Bir Geceyaşayanın İtirafları / Merve Yakut

                                     "Benimle birlikte olduğun sürece sanatım için mutlak yıkım demektin ve ben, sürekli olarak senin sanatla arama girmene izin verdiğim için kendimi hiç acımadan ayıplıyor ve suçluyorum."  

             De Profundis; Oscar Wilde'ın sevgilisi Lord Alfred Douglas'a hapishanede yazdığı, 1897 tarihli mektuptan.                                                                         

  00:00. Bir gün bitti. Bir gün başladı. Uzun süredir geceyi ayakta, gündüzü uykuda geçirmekle lanetliyim. Gece yaşamak; bir lütuf, bir aykırılık, en imtiyazlısından bir mükâfat gibi düşünülebilir. Gündüzün çiğ ışığında beliren bütün çirkinlikler, gecenin örtüsüyle kapanıp gizlenebilir. Kişi, tek başınalığı ile hoşnutsa gecenin pelerini onu cömertlikle sarabilir. Kelimeler kelimeleri, satırlar satırları, sayfalar sayfaları kovalarken; anlatıcı, gece evrenindeki ihtişamlı krallığına yeni bir ülke daha katabilir. Belki, bütün bunlar düşünüldüğünde, yaşadığım bir lanet değildir.

  Yarasalar gibi yaşıyorum. On bir ay oldu. Yaz günlerinde güneşin kavurucu ışığının tenimi yakmasını özledim;  baharda yağmurdan sonra beliren gökkuşağını izlemeyi, kış güneşinin kar birikintileri üzerinde bıraktığı pırıltıları ve güz yapraklarının muhtelif renklerini seyretmeyi özledim; sonra, çocuk seslerini, onların sokak aralarında oyun oynarken havaya savurdukları kahkahaları işitmeyi, evimin iki sokak ötesinde kurulan mahalle pazarının cıvıltılı seslerini dinlemeyi özledim, kamyonetiyle dolaşırken “patateeees, soğaaan” diye bağıran zerzevatçının geçim derdini sesine yansıtmasına şahit olup hüzünlenmeyi özledim.

  "Münzevilik" diye tutturuyordun, işte münzevisin. İnsan olmaktan çıkıp bir mahluğa, toplumdan dışlanmış bir yaratığa dönüştün. Tanıdıklarınla olan ilişkin, telefonuna düşen aramalara/mesajlara cevap vermemekle cılızlaştı. Hâlâ, ısrarla seni arayıp soranlar iki üç kişiden ibaret. Diğerleri sana aylar evvelden "deli" teşhisi koydu. Defterden silindin. Yapayalnızsın. Uzun müddettir bunu arzuluyordun, işte şimdi yalnızsın. Bazı tabiat olaylarını kaçırmak ve şehrin alışılmış seslerinden ayrı düşmek haricinde, bu durumdan şikâyetçi olmayışına hiç şaşırma. Gece yaşamayı sen istedin, bedenin de bu tuhaf çağrını şaşılası bir tevekkülle kabul etti. Utanç dolu günler geride kaldı. Unut, her şeyi unut.

  Şimdi, geriye, on bir ay evveline gidiyorum. Reel hayattan kaçışıma sebep olan hadiseleri bir bir anlatmalıyım. Siz umurumda değilsiniz, kendimi rahatlatmak için anlatmalıyım.

  Okuduğum romanların bazıları, zaman içinde hakikate dönüşerek bana oyun oynadılar. Hayır, deli değilim. Bunu birçok defa tecrübe ettim. Okuduğum olaylar aynıyla başıma geldi; bir vakitler, Anna Karenina'nın Kont Vronski'si gibi, evli bir kadına bir tren yolculuğunda rastlayıp ona âşık oluşum; Bel-Ami'nin Monsieur Duroy'yu gibi, gençliğimde gazetecilik ile iştigal edişim; Dava'nın Josef K'sı gibi, 1981 senesinde bir sabah sebepsiz yere tutuklanışım yetmezmiş gibi, bir de Lolita'nın kart zamparası gibi, kendimden otuz yaş küçük bir kıza tutuldum. Hay aksi, Lolita! Yattığın yerde huzur bulmayasıca Nabokov! Bir siz eksiktiniz! Hayatımın seyrine bunca acımasızlıkla hükmetmek, sizin ne haddinize canım? Uzak durunuz, rica ederim. Bu felaketi yaşayacağımı bilseydim, Lolita'yı okumayı yarıda bırakır mıydım? Elbette. Fakat elime aldığım her eseri "Ah, demek ki bunları da yaşayacağım." tedirginliğiyle okumuyorum. Kaldı ki her okuduğum metin de bana oyunlarla karşılık vermiyor. Bu, bir risk. Bu riski göze alışım, okumaya olan düşkünlüğümdendir. Kitap okumadan geçen tek günüm bile olmadı. Olduysa da bu, sizi ilgilendirmez.

  İtiraf etmeliyim; herkesten sakladığım bu küçük düşürücü aşk, kaderimi meşum yönde değiştirdi. Düştüm, bittim, mahvoldum -ama artık, bunu dert etmiyorum.-. İlişkim ortaya çıktığında bana "ahlaksız" dediler, daha fenası, bana "çocuk istismarcısı" dediler. Bunu katiyen kabul etmiyorum. Beni suçlayanlar, Ece'yi tanımıyorlardı. Onun nasıl tehlikeli bir baştan çıkarıcı olduğunu bilmiyorlardı. Ben de bilmiyordum. İlk zamanlar, safderun meleğimin yanında, sonsuz bir mutluluk içindeydim. Beni sevdiğine inanmıştım bir kere. Ben de onu, onun yaşındaymışım gibi safça seviyordum. Kesinlikle, saf bir sevgiydi bu. Bana yeniden şiir yazdıracak, beni kâh mutluluktan, kâh kederden ağlatacak kadar. Âşık ağlıyorsa onun aşkından şüphe edilmez. Ece'yi tanıdığımdan beri, başka biri olmuştum. Sabahları başka uyanıyor, onunla birlikte ben de âdeta gençleşiyordum. Yaşımı, ahlakımı, kimliğimi unutmuştum. Bu nisyan şenliğinin içinde paldır küldür yuvarlanmaya başladım. Kendimi tanıyamadığım gibi, onu da tanıyamadım. Yanımdaki, bir melek değilmiş/değildi. Müsrif, açgözlü, saldırgan biri olduğunu sonradan anlayacaktım. Ben onun gerçek yüzünü görene dek, o beni kendine müptela etmişti bile. Ece, tahrik etme sanatını en akla gelmez hareketlerle, öyle ustaca icra ediyordu ki... Bazan bir kahve dükkânında, bazan restaurantta, bazan film öncesinde sinema fuayesinde otururken, karşımda, pervasızca ayırdığı bacaklarının arasından küçük, pembe üçgenini bana defalarca gösterdi, külotsuz! Gördüğüm, gitgide tutulduğum kız, cinselliğini yeni yeni keşfetmenin taze heyecanını ve cinsel gücünün farkına çok çabuk varmasıyla sırtına yüklediği kibri taşıyordu. Karşısındakine her şeyi yaptırabilirdi. Yaptırdı. Lolitam, sonu gelmez lüks istekleriyle, akla zarar harcamalarıyla beni iflasa sürükledi. Durmadan para istiyordu ve ona "hayır" diyemiyordum. Onu okul çıkışında alır, öğle yemeği için Pera Palas'a götürürdüm. Antre, ana yemek, tatlı, yanında çok pahalı içkiler -Evet, o yaşta içki de içiyordu.-... Sonra alışverişe giderdik. Etiketlerdeki rakamlara bakmadan aldığı kıyafetler, ayakkabılar, çantalar, saatler, parfümler... Ece'nin annesi ile babası ayrıydı. Kızlarını handiyse hiç merak etmemelerine bazan üzülüyordum. Güzel Lolitam, annesiyle yaşıyordu, annesi de sık sık başkalarıyla.

  45 yaşındaydım. Lolitama kapılıp gitmiştim. Ona biraz itiraz edecek olsam, öfke nöbetiyle ağlamaya başlıyor, tehdit üstüne tehdit yağdırıyordu. Susuyordum. Öfkesi dinince somurtmayı bıraksın, yine gülsün diye ona istediği parayı yine çıkarıp veriyordum. Zaten her daim beraberdik, o kadar parayı ne arada harcayıp bitiriyordu ya da harcıyor muydu? Sorularımın cevaplarını büyük kavgalarla, küskünlüklerle alıyordum. Böylece banka hesabımdaki para gün geçtikçe eridi. Bundan daha acı bir şey daha vardı ki Ece, paramla birlikte vaktimi çalmıştı esas. O sıralar yayınevi, yeni romanımı tamamlamam için bana baskı yapıyordu. Yazmak için yalnız kalmak istediğim, bir gün, sadece bir gün olsun yazmak için kendimle baş başa kalayım diye Ece'ye yalvardığımda, o, inadına evime gelir, beni asla rahat bırakmazdı. Kendisi gelmeden de mesajları gelirdi; yığın yığın mesaj, cevap vermediğim aramalar, sonra yine öbek öbek mesaj, büyük harfli, ünlemli, öfkeli mesajlar: "NEREDESİN?" "ALOOO?" "UYUYOR MUSUN YAA?!!" Kabalığı, üslupsuzluğu, müthiş güzelliğinin önüne geçmişti sonunda. Bunalmıştım. Bir taraftan editör, bir taraftan Ece, bir de durmadan "Yeni roman ne zaman yayımlanacak?" diye aç kurtlar gibi soran okurlar. Herkesten bıkmıştım. Hatta, düzenli olarak haftada bir defa romanımın ne zaman çıkacağını soran birine "Yaktım romanı, çıkmayacak." dedim -yakmamıştım elbette-. Hemen gidip Twitter'a yazmış bunu, manyak. Sonra ne oldu, tweet yayıldı. Editörler, eleştirmenler, okurlar, hatta bir romanımı dahi okumamış olanlar üstüme geldiler. Sordukça sordular, tükenmeyen bir merakla. "Romanınızı neden yaktınız? Doğru mu bu? Neden?.. Niçin?.. Nasıl?.. Niye?.. Ne Zaman?.. Ne Kadarını?.. Ne Sebeple?" İnsanı delirtirsiniz siz. Bu hız, bu çılgınlık. Sizdeki korkunç hırs, merak, taciz etme kuvveti. Mesaj, mention, gülen surat, e-mail, takip isteği, takipçi, kalp, retweet, kalp, kalp, kalp, kalbiniz çıksın!

  Nerede neyim varsa -Twitter, Facebook, bir de Ece'nin ısrarıyla Instagram diye bir hesap açıp iki fotoğraf paylaşmışım, onu da- kapattım. Cep telefonu numaramı değiştirdim. Telefon yoluyla bana ulaşamayan Ece, birkaç defa evime gelmeyi denedi, kapı zilini ısrarla çaldı. Gürültüden kaçmak için bir adet, 100 mg.lık Desyrel içtim, hemen uykuya daldım. Gündüz uykularına böyle alıştım. İlacın prospektüsünde yazan "sedatif etki" bana çabucak tesir ediyordu, akşama kadar uyuyordum. Akşam uyandığımda gün benim için başlıyor, çalmayan kapımın, var olmayan sosyal medya hesaplarımın ve yakmadığım romanımın huzuruyla geceyi karşılıyordum. Derken, bana bir türlü ulaşamayan Ece, ilişkimizi bilmem hangi sosyal ortamda ifşa etti. Rezil oldum. Hem bir müflis, hem bir ahlaksız olarak, gözden düştüm. Çirkin elektronik postalar gönderdiniz, gördüm ama hiçbirini açmadım, okumadım, merak etmiyorum. Artık, umurumda değilsiniz. Geceyi seviyorum. Münzevilik güzel. Hiçbirinize ihtiyacım yok; "Doğru mu bu? Neden?.. Niçin?.. Nasıl?.. Niye?.. Ne Zaman?.. Ne Kadarını?.. Ne Sebeple?" diye sormayın. Hepinizden kaçtım, çünkü hepiniz manyaksınız. Sizin gözünüz dönmüş, aklınız şaşmış, iştahınız kabarmış. İştahınızı besleyecek yem olmayı reddediyorum. Gündüzler sizin olsun. Çığlık çığlığa bağırın. Yiyin birbirinizi. Twitter'da, Facebook'ta avazınız çıktığı kadar haykırın. Hep haklısınız. En haklısınız. Lütfen biraz daha bağırın. Sesiniz kısılana dek bağırın. Sayfalarca yazın. Hashtag'ler açın. Linç edin beni. Yazıyla/sözle linç etmek yetmez, evimi bulursanız, gelin ve beni boğazlamaya kalkın. İsterseniz, şizofren olduğumu zannettiği için seneler evvel beni terk eden karımı da alın yanınıza, bekliyorum. Sizden her şey beklenir. Bekliyorum. Hâlâ ne çok konuşuyorsunuz. Sizi duymuyorum. Gözünüzü ayırmadığınız o ekranlara hararetli hararetli ne çok yazıyorsunuz. Sizi okumuyorum. Gece sonlanıyor, şafak söküyor. Karanlık gökyüzü, kadife, siyah eteğinin zarif hışırtısıyla giderken yerini kızıl saçlı, huysuz bir kadına bırakıyor.  Ben, uyumaya gidiyorum.

 

                                                                                 Shakespeare and Company, Paris, 10.01.17

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)