Edebiyat Neden Var? / İsmail Mert Başat

I

Boşlukların Adlandırılması: Doluluk İçinde Bir Evren Tasarımı 

Bazılarımıza garip gelebilir ama ilksel dünyanın dili, şiirin diliydi. Biraz açalım: 

Başlangıçta Doğa insanlar için ne gizdir, ne de gerçek. İnsanlar ve Doğa, birbirlerinin uzantılarıdır. Bu nedenledir ki evrenin görülemeyenleri ya da doğadaki başedilemezlikler imgelemde kendi uzantılarını gerçeklik, görünürlük, anlaşılırlık olarak kurarlar. Mitos, kozmosta yabanıl kalanı ehlileştirerek toplumsallaştırır; duyguların kıvrımlarını, tasarlamanın ve düşünmenin renklerini danteller; algı aralığını genişletir, ad’landırmaları / sözcükleri çoğaltırken insanı yeryüzünün, yeryüzünü kozmosun parçası kılar. Böylece her şey varlığa dönüşür. Anima kavrayışının ilksel dünyada temel önemde oluşunun nedeni budur. Eskimolardan Afrikalılara, Kızılderililerden Asya şamanizmine, antropologların ortaya koydukları tüm örnekler insan ve hayvanların yanı sıra bugün cansız varlık dediklerimizin de yaşayan varlıklar olarak algılandıklarını göstermektedir. Bu kabul kimi topluluklarda hâlâ sürüyor olmalı ki, ozan Gennadi Aygi (doğ. 1934), Çuvaş Şiir Antolojisi’ne yazdığı “giriş” bölümünde şunu söylemektedir: “Bir Çuvaş ırmağın bir tanrı olduğunu, ormanın konuştuğunu, onun da bir tanrı olduğunu, babalarımızın ağaçlarda cisimleştiğini bilir.” İşte bu nedenle ilksel ve saf dünyada zihinselliğin kucakladığı, tümlük ve doluluk’tur. Tümlük, daha çok güven duygusunu imliyor olabilir. Doluluk, yani insan ile nesneler ya da düşsel şey’ler arasında mesafe bırakılmaması ise bir yandan fizik ile metafiziği, bir yandan da “anlatı”ya çalışıp duran o henüz hantal ve küt ilksel dil ile, zihinsel (imgelemsel) dili özdeş kılar. İmgelemin dili ise kökeninde, şiir-dil’dir. 

II 

Devinim ve Karşılaşmalar: Anlam Üretmek 

Devinimin olmadığı yerde hayat yoktur. Yaşam, devinim demektir. Bu ortamdaki insanın özelliklerinden ikisi, insanın topluluk halinde yaşayan bir türe ait bulunuşu ve ikinci olarak da varlıklar dünyasınca kuşatıldığından, kaçınılmaz biçimde onun bir parçası oluşudur. Onun duygu, düşünce ve tasarımlarını kuran ve besleyen, bu iki boyut ile olan çok yönlü ve zengin ilişkileridir. Bu ilişkilerdeki devinimlerin ortak dinamiği ise, insanın hem başka insanlar, hem de başkaca canlı-cansız varlılarla olan karşılaşmalar’ında aranabilir. Her karşılaşma, ilişki kurulan bir varlığın özelliklerini parça parça (kısmen) tanımak demektir. Bu aynı zamanda, insanın kendisine ait özellikleri de parça parça tanımasının olanağıdır. Her karşılaşmanın ise bir ‘öyküsü’ vardır ve bu öykü, devinimin kendisiyle birlikte ürer. Başka bir anlatımla, her devinim aynı zamanda kendi’liğin, kendi dışındaki şey’lerle vuku bulan bir karşılaşmasıdır ve her karşılaşma, kendi öyküsünü kucağında taşıyan bir deneyim kozası demektir. Kozada, kelebeğe dönüşecek olanın adı ise, “anlam”dır. Sıcak, soğuk; yumuşak, sert; ekşi, tatlı, acı; boğucu, yakıcı, acıtıcı; keskin, delici,… gibi en elemanter olanları ile başlayan ve daha rafinelerine; daha sonra en sofistike olanlarına kadar yüzlerce niteliğin her birisi, kozalarının içinde birer anlam kelebeğine dönüşme çabası içine girerler.  Anlam paketinin açımlandığı, önceki karşılaşmalardan kalan deneyimsel im’ler ve iz’lerle buluşturulduğu, kıyaslandığı, çekelenip dönüşüme uğratıldığı ve teyit edilerek içselleştirildiği bir “süreçler toplamı”dır söz konusu olan. 

İlksel insan için, varlıklarla karşılaşmalardan doğan ve sonuçları almaçlarımız tarafından ‘duyulup’, sinir ağlarımız üzerinden zihnimize aktarılan her bir deneyim parçasının temel güdülerimizin emrindeki ilkel benlik, bellek ve biyo-kimyamız ile birlikte harmanlandığı yegâne yer, onun imgelemidir. Anlam ise, ancak bir bağlam içinde ürer; imgelemin harmanına dahil olan ögeler de, her seferinde farklı farklı verilerle oluşan farklı bağlamlar içinde, yeni / farklı anlamlar doğuracaktır. Öte yandan, yaşadığım deneyimin bendeki verilerinin bu zihinsel harman içinde kurduğu anlamı yoklayabilmem, sezinleyebilmem ve sonunda kavrayabilmem ve ad’landırarak varlıklar matrisimde ona yer verebilmem için, önce o deneyimi kendime anlatmam gerekir. Bu anlatı ise, yaşanan deneyimin zihinde evrilip-çevrilmesi, çekelenmesi, parçalara ayrılması, esnetilmesi üzerinden onun deforme edilmesi ve ‘zihnin kendi hakikati’ haline dönüştürülmesi demektir. Bu dönüştürmede, henüz anlamlandırılamayan boşluklar varsa oralarda önceki deneyimlerin belleksel, görüsel izlerinin konaklamalarına, eldeki tüm verilerin birbirleriyle kıyaslanmalarına, çarpıştırılmalarına ve eklemlenmelerine izin verilir. Bu aşamada, yaşama kararlılığıyla ilgili temel güdülerden kaynaklanan korunma ve yanısıra, avlanma (ki, beslenme stratejileri’ni de içerir) güdüleri de kalıtsal elbiseleri içinde gelir ve imgeleme müdahil olurlar. Böylece anlam oluşumuna savunma ve beslenme, çiftleşme, dinlenme gibi isteklerin, yani beklenti’lerin renkleri de eklenir. Bu ise yüzümüzü, bulunduğumuz noktadan geleceğe çevirmek demektir. Bir yandan kaygı ve korkular, bir yandan istekler ve tatmin, yani haz beklentileri, yüzünü ileriye çeviren zihinselliğin tahayyül ve tasarım gücünü beslemeye koyulur. Gerçeğin kendisinden farklılaşarak gerçeği kavramaya çalışan zihinsel hakikat biraz daha güçlenmekte, biraz daha ete-kemiğe bürünmektedir.  İşte tüm bunlar aynı zamanda, henüz dışa vurulmamış anlatının da, genel başlık olarak sanatın da mayalandığı süreçlerdir. Öyleyse edebiyat da, varlıklarla sürekli ilişkiler içinde kaldığımız, toplu halde yaşayabilen yaratıklar olduğumuz ve tahayyül gücüne sahip olduğumuz için vardır. 


 Dışarı’nın içeri’yle vuku bulan ve el değdiklerini anlamlandırmakla yetinmeyip, geleceği de  ad’landırıp-anlamlandırmaya kalkışan bu imgelemsel / ‘intim’ buluşmalarda beliren süreçleri, ateşli ama sevecenlikle hoyratlığın kendi sınırlarını birlikte zorladıkları sevişmelere benzetebiliriz: sert ve narin, sahiplenici ve yok edici, arzulanan ile kabul edilemez olanın birlikte dayattığı, üryan dolanan ile gizem tüllerine sarınıveren, çocuk masumiyetinde ama şeytani tüm kışkırtmalara açık ve istekli, kucaklayıp kendine bağlarken fışkırıp ileriye sıçrayan..,vb  Daha sakin bir anlatım için ise, sanırım Celal Soycan’ın iki tümcesi epey yardımcı olacaktır: “İmgelem, kendi üzerine kapanan aklı dışarıya, yani bilinçdışı insani süreçler başta olmak üzere sezgiye, tasarıma, duyusala, düşlere, yalana, günaha, rastlantıya ve saçma olana açıyordu. Bu açılma, aklı da kapsayan bir yay çizerek bütün verili ölçüleri aşıyor ve daha üst bir düzeyde kendine dönüyordu; yani diyalektik bir senteze varılıyordu.” 

III 

Anlatmak ve Göstermek Zorunluluğu / Şiir-Dil  

Toplu halde yaşamak demek, birlikte hayatı yeniden üretmek demektir. Bunun toplumsal eksendeki anlamı üretirken, beslenirken, var olma sevincini dışa taşırırken ve tehlikelerden korunurken dayanışmak ve paylaşmak demektir. Bunun başarılması, topluluğun erişkinlerince edinilmiş beslenme ve korunma bilgilerinin bölük-pörçük de olsa, topluluğun aktif yaşamına yeni katılmakta bulunanlara aktarılabilmesine, tehlike uyarılarının asgari düzeyde de olsa iletilebilmesine ya da ritüellere katılımı sağlayabilecek ritmik devinimlerin gösterilebilmesine bağlıdır. Aslında bu, daha dar kapsamlı ve güdülerin daha baskın olduğu kimi koşullarda, bireysel eksende de böyledir; diyelim bir anne için, çocuğunu bizzat beslemesi ve koruması kadar, ona beslenmenin ve korunmanın yollarını göstermesi, tehlikelere karşı uyarması da güdüsel bir zaruret halindedir. Kısacası, anlatmak ve göstermek bir zorunluluktur. 

Tam da bu noktada şu soru belirir: Bir şeyin sıradan anlatılış formu ile edebi form arasındaki farkın kaynağı nedir? 

Bu soruyu yanıtlayabilmek için öncelikle, ilksel insanın anlatma ve gösterme olanaklarına ait ortama kabaca bakalım: İnsan gırtlağının eklemleme, boğumlama, entonasyon, vb pek çok konuşma özelliğini sağlayacak plastik, yani fiziksel gelişkinliğe henüz kavuşmamış bulunduğu; kelimelerin henüz dönüştürücü, birleştirici, olumsuzlayıcı ya da ayrıştırıcı hiçbir ek almadığı; konuşma dilinin, yani tüm sözcüklerin yalnızca ad’lardan ibaret bulunduğu; harflerin birbirleriyle kurabilecekleri sınırsız kombinasyonların yerine, yalnızca seslemlerin (hece’lerin) birbirleriyle ilişkiye sokularak oldukça sınırlı sayıdaki kombinasyonlarla yetinildiği; ad’ların aynı zamanda fiil ve sıfat gibi görevleri de üstlendiği bir ortamın görünümü bu.. Böyle bir ortamda, dilin bu yetersizlikleri karşısında ilksel dünyanın insanı, nasıl anlatacaktır derdini? 

Vico, Yeni Bilim’inde (1725) şunu söyler: “Dilsizler, kendilerini, jestlerle veya işaret etmek istedikleri fikirlerle doğal bağlantısı olan nesnelerle anlatırlar.” Ki bu, O’na göre, hiyerogliflerin de ilkesi olacaktır. Sanırım, short-story niteliğindeki bir öyküm de, buraya denk düşecek: 

“Tarih öncesinin en kısa öykü anlatıcısı, saldırısına uğradığı yaratıktan son anda canını kurtarmıştı. Mağaranın önündeki meraklılara karşı bacaklarını iki yana açarak, omuzlarını ve dirseklerini burkup-gererek durdu ve ciğerlerine doldurduğu havayla şişinerek hacim kazandırdığı bedenini iki yana devindirerek onlara sergiledi. Çıkarttığı gök gürültüsünü andıran sesi, ona eşlik etti. Dehşet içindeki dinleyicilerden, korku ve övgü dolu sesler yükseldi: aaaa…vavv…uuuu…” 

Evet, demek ki büyük bir destek, bedenin kendisinden gelmektedir. Örneğin geçmeye çalıştığı ırmağın sert bir büküm yaptığını anlatmak isteyen eski, çok çok eski atalarımızdan birisi, kıvırdığı kolu ile akarsuyu; nehrin büküm yaptığı yeri ise dirseği ile gösterivermektedir. Bugün bile, gestus dediğimiz bedenin devinimleri de, mimus dediğimiz, yüzümüzün tüm olanaklarının devinimleri de konuşmalarımıza eşlik etmektedir. 

Sesimizin ve dilimizin, bakışlarımızın, bedenimizin taşıdığı tüm anlatım olanaklarını programlayan ve besleyen asıl güç ise, imgelemdir. Soyutlamaların, kavramlarla düşünmenin, düşünmeyi düşünmenin olanaklı hale geldiği dönemlerden itibaren, “aynı zamanda imgelem” demek daha doğru olabilir; ama ilksel dünyada imgelem, dilin anlatım yetersizliklerini gidermeye yönelen asıl güçtür. Çünkü imgelem bir yok-yer’dir ama doğurgan bir diyalektik etkileşim kapasitesi olarak, üzerine bastığı sözel, bedensel ve kendisi hariç diğer zihinsel olanakların toplamından çok daha fazlasıdır. Bunu ise çağrışımlar yaratarak, metaforlar kurarak, imgeleştirmelerden yararlanarak, alegorik çevrimlemeler sağlayarak kurduğu görsellikle (daha doğru bir sözcük kullanarak: görüsellik ile) yapar. Bu görüselliğe bedenin anlatım olanaklarını da yedekleyerek karşısındakinin imgeleminde, anlamlandırılmaya yatkın bir görü oluşturur. Alılmayıcı, boşlukları kendi zihinsel birikimiyle doldurur, gölgeli alanları kendi tahayyül gücü ile türetebildikleri üzerinden ışıldatır ve renklendirir, ya da gizemli bir urba giydirmeye yönelir. Çünkü doğalında bir araya gelmeleri olanaksız varlıkların bir araya getirilmeleri; varlıkların kendi aralarındaki ilişkilerde gerçekleşmesi olası bulunmayan bir eylemin parçası kılınıvermeleri; bir şeyin başka bir şeyde görünür kılınması,… zihni burkar ve gerilimli bir boşluk oluşturur. Marcuse’ün şu tümcesi, beni destekleyecektir: “Bilgi olarak imgelem, içinde düşünce ile gerçeklik ve olanaklı olan ile var bulunan arasındaki çözülmez gerilimi barındırır.” Bu gerilimli alan şiirle, edebiyatla, müzikle, çizilerle ve renklerle: kısacası, sanat ile doldurulmaya açıktır. Çünkü bu gerilimli alanda anlatılamaz olan anlatılmaya; gösterilemeyen gösterilmeye kalkışıldığında imgelemin dili, imgelemde fraktalize edilmiş olan hakikati ancak kendi olanakları ile, yani bu olanakların kurduğu görüselliklerle ifade edebilir. Bu dil, uzay geometrisine ait mimariyle ve onu estetiğiyle kurulabilen bir dildir; bu dil kullanıldığında mayalanan türev, ister istemez kendi ürettiği estetik alana dahildir ve en rahat olarak da, metafor ve imgelere basa basa; çağrışımlar, boşluklar ve gerilimler yaratıp onlara yaslana yaslana ilerleyebilen ritmik bir dilin, yani şiir-dil’in üzerinden akar. 

Az önceki soruya dönersek: sıradan anlatı formu ile edebi anlatı formu arasındaki farkın kaynağı tam da buralarda, yukarıda işaretlemeye çalıştıklarımızın ardında bulunmaktadır. Şöyle de söylenebilir: Edebiyat, ya da daha genel bir başlık kullanırsak sanat dalları (özellikle başlangıcı, kaynağı itibariyle) gündelik konuşma dilinin anlatım, aktarım ve anlam kuruculuğundaki yetersizliklerine karşı imgelemin kendi dilini, o görüsel temeldeki şiir-dil’ini devreye sokması ile varlık kazanmışlardır ve bizi kanatlandırabilen formlarını, o dilin içinden geliştirebilmişlerdir. İşte varlıklar dünyası ile maddi ilişkiler üzerinden bizde kalan im ve iz’lerin, o anda zihne ve bedene ait yaşayan ne varsa onlarla birlikte imgelemdeki harmanından üreyen dil, o eskil dünyanın çağlayanı gülen-su; fırlattığı oku yay-çiçeği; içtiği pipoyu sisler-iskeleti ya da ağaçların baharda çiçeklenen dallarını tanrıları Namandu(nun)- parmakları olarak adlandıran dilidir, ‘şiir-dil’dir. 

IV

Toplumsal Devinimler: Anlatı Dilinden, Gösteren ve Sorgulayan Dillere 

Buraya kadar yalnızca iki şey söylemiş ve geldiğimiz noktada, bir de vargıya erişmiş bulunuyoruz: 

# Sanat ve edebiyat, insanların varlıklar dünyasıyla sınırsızca karşılaşmalarının + topluluk halinde yaşıyor bulunmalarının içlerinden geçerek gelişen süreçlerin türevi / artı-ürünü* olarak belirmiştir. 

# İmgelemin dili, kuruluşu ve kullandığı araçlar itibariyle (kaçınılmaz olarak değil ama)

diyalektik olarak,  kendisini daha sonra şiirsel diye adlandıracağımız bir yapılanma içinde dışa vurmuştur. Bu anlatım / aktarım dili, koşuk dili de dediğimiz ilksel şiir diliydi ve mitosun, masalların, destanların, ağıtların, oyunların, öykünün: tüm anlatıların dili, bu şiir- dil’di: dilin bugünkü plastiğine, bugünkü olanaklarına doğru akan olgunlaşma süreçlerinde (hattâ sonrasında, sözgelimi Shakespeare’in oyun metinlerini, vb.ni de kapsayan), binlerce yıl. 

“Vargı” dediğim ise, bence önemli ve şu: Genelde sanat ve edebiyatın, özelde ise şiirin doğumu, onların dans, türkü, büyü ve av ritüelleri gibi olgulardan kaynaklandığını ileri süren indirgemeci yaklaşımların epey ötesinde ve öncesinde gerçekleşmiştir.** 

                                                                * 

Şimdi, yine ilksel dünyadan başlayıp, günümüze doğru kuş uçuşu ve hızlı bir geziye çıkalım. Çünkü bu gezi bize,  doğadaki varlıklarla olan maddi ilişkilerden ve aynı zamanda toplumdaki üretim biçimi ve üretim ilişkilerinden kaynaklanan sanat ve edebiyatın, toplumların yapısal değişimleriyle de karşılıklı etkileşim altında bulunduğunu, değişime katılırken, kendisinin de değiştiğini gösterecektir. 

                                                                * 

İlksel dünyadan günümüze doğru akan binlerce yılı barındıran yaratı evreni, ham imgeler üzerinden sabitlenmiş anlamları temsil eden ad’lar ormanı ve gerçeğe ancak gerçekdışından

gidilebilen bir yanılsamalar evrenidir. Bilindiği gibi sanat ve edebiyatın tarihteki en uzun dönemi olan taklit (mimesis) dönemi, ağır ağır mayalanarak, bu fon üzerinde belirmiştir. Mimesisin ardında yatan özge bir zihinsellik ve onunla iç içe örgülenen bir dil kuruluşu vardır. Bu zihinsellikte doğru ve güzel, Doğaya gömülü idealardır; görünür dünyadaki kozmik uyumun o bütüne ait bir parçasıdır ve parça, hem bütünün, hem de uyumun kendisidir. Dilin nesnelerin adları üzerinden akması ise, bir sözcüğün tek bir anlamı bulunduğunun ve bu anlamın da sonsuza dek aynı kalacağının kabulü demektir. Taklit döneminin geçiştiği evre ise  temsil evresidir. Temsil evresinde de Doğa, başatlığını korur. Doğaya içkin herhangi bir parçanın temsilindeki gönderme yine o uyumlu, semavi bütünlüğedir. Başka bir söyleyişle mimesisteki taklit yoluyla ideaya, Doğadaki doğru ve güzele, tıpkı “o”na ulaşmak çabası, yerini Doğaya öykünme üzerinden onun değişik temsillerine ve yansımalarına bırakır. Betimlemeler, “gibi”leştirmeler, animasyon, yani görünür gerçeği canlandırmak sanat dilinin ana izleğidir. Bu güçlü damar nedeniyledir ki Romantizm döneminde bile sözcük-nesne özdeşliği tümüyle bozulmamış, sözcük ve nesne arasında özgürleştirici bir uzaklaşma gerçekleşmemiştir. Sözcüklerin nesnelerine olan bağımlılıklarının kırılması için, Moderniteyi beklemek gerekecektir. Modernite ile birlikte, insanı da içinde barındıran varlıklar dünyasının “merkezsiz” birlikteliği parçalanmakta ve insan aklı, nesnelerin karşısına merkezcil bir konuma yerleşmektedir. Sanat ve edebiyat açısından Modernite çok kısa olarak, devinim, perspektif çoğalması, eleştirellik, tasarım ve tahayyül özgürlüğü demektir. Ama yansıtma’dan da kopuşu ifade eden bu dönem, aynı zamanda sanat ve edebiyat için trajik olanın da başlaması demektir. Çünkü özgür yaratımın ve sınırsızca anlamlandırma olasılıklarının kapıları açılmaktadır ama hiyerarşi kurup aklı merkeze yerleştiren ve rasyonalizm ile pozitivizm gibi sorunlu iki ayağa sahip olan Modernitenin öte-anlamı da, aynı zamanda doğa-insan ve duygu-düşünce beraberliklerinin bozulması demektir. Tam da bu nedenle Modern tasarım ve tahayyüllerin en büyük emek verenleri arasında bulunan filozof ve sanatçılar, aynı zamanda Modernitenin en büyük itirazcıları ve eleştiricileri olmuşlardır.. 

İşi, Post-Moderniteye kadar uzatmayacağım. Çünkü asıl kırılma, kültür ve sanat alanının Kapital tarafından bir endüstri sektörü haline getirilmesidir. Bu ise edebiyatın (ve elbette sanatın) başından beri kendi içinde biriktirip geliştirdiği ve toplumsal alanda dolaşıma sokuldukça, toplumun ve edebiyatın karşılıklı olarak zenginleşebildiği tüm soru’ların tepetaklak edilmesidir. Edebiyatın neden var olduğuna ilişkin soru ise elbette “kâr için” yanıtı ile taçlandırılmıştır. 

Öyleyse, tekrarlayabiliriz; 

#Edebiyat, bireyin kendi içrek etkinliğinden önce, üretim ve güç ilişkileri bağlamında insan-doğa ve insan-insan ilişkilerini içeren bir ortaklık formunda döllenmektedir. Ve bu nedenle doğasal (varlıksal) ve toplumsaldır. 

#Toplumlar üretim ve mülkiyet ilişki ve biçimleriyle birlikte, sınıfların yapılanması, sanayileşme, işbölümü, kentleşme, teknolojik dönüşüm ve sıçramalar, vb olgularla dolayımlanarak değişirlerken, sanat ve edebiyat da bir yandan bu değişimi etkilemekte, ama süreçlerin içinde kendisi de bu değişimden etkilenerek, değişime uğramaktadır.

 _____________________________                              

(*)  : Sanat bu nedenle, tiran, sultan ya da otokratlarca kirletilemediği ya da Kültür Endüstrisi’nce el konulmamış bir artı- ürün olarak kaldığı sürece, aynı zamanda bir özgürlük alanı olmuştur. Diğer yandan Frankfurt Okulu da sanatı, insanlığın son sığınağı olarak işaretlemiştir.

(**): Hem bu görüşlerle olan farkı, hem de buraya kadar ifade etmeye çalıştıklarımın tümünü, Badiou bir çırpıda gösteriveriyor: “Şiir, iz ile tamamlanma arasındaki ince tabakadır.”

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)