Defterin Personası / Nihan Eren

“Kendimi tanımlamak için yazıyorum. Bir kendini yaratma eylemi olarak. Olma sürecinin bir parçası bu. Kendimle diyalog içindeyim, sevdiğim yaşayan ve ölü yazarlarla, ideal okurlarla.” 

Susan Sontag

 

Sontag yazısında bahsedilecekler listesi, 

- Başlı başına kendisini bir proje haline getirip hayatı bir ödev gibi yaşaması /yazdıkları, okudukları ve düşündükleri ile / 

- Okumayarak ve düşünmeyerek geçen hergün için kendisini suçlaması, vicdan azabı çekmesi, hayatı kendisi için çekilmez hale getirmesi. (ilk madde ile paralellikler kur) 

- Ne yazacağı hakkında oluşturduğu listeler ve alt alta dizdiği bu konulardan yazarken genellikle uzaklaşması.

- Okuduğu her kitap ve izlediği her filmin listesini tutması.

- Yapılacaklar ve yapılmayacaklar listeleri, / Her sabah en geç 8’de kalkıp çalışmaya başlayacağım. / Deftere hergün yazacağım. / Sabahları beni aramamalarını isteyeceğim ya da telefonumu fişten çekeceğim. / Okumaları akşamları yapacağım.  (ilk madde ile paralellikler kur) Sevdiği ve sevmediği şeyler listeleri. 

Sevdiklerini ve sevmediklerini -kaz tüyü yorganlar, gemi modelleri ve tarçın / Ezra Pound, fotoğraf çekmek ve Alman mutfağı- olarak sıralamış birinin günlüklerini okumak, beni de onun gibi düşünmeye itiyor. Sıralamak. Herşeyi sıralamak. Hangi bağlamda olursa olsun mutlaka bir kategori belirleyerek birşeyleri dizmek. Bu onu anlamamı belli ölçüde kolaylaştırıyor. Onun, hayatı yorumlayışını kolaylaştırdığı gibi. Sontag’ınlisteleri, günlükleri,rasyonel ve modernist bir dehanın kendi kendisini nasıl yoğun bir çabayla oluşturmuş, baştan aşağı kurmuş olduğunun belki de en somut göstergeleri. Herşeyin fazlaca ciddi, bilginin hala kutsal, kişinin herşeyden önemli olduğu yıllarda inşa ettiği personası ile, Sontag karşımızda.“Beğenilerimin, başıma gelen iyi veya talihsiz olayların kimseye örnek olabileceğini düşünmedim hiç” diyen Susan Sontag roman ve denemelerinde kişisel olana hiç yer vermemişti üstelik. Bosna Savaşı’ndan sonra yazdığı  “Başkalarının Acısına Bakmak ve uzun yıllar mücadele verdiği kanser hastalığıyla birlikte ortaya çıkan “Bir Metafor Olarak Hastalık”a rağmen. Ancak şimdi elimizde onu yakından hatta belki fazlasıyla yakından tanımamıza vesile olacak iki büyük kitap var. Defterleri. 1947-1963 yıllarını kapsayan Yeniden Doğan ve 1964-1980 yıllarından Bilinç Tene Kuşanınca. 

Ve böylece Sontag’ın ömrünün tam 43 yılını, büyümesini, akademisyen olmasını, sonra istifa etmesini, cinsel tercihine kavramsal bir temel arayışını, aşktaki hayal kırıklıklarını, anne olmasını, hayatı anlamaya çalışmasını, hatta onu ıskalamasını, hırsını, endişelerini, kimlikleri arasında bocalayıp durmasını kısacası “o”nu görüyoruz. Bu defterler, kendini yoğun bir özbilinç ve kararlılıkla oluşturmaya, kurmaya çalışan bir ruhun hayatı gerçekte bir ödev gibi yaşaması üzerine. Çıkan her filmi, şarkıyı, romanı, öyküyü, makaleyi, oyunu adeta kesintisiz bir telaşla alma çabasında olan Sontag, “hayatı bir dizi ödev/proje olarak” gördüğünü söylüyor. Hayatını, olmayı hedeflediği kişiye ulaşma çabasıyla geçirmiş Sontag’ın, personasını inşası,tutulmuş meşakkatli bir yol. Varlığının temel nedenini, adeta yazmak ve yazmamak arasındaki gerilim üzerine kuran Sontag’ın kendi bilinçliliğine yönelik bu denli büyük bir kavrayış getirmesi aslında yaşananı başlı başına bir malzemeye, amaca değil de, nihai hedefe ulaşmak için tuttuğu bir araca dönüştürüyor. Üstelik bunun kendisi de farkında, “Özbilinçliliğin sonucu: izleyici ve aktör aynı kişi. Hayatımı kendim için, kendi eğitimim için bir seyirlik olarak yaşıyorum. Hayatımı yaşıyorum fakat hayatımın içinde yaşamıyorum.” 

Sontag’ı günlükleriyle tanımanın en güzel yanı, yazanların çok iyi bileceği, yaratmanın çilesini, o tedirginlik veren, kemiren şüpheyi iliklerine kadar hissetmiş olduğunu görmek. Böylece bir tanışlık duygusu, bir yakınlık kuruyor bizlerle arasında. 

Onun bütün edimlerinin temelinde yazma çelişkisi yatıyor. Yazmadan geçen günler için durmaksızın vicdan azabı çeken, birazcık gezip dolaştığı için içi içini kemiren ve “kabahatinin asosyal olamamak” olduğunu söyleyip kendisine şöyle bir kurallar listesi hazırlayan; 

“Her sabah en geç sekizde kalkacağım.

(Bu kuralı haftada bir ihlal edebilirim.)

 

Yalnızca Roger’la öğle yemeği yiyeceğim.

(Bu kuralı iki haftada bir ihlal edebilirim)

 

Defter’e her gün yazacağım. 

İnsanlara beni sabah aramamalarını söyleyeceğim ya da telefona cevap vermeyeceğim.  

Okumalarımı akşamları yapmaya çalışacağım.

(Çok fazla okuyorum – yazmaktan kaçmak için)

 

Mektupları haftada bir gün cevap vereceğim.

(Cuma? –O gün zaten hastane günüm)” 

Sontag’ın yazmak için gösterdiği bu çaba karşısında, kendi deneyimimi de düşünmeden edemiyorum. Yazarken modemin fişini çektiğim, cep telefonumu diğer odadaki şifonyerin çekmecesine koyduğum, kızımın okuldan çıkış saati olan öğleden sonra 5’e kadar ve uyku saati olan akşam 9’dan sonra yazabilmek için önceleri yoğun bir telaşa kapıldığım ama sonra sonra beynimin de bedenimin de bu ikili hayata hiç şikayet etmeden uyduğunu şaşırarak gördüğüm günler. 

İnsanoğlunun birşeyi yaptıkça yapmaya devam ettiğini, yapmadıkça yapasının gelmediğini, ondan giderek uzaklaştığını o da sezmiş olmalı. Yazdıkça yazmaya devam edebildiğini görmüş olmalı ki, “günde bir paragraf bile olsa mutlaka yazma” ödevi veriyor kendisine. Defterine hergün yazma kuralı koyuyor. Çünkü bu onu daimi bir yazma edimi içinde tutarak elbette düşüncelerini de berraklaştırmasını sağlayacak. Ama kendisine bu görevivermiş olmasının belki de daha büyük bir sebebi vardı. O yazma halinin, kendisininde dediği gibi, ölü ve diri bütün düşünür ve yazarlar arasında örülü olan ağın bir parçası kıldığını, onlarla kendisi arasında bitmeyen bir akış ve birlikteliğin bu sayede kurulduğunu kavramış olmalı. Belli ki bunu yitirmek istemiyordu. Bu yüzden kendisine karşı bu kadar katıydı. Gündeliğe kapılırsa o ruhtan çıkacağını, hayatın yalnızca geçip gideceğini düşündü çünkü. Üstelik günlüklerinde uzun süren kanser hastalığından bahsetmese de yaşamın kısalığının verdiği telaştan sıklıkla sözediyor. Sontag’ın bütün hayatı işte o ruh halini, yazma halini kaybetmeme çabasıyla kendisini zorlayarak, kısıtlayarak, kendi kendisini inşa ederek geçmiş, önce yaşamı anlama sonra yaşamayı öğrenme çaba ve isteğiyle... “Şimdiye dek tek tutkum ya da tesellim hayatı anlamaktı. Artık tek isteğim yaşamayı öğrenmek.”Peki ya yaşamak bütün bunların neresinde? 

Sontag sıklıkla yazma edimi üzerine de düşünmüş. Bu yazılana yalnızca kavramsal bir bakış getirmeyi değil, aynı zamanda insanın evrensel konumu üzerine, sanatın işlevi üzerine düşünmeyi de beraberinde getiriyor tabii. Ama Sontag’ın dünyasında sanat için şüpheye fazlaca yer yok. O sanatın varlığının defakto kabul edildiği bir çağın düşünürü. Yazmak ve yaşamak arasında bu denli kaldığını hissetse bile ibresini yaşamaktan yana hiç kullanmamış görünüyor. Üstelik yaşam karşısında bu kadar istekli, arzu dolu da olsa. Çünkü yaşama duyduğu bu açlığın nedeni ömrü boyunca peşinden koştuğu kendi deyimiyle o “büyük birşey” “büyük roman” “melankoliyle ilgili bir roman”a onu götürebilme ihtimalinde yatıyor. Bir türlü tatmin edilememiş bir yazma isteği, yaşama iştahı, hırs ve özlemleriyle bir Susan Sontag. Yazmak isteyen, yazmaya çabalayan ve yazan herkeste olduğu gibi daimi bir karmaşa ondaki de. “Bütün büyük sanat eserlerinin merkezinde derin düşünce vardır, dinamik bir düşünce” diyerek yazacağı büyük roman için gereken derin ve dinamik düşünceyi arayan Sontag, yaşarken risk alamadığını ama yazarken sonuna kadar gitmesi gerektiğini kendi kendine sürekli tekrarlamış. Peki nasıl bir roman olacağı hakkında, nasıl yazacağı ve hatta iyi bir roman için neler gerektiği konusunda sürekli düşünüp notlar almasına rağmen, bu büyük romanı neden yazamadı? Belki de Barthes hakkında düşündükleri biraz da onun için geçerliydi. “Sonunda gerçek bir yazara dönüştü. Ama kendini fikirlerinden arındıramadı.” Hayatını bir atölyeye çevirdiğini ve kendini burada idare ettiğini söyleyen, “sıradaki on yılın en iyi, en güçlü, en cesur yılları” olması için çabalayan Sontag, romanın ne hakkında olması gerektiği konusunda karar vermesine, bütün çerçeveyi çizebilmesine, yazmak için gereken yalnızlığı disiplinle sağlayıp, entellektüeller arası bir ruh ağına çalışkanlıkla katılmasına rağmen bu romanı neden yazamıyordu? Bir yerlerde sezgisini düşürmüş olmalı. Ritim duygusunu. Bunları duyamamış olmalı. Ödev yapar gibi yaşarken, yaşamak için de yazmak için de gerekli olan sezgi ve cesareti kaçırmış mıydı? 

Peki ya o romanı aslında ararken zaten yazdıysa. Bu günlükler, işte o romanın bizzat kendisi. Bir kişilik romanı. Dev bir inşa süreci. Kendisinden yola çıkıp evrensele varma süreci.“Zeka, bilgi, görü bunlar bende fazlasıyla var. Engel belli ki cesaret” diyerek eksik olanı aradığı sayfalar boyunca Sontag, listeleri ve bütün zaaflarıyla, arzu ve hırsıyla sözünü ettiği o “büyük roman”ı yazdığının neden farkında değildi? Defterin personasını. Bir persona inşa edip, yazar olma uğraşı verirken,  aslında bir bildungsroman yazıyordu Sontag. Yaşamanın ve yazmanın nerde başlayıp nerde bittiğini kavramaya çalışmanın anlamsız kaldığı yer, onun defterleri. Çünkü yazarken sadece kendisiyle diyalog halinde kalmadı. Sözünü ettiği o entellektüel ağı kurdu. Bize belki de yazmak için gerçekte neyin gerekli olduğunu anlatmaya çalıştı, insanın ve sanatın evrensel meselesini... Bu personaya kulak vermeliyiz. Yazmak için gerekli olan sezgi, ritim ve cesareti bulabilmemiz için bize ses ve güç veriyor çünkü. 

 

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)