlamları erteleyen, daha ziyade sese ve ritme yönelen bir şiirin var. Kelimeler ve konuşmak bizi öldürüyor mu? Sana göre ses hangi olanakları barındırıyor? 

Bu soruya Nietzsche’den bir alıntıyla başlamak isterim: “Kelimeler şeyleri eksilterek duygusuzlaştırır; kelimeler kişiliksizleştirir; kelimeler, olağandışını olağanlaştırır.” Dil, düşüncenin sembollere dönüşmüş hali ve her sembol gibi, yapay ayrımlara, nesneleştirmelere yol açıyor. Yabancılaşmanın ortaya çıkışının, sembollere indirgenmiş bir hayatın bize dayatılmasıyla, yani uygarlığın doğuşuyla göbekten, sımsıkı bir bağı var. Dili “su katılmadık terörist” diye tanımlayan Barthes’a göre dilin bütünlüklü olabilmesi, doğru olmasına değil, geçerli olmasına bağlıdır. İnsan’ın gerçeklikten koptuğu, geçerli olanla yetindiği bu uygarlığın sürebilmesi, geleceğe taşınması için dil, olmazsa olmazdır. Zihnimiz, bir dili öğrenmemizden, onu konuşmaya başlamamızdan önce de vardı. Dil ile sakatlanmayan zihnimiz, seslerin sonsuz, derin ve gerçek anlamı içinde on binlerce yıl var oldu. Bundan sonra da pekâlâ olabilir. Bunun için, düşünceyi kelimelerin boyunduruğundan kurtarıp, sesin göğsüne bırakma arzusuyla yazıyorum. Sözün yapaylığını ve güdüklüğünü, sesin gerçekliği taşıyan görkemi silebilir ancak. Uygarlığın, sembolik kodlarını yıkmanın bir yolu olarak, sese inanıyorum. 

İnsan evrimi diye adlandırılan yıkıntıyı düşündüğünde edebiyatı bu yıkıntının içinde nerede konumlandırıyorsun? 

Akıl ve zekâ, bu kadar yırtıcı bir primat üzerinde evrimleşmeseydi, kuşkusuz dünya tüm canlılar için çok daha rahat ve huzurla yaşanabilecek bir gezegen olurdu, ama olmadı. İşte bu nedenle sanırım insan’lık edebiyata ve diğer sanat üretimlerine ihtiyaç duyuyor. Doğadan kopuş süreciyle kaybettiği her şeyi, yakalama ve elde tutma ihtiyacıyla ortaya çıkan, gerçekliğin simülasyonuna razı olma hali de diyebiliriz. Edebiyat, duyguları nesneleştirmeyi, gerçekliği, sembollere ve metaforlara dönüştürmeyi en etkin şekilde başaran sanat alanı. Neyi, nasıl hissetmemiz gerektiğini oradan öğreniyoruz, bu yönüyle edebiyatın estetize edilmiş bir tahakküm aracı olduğunu da yadsıyamayız.

 İnsan kendi içindeki hayvan oluşa yönelebilir mi? Bu halen bir olasılık mıdır? 

İnsan’ın içinde zerre kadar hayvanlık kaldığını düşünmüyorum. Eğer kalmış olsaydı, dünya bu halde olmazdı. Hem kendi türünü, hem de diğer türleri gözü dönmüş bir saldırganlıkla yok ediyor. Savaşlar, kıyımlar, tekno-endüstriyel bir cinnet sarmalı içinde yaşanıyor. İnsanlık tarihi, her yönüyle bir katliam, sömürü ve yıkımın tarihidir. Geldiğimiz noktada, yeryüzü için tek kurtuluş, insan türünün kendi kendisini yok etmesi olacaktır, ki o yok oluşa doğru koşuyoruz. 

Cinsellik eskiden hayvan oluşa bir yönelim gibi algılanıyordu. Oysa artık bu edimin de performatif doğasından bütünüyle yırtamadığından haberdarız. Hayvansılığın böyle dar bir kapsamda sunulmuş olmasının ardındaki söylemsel örüntü hakkında ne söylemek istersin? 

Kendi doğasına, var oluşuna yabancılaşmanın, insan algısında yarattığı tahribat denebilir sadece. Kaldı ki, hangi üretilmiş özgürleşme kodlarını kullanırlarsa kullansınlar, uygar dünyanın insanları cinselliklerini de yaşarken hayvanların doğallığına ve dolaysızlığına ulaşamazlar diye düşünüyorum. 

Doğanın sözde kaosu karşısında duyulan korku ve endişe söz konusu olduğunda şiirin insan için barındırdığı olasılıklardan söz eder misin biraz. 

Tabii şiirden şiire fark var, uzlaşımcı estetik anlayışa uygun steril şiirler bu tip korku ve endişeleri yatıştırıcı bir etki yaratıyordur mutlaka. Benim için kaos, yenilenmenin ve değişimin yaratıcı gücünü ifade etmiştir her zaman.  Verili olanı, süregeleni, tek düze olanı yerle bir etmenin enerjisini barındırır, bunun farkına varıldığında “söz ediş” biçimi de zihnin işleyişi de değişmeye başlar.  Bir döngü durur, korku ve endişe duyulan her şey ters yüz olur. Buradan doğan şiir de başkadır artık. 

Türkiye’de halen politiğin dışavurumunu doğa üzerinden kuran edebiyatçı sayısı bir hayli az. Bu coğrafyada gerçekleşen katliamlarda doğayı verili bir hak olarak görmeye devam eden bir algı var. Öyle ki üzerinde düşünmeye bile yeltenmiyoruz. ‘Milliyetçilik ve ‘bizim toprağımız’ algısı doğa ile kurduğumuz ilişkiyi ne biçimlerde etkiliyor sana göre? Senin şiirinde bunun net ve geçişli bir eleştirisini bulmak mümkün. Yeterince anlaşıldığını düşünüyor musun? İnsan kayıplarına yapılan vurgu biraz da doğa ile kurduğumuz hastalıklı ilişkiyi ve bu ilişkinin faşizmi besleyen doğasını örtmeye mi yarıyor? 

Toprağın dolayısıyla doğanın insan tarafından en kapsamlı sömürüsü ve işgali tarıma geçişle başlıyor. Yani on binlerce yıllık bir tahakkümden söz ediyoruz, üzerinde düşünülmeyen pek çok şey gibi, bunun da üzerinde düşünülmemesinin nedeni, insan’ın azgın açgözlülüğü, kendi kendine atfettiği yeryüzünün en değerli, vazgeçilmez, biricik tür olduğuna ilişkin inanç olabilir, tabii bunların her biri çok ciddi patolojik verilerdir de aynı zamanda. Anlaşılma konusuna gelince; sağda da solda da doğanın sömürüsü aynı şiddette ve aynı faşizan anlayışla uygulanıyor, türcülükte iki taraf birbiriyle yarışıyor adeta. İnsan’lıklarıyla övünenler, insan’lığından dövünen birinin yazdığı şiirleri ne kadar anlarsa o kadar anlaşılıyorumdur.

Bugün artık medeniyet neredeyse insan fetişizmi diyebileceğimiz bir varoluş noktasına geldi. Edebiyatın bu fetişizmi kırması olası mıdır? Yoksa yenidenüretmenin ötesine geçemiyor mu? 

Kültür ve sanat artık bir endüstriye dönüşmüşse ve bu endüstriye eklemlenme, onu büyütme çabasındaki yaratımların sayısı hızla artıyorsa değil edebiyat, bütün sanat dalları bir araya gelse hiçbir şey yapamaz. Sistemin ve onu üreten insan merkezli anlayışın yaralanacağı yere vurmanın yolunu yöntemini arayan, bulan, uygulayan her yapıt çok önemli ve değerlidir. 

Mekân ile kurduğun ilişkide bir tür mekânsızlıktan söz ediyorsun aslında. İnsanın özne kurulumuyla beliren iç-dış ayrımı da göz önünde bulundurulduğunda mekânlar ile kurduğumuz ilişki ile içimizde her halükarda yeşeren minik faşist arasında ne tür bir bağlantı görüyorsun? Acımasızlığımız biraz da iğrenme duygumuz ile mi bağlantılı? Hayvan olagelişten iğreniyor muyuz? 

İnsanın mekânla ilişkisi çoğunlukla bir işgal, el koyma, zapt etme biçiminde gelişiyor. Mekân’ın somut veya soyut gerçekliğinin bu ilişkiyi değiştirmediği, rahatlıkla söylenebilir. Sınırların çekilmesi, duvarların örülmesi, kendine ait bir oda, bir ada örnekleri çoğaltılabilir ve tuhaf bir biçimde, tevazu vurgusuyla küçük alan kaplayan mekânların edebi yapıtlarda kullanımının, aslında ne kadar büyük alanları kaplama tutkusunu imlediğini görebiliriz. Zamanın ve uzamın dışında, uzağında bir söyleyiş biçimini bu nedenle çok önemsiyorum ve uygulamaya gayret ediyorum.

Kendimizden iğrendiğimiz için, acımasızlığımız tüm dünyayı kuşatmış olabilir. Hayvan olagelişten değil de, hayvanlığımızı terk edip, insan denen bu ucubeye dönüştüğümüz için bir aşağılık duygusu ve kendinden iğrenme geliştirmiş olabiliriz haklı olarak. Yoksa dinlerle, ideolojilerle, felsefelerle sürekli, en üstün, en değerli, en zeki tür olduğumuza kendi kendimizi ikna etmeye böyle canhıraş şekilde uğraşmazdık. 

Eril kodlamada doğa çoğunlukla dişil güçlerle ilişkilendirilmiş, boyunduruk altına alınması gereken bir oluş. Biyolojik cinsiyetin ile şiirin arasında bir bağ olduğunu düşünüyor musun? Dişi unsur ağır basınca üretim bundan etkileniyor, farklı bir dizge ortaya çıkartıyor mu? Ve elbette üretirken sende dişi unsurun baskın olduğunu düşünüyor musun? Pagan bir unsurdan söz edebilir miyiz? 

Açıkçası gündelik hayatımda ve şiir yazarken biyolojik cinsiyetimin ön planda olduğunu söyleyemem. Kendimin belirlemediği ve seçmediğim, tesadüflere dayalı özelliklerimi önemsemiyorum. Ancak bir genelleme yapmak gerekirse, evet kadınların üretimleri çok daha zengin ve geniş volümlü. Ama hep erkek egemen ideolojinin ürettiği, bu gerçeği reddeden bir söylem dolaşımda... Erkek şairlerin klişelerini ve yönlendirmelerini kıran, onları sınırlarına iten dişil yaratımın gücü engellenemez bir ivme kazandı. Yapıtların niteliğine, kalitesine bakıldığında zaten bu görülüyor. 

Medeniyet öncesi seslere halen sahip midir insan? Arkaik sesleri bulup çıkartabilir mi şiir? 

Doğduğumuzda sadece sese sahibiz, ses doğamızın en önemli parçası. Dili ise öğrenirsek konuşabiliyoruz, çünkü insanın doğasına ait değil, yapay bir üretim. Şiir, diğer edebiyat türlerinden bu anlamda çok daha büyük avantaja sahip... Dil dışına kayma olanakları, ses ve ritim yoluyla her zaman mümkün. Sözcüklerin ötesine gitme isteği yaratan şiirler, başka bir dünyanın, başka bir algının heyecanını ve dinamizmini taşır. Sözcüklerin tahakkümü yani medeniyet böyle şiirlerin sesiyle sarsılır ve sonunda darmadağın olabilir, olur da niye olmasın. 

Bellek senin şiirinde sıkça karşılaştığımız bir tema. Tarihsel çerçevesiyle belleğin edebiyatta yeniden üretimini kırma olasılıkları üzerine düşüncelerin neler? İnsan bir imkânsızlık mıdır? 

İnsanın ataları sonsuz bir “şimdi”ye sahipken, uygar dünya bizi sadece geçmişe ve geleceğe mahkûm etti. Bellek, şimdi’yi kaybeden insanın zamanın bütünlüğünü elde tutma gayretidir de diyebiliriz. Ancak bu gayretle elde edilen şey asla “şimdi”nin yerine geçmez. Modern dünyanın paramparça ettiği her şey, geçmişte bütününe sahip olduğumuz her ne varsa onların dökümüdür. Zamanın bütünlüğü elimizden kayıp giderken alnımıza çakılan takvim, bileğimize kelepçelenen saat, iş bölümü, üretim ve uzmanlaşma gibi dayatmaların da biricik gerekçesidir artık. Var oluşumuzun doğasına ait olanların parçalanışı bize yaşam olarak sunulandır. Belleğimizi parçalamadan bunu başaramazlardı. Tekno-endüstriyel uygarlıkla bunun doruğa ulaştığını söylemek yanlış olmaz. Tüm zihinsel fonksiyonlara damgasını vuran, böylelikle hafızayı ve algıyı denetim altına alan bu kuşatılmışlığa karşı “şiir direniyor” demenin de başka türlü bir parçalanma olduğunu düşünüyorum. Böyle bir trajedi karşısında komik olmanın gereği yok. Şairin gücü varsa, şiirin gücü olur ve dönüştürücü bir ivme yaratabilir, belki.

 

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)