Bir Evden Çıkıp Diğer Bir Eve Giriyorum / Menekşe Toprak

Bir Evden Çıkıp Diğer Bir Eve Giriyorum

 

Sabah evde kahvaltı hazırlıyorum. Çayı ocağa koymuş, yumurta haşlayacağım ama o küçük tencereyi bulamıyorum. Dolapları alt üst ediyorum, yok. Hani şu küçük, derin çelik tencere. İki yandan kulplu, ocağın harıyla anında kulpları da kızışan, ancak bir elbezi ya da tutacakla ocaktan kaldırılabilen. Eskiliğiyle dibi biraz kireçlenmiş, bu yüzden işlevi sadece yumurta haşlamak olan. Herhalde, diyorum kendi kendime, üç aydan beri Berlin’desin, unuttun tencereyi nereye koyduğunu. Sakın bir komşuya vermiş ya da artık miladını doldurduğunu düşündüğün için çöpe atmış olmayasın? Ama hayır, eşyadan, mekândan ve insandan sürekli ayrılmış, ayrılmayı öğrenmiş de olsan, sendeki zamanlarını doldurmadan çıkmazlar öyle hemen hayatından, eşyayla arana mesafeler ve aylar da girse, geri döndüğünde unutacağın belli de olsa, atmakla unutmak arasındaki farkı iyi bilirsin.      

Elim üst dolaptaki büyük cezveye gidiyor kendiliğinden ve tereddütsüz alıyorum cezveyi yerinden, içine yumurtaları koyuyor, suyu dolduruyor, ocağa bırakıyorum. Ve birden hatırlıyorum. Sen bu evde yumurtayı zaten hep bu cezveyle haşlardın. Berlin’de değil İstanbul’da, Kurtuluş’tasın şimdi, o aradığın tencere Berlin’deki dolapta duruyor. Sen nasıl ki yazmakta olduğun bir metnin yazılmış kısmını bilgisayarda beraberinde taşıyorsan, o tencereyi de tıpkı henüz yazılmamış ama kafanda dönüp duran kısmı gibi aklınla buraya taşımışsın. Dün gece geldin İstanbul’a, biraz önce evin karşısındaki marketteydin. “Görünmüyordunuz, hayrola, yolculuk mu çıktı yine?” diye sordu marketin sahibi. “Evet,” dedin adama ve şimdi de kendini ve eşyayı ikna etmelisin. Üç aydır kapalı duran ev biraz toz, insansızlık ve küskünlük kokuyorsa böyle, temizlik yapacaksın birazdan, eski eşyaya dokunarak, hırpalayarak alışacak, onu yeniden kendininki kılacaksın. Dinle, yukarıdaki yaşlı kadın pencereden karşı apartmanda oturan komşusuyla konuşuyor. Bir araba geçiyor hızla sokakta, tekerleklerin altında yolun ortasındaki kanalizasyonun ızgarası zangırdıyor, uzaktan bir simitçi bağırtısı yaklaşıyor; bu sokağa her sabah aynı simitçinin uğradığını unutmuş olduğunu fark ediyorsun. Ne simitçinin sesi ne de geçip giden arabalar kadınların sohbetlerini bastırabiliyor. Bir gizden bahseder gibi konuşuyorlar sanki ama bütün sokak duyuyor: Üst komşun dişçiye gitmiş dün, çekilen dişlerin etleri iyileşmiş, implant ameliyatında sıra. Korkuyor ameliyattan, karşı penceredeki kadın ise “Yok yok, rahat ol,” diyerek ikna ediyor onu. “Diş çekmekten daha rahat bir ameliyat bu.” 

Kahvaltıdan sonra yanına uğramalısın komşunun. Uğramazsan küser, alınır sana. Berlin değil ki burası; yıllardır merdivende, posta kutuları ve kapı önlerinde karşılaştığın komşularınla kibar bir selamlaşma dışına pek çıkmaz sohbetin, ne üstte oturan iki yaşlı çift ne de yan komşun aile alınır kapını gerekli olmadıkça çalmamış olmana. Ne şeker istediğin olmuştur onlardan ne tuz, ne zilin çalındı diye kapılarını aralayıp kulak kabarttıklarını hissettirmişlerdir sana ne de ertesi gün gelen misafiri merak etmiş olduklarını duyurmuşlardır. Çünkü orası Berlin, burası İstanbul. En çok mahremin merak edildiği ama haykıranın sesinin duyulmadığı ya da hoyratça bastırıldığı yerdesin. 

Ama ben kahvaltıdan sonra temizliğe girişmekten ve komşuya uğramaktansa dışarıya atıyorum kendimi. Elektrikçi Murat Bey’e ödemeyi unutmuş olduğum borcum, birikmiş faturalar var. Karıştırmak istediğim dergiler, almak istediğim kitaplar, kitapçı raflarında durup durmadıklarını merak ettiğim kendi kitaplarım, bir de İstanbul’un sabah ışığı var beni çeken. 

Oturduğum sokağı kesen dik yokuşu tırmanırken sürekli iki şehri karşılaştırdığımı fark ediyorum. Tabii ki İstanbul’un denizini, vapurlarını, Kızkulesi’ni, kedilerini sayıp, bir turistin romantizmine dalmayacak kadar alışkınım şehre. Ama yine de göz karşılaştırıyor, gövde farkına varıyor: Düz ve geniş yollardan, baharları yeşile, sonbaharda kızıl ve sarı renge boyanan sokaklardan sonra şimdi dik bir yokuşu tırmanıyorum. Evleri ve evleri, kedileri ve kedileri geçiyorum. Zannediyorum ki tepeye ulaştığımda, evlerin ve çatıların üst üste, yığıla yığıla bir yamaçtan denize inişini göreceğim. Ama deniz yok Kurtuluş’ta. Keşfedilecek başka gizemleri var: Yakın zamanlı binaların arasına sıkışmış metruk bir kâgir binanın çatı saçağına işlenmiş kabartmalar, demir bir kapının açılmasıyla ortaya çıkan bir avlu, avlunun ortasındaki süslü bir kuyu ve kuyunun çıkrık düzeneği, bir taş binanın eyvanı… Bense şimdilik kabalıkları görüyor, bunlara kızıyorum. Kaldırımı işgal etmiş bir otomobile, şurada yeni başlamış bir inşaata, burada bir vinç arabasına, tek yönlü yolda ters istikamete girmiş bir sürücüye, tembel bir ev kadının gece yarısına doğru gelecek olan çöp kamyonunu beklemeden pencereden aşağıya attığı, dağılıp etrafa saçılmış bir çöp torbasına...  Kız kızabildiğin kadar. Ama bak, diyorum sonra kendime, üç ay önce sadece bir iskelet olan bir inşaat bitmiş, perdeli pencereleriyle evlere dönüşmüş. Cihangir ya da Berlin kahvelerini andıran bir de kafe açılmış, birazdan da Mersinli Tantunici’yi keşfedeceksin. Sen burayla arana üç aylık bir mesafeyi her koyduğunda, bir şey kayboluyor bu sokaklarda, sadece beş yıllık olan buradaki geçmişini özlemene vakit kalmadan, yerini başka bir şey alıyor. 

Elektrikçi Murat Bey’in dükkânının hizasına geldiğimde yavaşlıyorum. Berlin’e gitmeden birkaç gün önce oturma odasının ışıkları arızalanmış, Murat Bey’i çağırmıştım. Elimdeki büyük parayı bozamadığı için kendisine var olan bozuklukları vermiş, kalan altı lirayı da sonra ödeyecektim. Geçerken verirsiniz demişti Murat Bey ve ben vermemiş, unutmuştum. 

İnanmazlıkla bir emlak bürosuna dönüşmüş olan dükkânın tabelasına, ev ilanlarının asılı durduğu vitrinine bakıyorum. Acaba yanlış mı hatırlıyordum? Murat Bey’in yeri burası değil miydi? Yandaki bakkalın önünde dikilmiş olan yaşlı adam yetişiyor imdadıma.“Kimi aramıştınız?” diye soruyor. 

“Elektrikçi Murat Bey’in dükkânını. Burası değil miydi?” 

“Doğru, burasıydı. Ama Murat öldü.” 

“Nasıl öldü?” Aslında neden öldü, ben borcumu ödeyecektim kendisine, Berlin’deyken bu borcu ödemeyi unuttuğum için utançtan kıvranırken o neden öldü, der gibiyim.   

“Aniden kalp krizi geçirdi,” diyor adam. 

Peki ben şu altı lirayı kime vereceğim, diyeceğim adama ama tuhaf geliyor bu bana. Elimde cüzdanım, içinde Murat Bey’e veremediğim borcun ağırlığı, devam ediyorum yoluma. Kibar bir adamdı Murat Bey. Görmüş geçirmiş, belki de eski İstanbulluluk dedikleri bir kibarlık, bir beyefendilik vardı üzerinde. Acaba diyorum, kalbi kaç kere kırıldı şu hayatta, kaç kabalık onun hasta kalbine yüklendi de sonunda durmasına sebep oldu? Şişman gövdesi bu yokuşlara mı dayanamadı, yoksa dünyanın diğer başka ağırlıklarına mı? Benim şu vermeyi unuttuğum borcum ne kadar kırdı onun zaten kırık olan kalbini? 

Ana caddede, kundaktaki bebeğiyle yerde oturmuş, dilenen kadının önünden geçerken geri dönüyorum. Murat Bey’e vermeyi unuttuğum borcu çıkarıyor ve belki de tıpkı annem gibi ya da yukarıdaki komşu gibi, onlarla aynı dili kullanmasam da bir rahmet duası okur gibi kadının kucağına bırakıyorum parayı. Hiçbir zaman sesli ve bu sözcüklerle söyleyemesem de “Hakkını helal et Murat Bey!” demek istiyorum böylece. 

Kadının kucağındaki bebek uykuda mı gerçekten, kimi gazete haberlerinde yazıldığı gibi ölü mü, Berlin’deki dilencilerden farkı ne? diye soruyorum kendi kendime. Peki, nedir insanların üzerine çökmüş bu uğursuzluk, nasıl bir dünya bu? Çalıştığım radyo için Berlin’de, Bodrum’da ve burada kaçak göçmenlerle konuştun, aşk adına öldürülen kadınların, tutuklanan gazetecilerin haberlerini hazırladın ve daha kim bilir başka hangi acıları haberleştireceksin. Yazdığın dilin damarı burada diye, İstanbul mutlaka bilinmesi gereken bir yer diye, ekmek paranı kazanabildiğin radyoculuğu da sürdürebilesin diye Berlin’den kalkıp bu şehre geldin beş yıl önce ama yerleşeceğine uzaklaşıyorsun her şeyine. İstanbul, ülkeye hükmeden sertlikle beraber adım adım yabancılaşıyor sana: içki yasakları, kadınların konuşmasına ve gülmesine sinirlenen politikacılar, kabalaşan, parmak sallayan bir iktidar ve daha nice nice şeylerden sonra, Gezi direnişi, öldürülen çocukların cenaze törenleri, mikrofonunu utanarak uzattığın annelerin ağıtları…Ve devam ediyor ağıtlar, bir türlü bitmiyor. Şimdi ne tam vazgeçebiliyorsun buradan ne de yerleşebiliyorsun buraya. Berlin’deyken de burayı izliyorsun zaten, sokaklarında olmadığında sana daha da ürkütücü gelen memleketini. Burası bizim değil, bizleri öldürmek isteyenlerin ülkesi demiş olan Tezer Özlü’nün sözleri dolaşıyor kaç zamandır sosyal medyada. Aynı Özlü, otuz yıl önce Berlin’deki Türkiyeli göçmenleri üzgün yüzlü olarak görmüş ve öyle yazmıştı. Kendisi ne kadar üzgündü, kim bilir. Yoluma devam eder ve insanları izlerken, kimi ne kadar tanıyor, neyi ne kadar biliyorsun ki? diyorum içimden. Bir mahalleden çıkıp bir mahalleye giriyor, bir evden ayılıp başka bir eve giriyor, bir masadan kalkıp başka bir masaya oturuyorsun. Hayata da hep bu üçüncü dünyadan bakıyor, bununla tutunmaya çalışıyorsun. Eve geri döndüğünde temizlik yapacak, komşuna uğrayacak sonra çalışma masasına geçeceksin. Asıl yerin orası işte, hem korunduğun ve huzur bulduğun, hem cennetin hem de cehennemin o masa. Orada sözcük arayacak, cümleler kurmaya çalışacaksın. Öyle kendiliğinden gelmeyecek cümleler, tıkanacaksın ve her defasında seni büyülemiş olan metinlere geri döneceksin. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nde bir kaplumbağanın tozlu yolda yürüyüşünü anlattığı bölümü okumak isteyeceksin mesela, Andrey Platonov’un bir tavşanın kalbinin atışını ve korkusunu nasıl da canlı kıldığı satırlar düşecek aklına. Ayhan Geçgin’in sabah ışığı üzerine düşmüş yaşlı bir babaannenin anlatımı duracak önünde, Ayfer Tunç’un bir öyküsündeki erkek sıkkınlığını okuma ihtiyacı duyacaksın yeniden. Başka bir zaman, Marlen Haushofer’in Duvar romanında bir ovayı, bir yaylayı, çimenleri nasıl nefes alıp veren bir canlı gibi tasvir edişi gelecek aklına, edebiyatın aslında biraz da şefkat olduğunu, o şefkatin içinde huzur bulduğunu kavrayacaksın yeniden. O kitaplardan birini arayacaksın kitaplıkta, biraz önce küçük tencereyi aradığın gibi. Bulamadığında, bu kez de kitaplıktaki düzensizliğe kızacak ve sonra hatırlayacaksın ki, o aradığın kitap da Berlin’de kaldı. Kitabı bahane edip Berlin’i özleyeceksin belki de. Şehirdeki eski kendini, âşık olduğun bir zamanı, kahveleri, orman yürüyüşlerini, çok sıcak bir yaz yüzmek için gittiğiniz gölleri. Kısaca, yaşamı özleyeceksin. Ve işte belki bu özlem, belki de Murat Bey’in ölümü, ona vermeyi unuttuğun borcun bir ses olacak, aradığın kendi sözcüklerine götürecek seni nihayet. Çünkü başka bir yazarın kaleme aldığı bir diyalogun içindesin çoktan beri ve diyorsun ki: 

"Yazmak sana iyi geliyor, seni koruyor.”   

“Beni neden koruyor?” 

“Sözcükler seni koruyor, cümle arıyorsun, sözcük arıyorsun... [1]

[1] Arjantinli Yazar Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları kitabından.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)