Ebru Sağay’la Sıradışı işler / Asuman Susam

Oyuncu Ebru Sağay’la Söyleştik 

Türkiye'de kitle kültürüne ait bir iş yapmıyorsan deli cesaretine sahipsin demektir. İşi gücü, garantiyi bırakıp böyle bir bilinmezlik denizine balıklama atlamak... nasıl oldu bu cesaret ediş? 

Karakter olarak, yapmam gerektiğini düşündüğüm her konuda cesur olduğumu söyleyebilirim. Çalıştığım pazarlama şirketinde yeterince başarılı bir kariyere ulaştıktan sonra verdiğim karar, tamamen kendime güvenimin yerinde olduğu bir döneme denk geldi. Elde ettiğim satış cirolarının, kadınlara kendi işlerini kurup güçlenmelerine yaradığını düşünüyordum. Ancak maddi gücün yeterli gelmediğini fark edip, daha neler yapabileceğim hakkında hayaller kurup duruyordum. Kafamda net bir plan olmamasına rağmen, ilk olarak beni huzursuz eden bu ortamdan uzaklaşmaya karar verdim. Bir yıl boyunca okudum, yazdım ve kapitalist sistemde çalışırken kaçırdığım zamanları telafi etmeye, kendimle etraflıca ilgilenmeye başladım. Pazar günleri bile, çocuklarım küçük olmasına rağmen,şiir atölyelerine gidiyor, şehirdeki sanatsal etkinleri kaçırmıyor, bol bol dans ediyordum. O yıl kendimi keşfederken, toplumun geneline uymayan fakat beynimi baştan başa saran dokularımın yeniden canlandığını, canlandıkça çoğaldığını deneyimledim. Başta ailem ve çevremdekilerin, tercihim yüzünden delirdiğimi düşünmeleri bile sıradan görünmeye başladı diyebilirim. 

Sanatın herhangi bir dalı değil de oyunculuk, neden? İçini, eğilimlerini ve bunu dışarıya sanat olarak akıtmayı sende harekete geçiren ne oldu?

Kendimi keşfetme yolculuğuma tamamen plansız başladığımı söylemiştim. Şiir atölyesinde şiir okurken, bir tiyatro yönetmeninin planlarına dahil olmamla, yeteneklerimi kullanmaya fırsatım doğdu. Kendimi bildim bileli resim ve edebiyata düşkünümdür. Ailem yeteneklerimi hobi olarak görüp, sanat okumama karşı gelerek, tutkumu pekiştirmiş olabilirler. Ayrıca, çocukluğumdan gelen 13 yıllık bale eğitimi, okuduğum okulların tiyatrolarında oyunculuk deneyimleri ve son işimde de başarımı sağlayan kesinlikle sahne hakimiyetimdir. Eskiden beri, hangi sahneye çıktıysam, izleyicilerin gözlerini benden alamadıklarını bilirim. Çünkü samimi anlatan birine kayıtsız kalmak zordur. İlk profesyonel işimde, yıllardır oyunculuk yaptığımı düşündüler. Gelen nefis dönüşler, beni bu konuda daha çok çalışmaya itti. Çalışırken tiyatronun, tüm güzel sanatları içinde barındırması sebebiyle epeyce beslenmeye başladım. Tabi ardından, kaçınılmaz olarak üretmeye.. 

İşlerine baktığımda sana tiyatrocu diyemiyorum. Sen disiplinlerarası gel gitlerle yaratıcılığını deneyen birisin? Yaptığın işleri ve onları ortaya koyma süreçlerini nasıl gerçekleştiriyorsun?  

Tiyatroya hizmet ettiğim için tiyatrocu diyenler var. Sonuçta bir çok eserde oyunculuk yaptım. Sadece oyunculukta kalmayıp kendimi yazınsal ve yapımsal kısmında da yetiştirmeye çalışıyorum. Hayata bakış açımda bir bolluk, neredeyse sınırsızlık var. Şu anda tarifi imkansız şeylerin bir yerlerde ifadesini bulduğunu görebiliriz. Belki deneyerek ilerlememin altında bu yatıyordur. Tarifi imkansızlık! Böyle olunca işimde belli bir kalıba bağlı hareket edemiyorum. Epik tiyatro ile absürt tiyatroyu birleştirdiğimi bile yazdılar. Bu doğru değil. Daha çok performansa dayalı sahnelemeler ve kuralları esnek işler ortaya koyuyorum. Geçen yıl çağdaş dans, sinema ve müzikten oluşan 'Dişi' isimli performansımı örnek alırsak, 'Kurtlarla Koşan Kadınlar' kitabının benim kafamda canlanış şeklini sahneye olduğu gibi taşımaya gayret ettim. Yani izleyicilerin beğenisine göre değil. Bu anlamda bir işe başlarken, amacımı belirliyorum ancak beklenti ya da kuralına göre kurgulamıyorum. Süreçlerimi uzatan bir yol olsa da ortaya çıkanlar sıradışı hatta yenilikçi işler oluyor. Hazırlıkların heyecan veren kısmı, bir yıla yakın süre çağdaş dans atölyesinde çalışmak, film çekmeyi deneyimlemek gibi hayatıma kattığı farklılıklar.. 

Tek kişilk işlerle sahnedesin çoğu zaman ama kolektif çalışmaya her şeyden çok önem veren birisin de? Bu konuda ne dersin? 

'Kolektif çalışma candır' mottosuna yürekten inanıyorum. Keşke ülkemizde sanat emeği konusunda eşitsizlikler olmasa ve en azından kalabalık bir ekibi çalıştıracak karşılıkları alabilsek… Yıllardır seyirci ile ayakta duran, sponsorsuz bir tiyatroyuz. Gerçi en baştan beri, bana gönülden inanan, maddi olarak yüksek beklentileri olmayan sanatçı arkadaşlarımla çalışma şansım oldu. Her çıkardığım iş tek kişilik görünse bile tasarım, müzik, fotoğraf ve teknik konularda katkı verecek sanatçılara ihtiyaç duyuyorum. Tuhaf bir şekilde her oyunun ekibi kendiliğinden oluşuyor ve güzel yanı, daha önceki ekip yapabileceği bir katkı varsa hemen koşuyor. Oyuncu olarak sahnede, kolektif bir çalışmanın ürününü sunduğum zaman, tamamını tek başıma oluşturduğum performanslardan daha çok heyecanlanıyorum. Tüm oyunlarımda ataerkilliğe karşı duruşum nedeniyle, kadın dayanışmasının güzelliğine, çalıştığım erkek sanatçıların direnişimize saygısı ve çabamıza desteğine şahitlik ettiğim çok oldu. Bunlar hep umut işte! 

Projelerinini karşılanma biçimi ile ilgili neler söylersin? Buluşma anlarında neler hissediyorsun?

Sahnelediğim iş, büyük salonlarda olduğunda seyircilerden kapsamlı yorumlar almam mümkün olmuyor. Çıkışta bekleyen az sayıda izleyici, eleştirmenlerin izlenim yazıları ve sosyal medyadan ulaşan yorumlar şimdiye kadar çok cesaret vericiydi. Özellikle mekana özgü gerçekleştirdiğim kısıtlı izleyici ile buluştuğum performanslarda yakın temas içindeki başarımın temeli bu olabilir. Andy Warhol'ın felsefesi üzerine gerçekleştirdiğim 2 farklı temsili, izleyicilerin etkin olarak katılabilmelerine elverişli kurguladık. Onların heyecanları, tepkileri motivasyon bile sağladı. Seçtiğim konuların ve sahnelemenin sıradışılığına aldırmadan beni takip edip, tiyatromu ayakta tuttukları için kendimi şanslı hissediyorum.2013 yılında layık görüldüğüm en iyi kadın performans ödülünü bile seyirci oylarıyla belirlendiği için gidip aldım. 

Başlangıçtaki amacın neydi, şimdi nasıl bir yerdesin? 

Lacan'ın bir sözünü okumuştum: “Size arzunun imgesini tam olarak verebilecek şeye, öyle her gün rastlayamazsınız.” Sanırım sahneye ilk çıktığımda benimkine rastladım. 8 yıl önce bunun farkında değildim. Ancak kısa sürede, toplumun benden beklediği annelik, eş olma, sisteme ait bir mesleğin dışına çıkmış olmanın bedelleri ödetilmeye başlandı. Asla geri adım atmama sebebim kadın olarak kendi gücümün farkındalığı ve sahnede olma arzumdur. Çevremin bana şüphe ile bakmasına aldırmasam da, ailemin ve çocuklarımın beni desteklemedikleri yıllar boyunca epey zorluk çektim. 'Camille' oyunumun provaları sırasında tanıştığım Şükran Yücel'in hayatıma girişiyle kendimi yalnız hissetmemeye başladım. Gerçekleştirdiğim tüm işlerde ve günlük yaşamımda bana dayanak oldu. Arkamda bırakacağım izleri takip edenler olacağına dair inancımı arttırdı. Şimdi başlangıçtaki amaçlarımı gerçekleştirmiş durumda görünebilirim ancak içimdeki vahşinin özüne kavuşması yeterli değil. Erilin zulümlerine daha örgütlü, daha cesurca karşı koyacak projelerde yer almaya, örnek olmaya ve elimden geldiğince çok kadına vahşinin sesini ulaştırmaya çalışıyorum. 

Umutlar, umutlar, umutlar? Gelecek desem, ne dersin? Neler var cadının bohçasında? 

Yaşam bedenimizde başladığına göre, umut biziz. Sen,ben,tüm kadınlar! Üzerimizde uygulanan hiçleştirme politikalarına rağmen Camille Claudel, Sevim Burak, Didem Madak olarak sahneye, beyaz perdeye yansımaya devam edeceğim. Duymaktan rahatsız olduklarını daha yüksek sesle söylemeye de.

En yakın ,Mart ayında 128 Dikişli'nin Antalya galası olacak. Ardından Sevim Burak'ın Pencere öyküsünden uyarladığım 'Önemsiz Bir Ölüm' performansını, yeni rejisiyle çerçeve sahnede izleyeceksiniz. Çocuklarla ilgili sürpriz bir proje var. Aralık ayında Prag'da gerçekleştirdiğim Andyoloji performansının devamı olacak. Şiirin sesiyle ilgili deneysel çalışmamın ilk aşaması bitti diyebiliriz. İlkbahara yetişsin istiyorum. Son olarak Virginia Woolf, şu bohçamı patlatana kadar sabredelim mi,ne dersin?

Sana bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum.


https://www.facebook.com/TiyatroNienor/

www.128dikisli.com

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)