Bir Ayrılık Denemesi ile “Bazen Bahar” Üzerine / Ata Tuncer

 

“Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya,
Bu hep böyle böyle gider mi?

Kendine iyi bak, beni düşünme,
Su akar yatağını bulur.”

Ahmet Kaya

              İyi geceler İstiklâl, nasıl da yalnızsın. Biz Toma’ların gevşettiği caddende sarhoş olalım. Eve dönecek mecal bulamazsak sende mahsur kalırız. Alışıksın. Bu atlar da tramvaylarının yerini alsın. Kıyamayız bile üzerlerine binmeye, hem koca İstanbul’da aşka, bağlanmaya en çok biz karşıyız. Bilirsin bizim kalpler dörtnala, sendeleriz de kapaklanırız belki içlerinde yağmur suları birikmiş tuzaklı yol taşlarına. Hele bir de elimizde rakı bardakları varsa… İstiklâl, sen de bilirsin, eve dönünce babalarımız ağzımızı koklar, gecenin üçünde bacaklarımızı kırar. Oysa biz, o atları bacakları incinmesin diye sırtımızda taşımaya razıyız. Biz, birkaç bacaksız, kitaplarla yaşamaya alışığız. Ama atlar, babalarımızın ağırlığına dayanamayacak kadar hassaslar. En azından, ağzımızın rakı kokusu geçene kadar, canım İstiklâl, atlar bu gece sende bağlı kalsın. Tan vakti ipleri çözer, ufukta hiçliğe karışırız.

Masadan kalkarken fısıldadı, benle değil sanki İstanbul’la konuştu.

Dedi: “Bu gece kalırsam, gidenleri izleyeceğim. Bırak beni, artık durmam.”

Kalmazsan, gidip gitmeyeceklerini asla bilemezsin, demek geçti içimden. Sustum ama. Kitabı uzattı sonra son kadehi diplerken. Aklındakini mi okumuştu o altı çizili kitapta yoksa aklındakini mi yazmıştı Melisa adında, yazarın biri asla bilemedim.

“Kalmak için gelmemişti. Kalmak için yaratılmamıştı. Bazı insanlara ‘kal’ demekle ‘öl’ demek aynı şeydi sanki.”

Haydari kuru, ufalanmış birbirine çarpan buzlar can çekişen kurbağalar gibi, elma kabuğuna basılmış izmaritler… Fasılcı Roman’lar evlerinin yolunu tutuyordu.

“Bir isteğiniz var mı, abi?” dedi, garson çocuk. Boynunda, şah damarı üstünde bir Zülfikar dövmesi. Gözümüzün içine bakıyor, gitmemizi bekliyordu. Onun ağzını bıçak açmıyordu. Zaten bu şehirde İstiklâl, neden herkes yaşamayı değil de artık, gitmeyi düşlüyor?

Son gecesi İstanbul’da, sende İstiklâl, kör kenarından tutup oynadığı bıçağı, garsondan bir Ahmet Kaya şarkısı istedi.

 “Ahmet Kaya açmasak?” dedi, çocuk, Çiçek Pasajı’nın sessizliğine kulak kabartarak, “Ahmet Kaya biraz şey ya.”.

Ahmet Kaya hep biraz şeydi. Evlerde yakılan kasetlerin kokusu sokağı sararken, pencerelerden kasetleri, yırtılmış posterleri atılırken hep biraz şeydi Ahmet Kaya. Neydi?

Çocukluğumdan beri o, hep gizli gizli dinlenirdi.

Bak, diyor kızıl kırmızı sarhoş göz damarları, bu şehir ardından çalınacak şarkıyı bile gidene çok görüyor. Denizi çekiyor içim. İstiklâl, yokuşlarından aşağı kendimi bırakasım geliyor.

“Deniz benim ‘gitseydim ne olurdu?’ sorumun cevabıydı. Bense onun ‘kalsaydım nasıl olurdu?’ sorusunun cevabıydım.”

O gidince bana ne olacağını biliyordum. Söyleyemedim. Yalnız dolaşacaktım sokaklarda, bilmeden gecenin kaçında. İlla belalı birilerine çatacaktım. Öykümün bucağı. O benim peşimde, ben de onun belki de. Bir tinerci gençten ya da hapçı, eli kanlı hem de façalı. Belki en fena mafya babası. Ayağıma bağlı bir taşla bırakacaklardı beni akıntıya. Bu da işte öyle bir hikâye, İstiklâl. Bendim onun saçlarını sigara dumanı gibi denizin içinde puslu puslu dalgalandıran, hem ruj izini bıraktığı kadehi, hep en yosun gözlerini İstanbul’un dibine çeken. Sende İstiklâl, onun karşılaştığı bela bendim, en dik yokuşunda. Ayağına bağlı kaya bendim, anladım sonunda. En sevdiği şarkıcının soy ismi gibi sevmişti beni.

“Bir kayaya âşık olabilir mi insan? Olabilir.”

Mavi kitabı bıraktı masada. Unutmuş gibi bıraktı sanki elini de kopardı attı. Sanki parmaklarını, boğumlarını ve güzelim tırnaklarını. Sanki parmak uçlarını da bıraktı o sayfalarda. O gece ölseydim, İstiklâl, beni adam yerine koyup da polis soruştursaydı cinayetimi, onun o kitapta bıraktığı parmak izlerinden bir bir aydınlatırdı, can verdiğim geceyi. Afili dedektifler, onun kimliğini değil, benim parmak uçlarında bıraktığım öpücükleri delil sayarlardı, kapanan dosyamda.

Sırtını tanıyamadım, ben ona hiç ardından bakmamıştım ki.

“Gidiyordu. Arkasından gidemezdim. Giderdim de, gidemezdim.” 

Ben bütün gece o kitabı okudum, sarhoş halimle, baştan sona hem de. İstiklâl, sabahına bir bomba patladı sende, saat on bir sularında.

110 sayfa eksilmişti hayatım, bir anda. Sıvası soyulmuş, boyası atmış bir kitap kapağından kaldırıma düşmüş bir çerçeveydim. Cam kırıkları üstünde, sana gelmek için otobüs bekledim. Gittiği sabahın akşamına bomboşun İstiklâl, karanlıktın biraz. Bir yanında karanfiller. Sessizliğini tanıyamazdı, sesini bilen. Kırılmış şemsiyenin ahşap sapı, ipi kopmuş bir tespihin boncuk boncuk yuvarlanışı, uçarken ateşe yakalanan kuşların tüyleriyle doluydu yolun. Dağılmıştın.

Kitabın içindekiler de dağılmıştı. Elimde o mavi kitap, yürüdüm seni İstiklâl.

Domates Tohumları saçılmıştı, tramvay yoluna. Telefon Kulübesi, gri duvarın ardında, ahizesi düşmüş, sarkıyordu. Beyaz Kelebekler üç beş turistin yakasında pır, haberleri yoktu kim ölmüş, kalan kim, yarım kalan. Bir Yeşil, Bir Beyaz kepenkleri kapalı dükkânların otomatik aydınlatmasında sallantıdaydın, İstiklâl, sen ki sarhoşların Kurtarma Gemisi. Ayaklarından iple bağlanıp gözlerini son kez yumanın hayaliydi Bir Bahçeyi Beklemek, Boğaz’da balon balon denizi dalgalandırtan, siyah arabalarına binip giden belalıların içi; Çürümenin Bahçesi. Sevgili Çocuk, sen sarıl İstanbul’a, sarılır gibi bir Yılbaşı Ağacı’na.

Terk ettik, terk edildik biz sahip çıkamadık her gün yürüdüğümüz yola.

“Bir şeylerin içinden akıp gidiyorum. Hikâyelere şahit oluyorum ama içlerinde kalamıyorum.”

Alıştık sende sabahlamaya, İstiklâl. Yalnızlığa ve sende mahsur kalmaya.

“Gitti,” dedim, içimden. “Gitmeseydi neden burada kaldığımı asla bilemeyecektim.”

Açıktı, tenhaydı ama dün akşama göre. Oturdum beni terk ettiği masaya. Bomboş meyhane. Garson çocuk, yorgun, kimsesizlikten belki o da. Aldırmadım bıraktım, onun tabağını. Cebimden çıkardığım rujlu kadehi koydum masaya. Rakı doldurdum. Mavi kitabı da açık bıraktım, altı çizili sayfalarıyla.

Biraz “şey” olsa da, kimse yoktu nasılsa…

Onun dinleyemediği Ahmet Kaya şarkısını ben dinledim masamızda. Garson çocuk dudaklarını gizli gizli kımıldattıkça içimden geldi. Kaldırdım rakı bardağını karşımdaki boşluğa, dedim: Su, yatağını buldu mu?

Önceki gece oturduğu ahşap iskemleye baktım. Kendimi mavi kitabın cümlelerine bıraktım: “Yaşanmış hikâyelerden açılan boşluğa, yaşanacak hikâyeler gelip oturacaktı birazdan.”

O geceden beri sende yürürken İstiklâl, o sessiz tedirginliği herkeste görüyorum artık. Benimki gibi bir ayrılık mı o tedirginliğin nedeni, yoksa aniden patlayabilecek bir bomba mı?

Deniz tarafından bir bahar rüzgârı esiyor şimdi, aynı masada bilmem kaçıncı kez aynı rakıyı içerken aynı rujlu bardaktan, aynı kitabı karıştırırken, Melisa adında, o yazarın mavi kitabını. İpil ipil, boynumdan aşağı bahar rüzgârı okşuyor, yazdığım defterin sayfalarını.

“Hayatın unuttuğu bir şey varsa, o da bir yerden sonra daha fazla düşülmediğiydi.”

Çünkü çoğu zaman olmasa bile, İstiklâl.

Bazen.

Bazen Bahar.

_______________

İtalikle belirtilen cümleler Melisa Kesmez’in “Bazen Bahar” adlı kitabından alıntılanmıştır. Kalın harflerle belirtilenler kitabın içinde yer alan öykülerin isimleridir.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)