Bilinçaltının Kapısında: Julia Kristeva ve Revolution in Poetic Language / Nil Sakman

Bilinçaltının Kapısında: Julia Kristeva ve Revolution in Poetic Language[1]

Bulgaristan doğumlu Kristeva, 1965 senesinde aldığı lisansüstü burs ile Fransa’ya gittiğinde, Bakhtin’in çalışmaları ve diyalojik prensip ile tanışmış, dil siyaseti ve dil ile özne kurulumu arasındaki ilişki konuları üzerine yoğunlaşmış genç bir akademisyen olarak karşımıza çıkıyor. Özne ve özne kurulumu söz konusu olduğunda her ne kadar Freud ve Lacan ile kimi benzerlikler barındırsa da Krsiteva’yı bu iki şöhretli meslektaşından ayrı bir yerde konumlandıran belki de en önemli nokta, düşünürün, özneyi her vakit ‘olagelen’ ve‘hiç bir vakit tamamlanmayacak bir sürecin içinde devinen’ bir varlık biçimi olarak ele almış olması. Bu anlamda Kristeva, özneye yapısalcı bir bakış açısı ile yaklaşmayı yeterli görmemesi bağlamında-her ne kadar kendisini post-yapısalcı olarak tanımlamasa da-yapısalcılık sonrası kurama yaklaşırken, özneyi bilginin kaynağı olarak gören ve oluşumunu tamamlamış, ‘kapalı devre’ bir mevcudiyet biçimi olarak algılayan yaklaşımdan da uzağa düşüyor. Holberg Ödülü’ne layık görüldüğü sene yaptığı konuşmada kendi eserlerinde belirleyici rol oynayan temalara kısaca değinen Kristeva, özellikle şu dört konunun çalışmalarında ön plana çıktığını ifade ediyor: Metinlerarasılık, Semiyotik ile Sembolik arasındaki ayrım, ‘Küçük düşürülme’ kavramı ve Yabancılık/Haricilik teması. 

Metinlerarasılık kavramını Bakhtin’den ödünç alan düşünür,herhangi bir metni başka metinler ile bir kesişme noktası olarak ele almayı önermekte. Kristeva’ya göre bu yol aracılığı ile metnin içsel boyutu ile dışsal içeriği arasında bağlantı kurulması mümkün hale gelmekte; bunun sonucunda da ‘yazagelen’ öznenin özgün olmama; aksine ‘süreç içerisinde bir özne’ ya da ‘tecrübe eden/deneme sürecinde bir özne’ olarak algılanması mümkün hale gelmektedir. Bu tür bir bakış açısının kazanımları üzerinde duran Kristeva, bu çerçevede ‘dile gelen/konuşan’ özneyi, her vakit çok sesli, çelişkili ve isyankar bir devinim içinde bulacağımızı ifade etmektedir.[2] Dilin içinde, dışında ve aracılığı ile oluşan hiyerarşiye dair bir tür kırılma noktası olarak algılayabileceğimiz böyle bir yaklaşımın önerdiği çok seslilik, elbette siyasal olarak doğru (politically correct) olma endişesinden ziyade, tek, belirlenmiş ve doğru bir ifade alanının varlığına dair yanılsamanın kırılma noktasında karşımıza hangi yeni olasılıkların çıkabileceğini görmeye davet ediyor bizleri.Poetik Dilde Devrim bağlamında, okur için özellikle önem taşıyan ikinci nokta ise Semiyotik ile Sembolik arasındaki ayrımı içeriyor. Kristeva’ya göre bu ayrımı gerekli kılan temel neden ‘anlamı’ yalnızca ‘yapı’ bağlamında değil, aynı zamanda bir ‘süreç’ ya da ‘deneme’ olarak da ele alabilme özgürlüğünü sağlamak. Sözdizimine ve mantığın alanına bakmanın yanısıra bunları ihlal eden, sözün ötesine geçen nitelikleri düşünmeyi mümkün kılan bu ayrım, düşünürün özellikle üzerinde durduğu noktalardan bir tanesi. Kristeva’nın şu ifadesi belki de Semiyotik ile Sembolik arasındaki ayrımın gerekliliğini en sade biçimi ile ifade etmemizi mümkün kılacaktır: “Başlangıçta söz vardı; ancak başlangıçtan da önce varolan bilinçaltı ve biliçaltının bastırılmış içeriğidir.” (s.11) (çev. Nil Sakman)[3] Bilinçaltının, dilbilimi ve sözün ‘karşı tarafına/ötesine’ geçen ya da bunları ‘aşan’ doğası üzerine düşünmeye başladığımız noktada sanatın ve sanat yapıtının dönüştürücü doğası üzerine düşünmek de yeni bir boyut çerçevesinde mümkün olacaktır. Bu noktada Kristeva, çocuk ile anne arasındaki ilişkiye; dilin,‘anneye dair’ ve ‘feminen’ doğasına odaklanırken, çocuk psikanalizinde devrim niteliğinde çalışmalar gerçekleştirmiş Melanie Klein’a da odaklanarak, kadın dehası üzerine kaleme aldığı üç çalışmadan bir tanesinde Klein’ın yaşamını ve çalışmalarını inceler (Bilindiği üzere diğer iki çalışma Hannah Arendt ve Colette üzerinedir). Melanie Klein üzerine yaptığı bu çalışmanın, Kristeva’nın semiyotik alan ilgili çalışmalarında belirleyici bir role sahip olduğunu söylersek ileri gitmiş olmayız. 

Poetik Dilde Devrim’in içeriği üzerinde durmadan önce Kristeva’nın Holberg Ödül Töreni Konuşması’nda üzerinde durduğu diğer iki kavrama da kısaca değinelim. ‘Küçük düşürülme’ kavramı çerçevesinde Kristeva, ‘özne’ ile ‘nesne’ arasındaki ayrımın açık olmadığı semptomlar üzerinde durduğunu ifade etmektedir. Çocuğun ‘ihraç edilme’ ya da ‘kovulma’ sürecinde, annenin rolü nesne olmaktan ziyade ilk ‘küçük düşürücü’ olmak ise, çocuk ile anne arasındaki arkaik ilişki üzerine yeniden düşünmemiz gerekmektedir. Kristeva birçok sanatçının bu süreci deneyimleme biçimleri üzerinde durmuş, özellikle de Céline’in eserlerine odaklanmıştır.‘Yabancılık/Haricilik’ kavramı çerçevesinde ise Kristeva yabancıların (dışarıdan gelenlerin) tarihi ve kaderi üzerine düşündüğünü ve Batı’da nasıl algılandıkları üzerinde durduğunu ifade etmektedir. Buradaki bağlamımız çerçevesinde bu son iki kavramın üzerinde durmayacağız. Kristeva’nın Holberg Ödül Töreni konuşmasında üzerinde durduğu bu dört kavrama kısaca değindikten sonra Poetik Dilde Devrim çerçevesinde Semiyotik ve Sembolik kavramlarına geri dönecek olursak, Kristeva’nın bu ayrımı önemli bulmasının altında yatan temel neden, ‘anlamın belirlediği alan’ olarak Semiyotiği kavramamız durumunda, bu kavrayışın getireceği bilincin, metafizik ikilikleri aşmamızda sağlayacağı kayda değer katkı ile ilintilidir. Elbette Kristeva, Poetik Dilde Devrim’de Semiyotik kavramını Ferdinand de Saussure’den farklı bir çerçevede kullanmaktadır. Kristeva’ya göre Semiyotik, gösterim/temsiliyet sürecinin iki bileşeninden bir tanesidir: Semiyotik ve Sembolik bileşenler. Her iki bileşen de dil içerisinde ve yine dil aracılığı ile işlemektedir.Kitaba yazdığı önsözde Leon S. Roudiez’in de ifade ettiği üzere, Kristeva dilbilimi çalışmalarının, sistematize edemediği, yapısal bir çerçeveye oturtamadığı ve düzenli bir mantık dizgesi içerisinde açıklayamadığı her şeyi görmezden gelmiş olmasının özellikle altını çizmektedir. Bu çerçevede Kristeva, Poetik Dilde Devrim’de tüm temsiliyet/gösterim sürecini biçimci bir yaklaşım ile ele alan pozitivist düşünce karşısında eleştirel bir bakış açısı sunarak ‘gösterme/anlamlandırma/belirtme’ sürecinin sınırsız ve nihai olmaktan uzak bir süreç olduğu savı üzerinde durur. Bilinç adını verdiğimiz olgunun ötesinde bir işleyiş mevcut mudur? ‘Dil-dışı olan’ bir işaret aracılığı ile imlenebilir mi? Dilin öznesi var mıdır? Kristeva yukarıdaki sorular üzerine detaylı bir kuram geliştirdiği kitabında ‘ifade edilemez bir bütünlük alanı’ olarak ifade ettiği chora’dan yola çıkarak, dürtüler ve bileşenleri tarafından oluşan bu alanın bir belirleme kipi olduğunu; ancak bu kipin alanı dahilinde, dilbilimsel işaretin nesnenin yokluğu olarak henüz ifade bulmadığını söylemektedir. Husserlci görüngübilim ve Hjelmslev’in Varsayılan/Koşullu anlam kavramları üzerinde de duran Kristeva, dili, diğer gösterge sistemlerinden ayırmamız gerektiğini ve dilbilimsel işareti de gösterim sürecinin aşamalarından bir tanesi olarak algılamanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Kristeva için önemli olan bir diğer nokta ise çocuğun temsili dil sisteminin içine girmesini mümkün kılan thetic fazın açık bir biçimde anlaşılmasıdır. Freud ve Lacan’dan ödünç aldığı ayna fazı ve kastrasyon kavramları ile thetic fazın işleyişine açıklık getiren düşünürün üzerinde durduğı ve yenilik getirdiği alan tam da bu noktada belirginlik kazanmaktadır. Semiyotik chora, özne-nesne bütünlüğünden koptuğunda ve çocuk kendi temsili benliğini kurmak adına ‘real’in alanından kopup temsiliyet sisteminin içine girdiğinde, Semiyotik akıştan, bilinçaltının algı alanı ve biçiminden bütünüyle kopmuş mu olur? Kristeva, “The Mirror and Castration Positing the Subject as Absent from the Signifier” alt başlıklı altıncı bölümde şöyle demektedir; 

Bilinçaltı kuramının yeniden yapılandırdığı biçimi ile öznenin gelişim süreci esnasında anlamlandırma sürecinin thetic aşaması iki noktada düzenlenir: ayna fazı ve kastrasyonun “keşfedilmesi”. 

Bunlardan ilki olan ayna fazı, anlamlandırmanın işleyişinde-işaretlerde ve cümlelerde-merkezi bir yer tutan “uzamsal sezgiyi” üretir. Bu noktadan itibaren, aynadaki imgesini bütünlüklü bir biçimde yakalayabilmesi için çocuğun kendini bu imgeden ayrı bir biçimde tutabilmesi zorunludur; ve bedeni de yukarıda tartışageldiğimiz semiyotik hareketlilik nedeniyle tedirgindir çünkü bu hareketlilik, temsiliyetin alanında çocuğa bütünlük sağlamak yerine onu daha da çok parçaya ayırmaktadır. Lacan’a göre böylelikle, prematüre doğumun neden olduğu insana dair bu fizyolojik gelişmemişlik, herhangi bir kalıcı yerine koyma ya da varsayma halini mümkün kılan unsurun tam da kendisidir; her şeyden önce de, imgenin kendisini ayrı, heterojen ve kendi kendine açılan bir biçimde kurmasına izin vermektedir. İmgenin kanunsuzluğu ve bu imgeye içkin dürtüsel yatırım-ki bunların ikisi birarada birincil narsiszmi oluşturmaktadır-nesnelerin semiyotik chora’dan kopuk bir biçimde oluşturulmasına imkan tanır. Bununla birlikte Lacan, bu yansıtıcı imgenin, “nesneler dünyası” için bir “prototip” oluşturduğunu belirtmektedir. İmgelenmiş ya da tasvir edilmiş egoyu konumlandırmak, nesnenin de konumlandırılması ile sonuçlanır ve nesne de aynı biçimde ayrı ve anlamlandırılabilir niteliktedir…Bir tür kırılmaya işaret eden bu konumlandırma temelinde anlamlandırma, ayrı/münferit unsurları çifte artikülasyon yolu ile bir araya getiren dijital bir sistem olarak kurulur. Bunun sonucunda da dil öğrenimi, konumlandırma-ayırma-tanımlama ile semiyotik chora’nın hareketliliği arasındaki sert ve dramatik bir yüzleşme olarak yorumlanabilir. Annenin bedeninden ayrılmak, fort-da oyunu, anal ve oral dönemlerin hepsi, semiyotik ağın artikülasyonuna olanak sağlarken bile imgeyi ve izole edilmiş nesneyi yok eden sürekli bir olumsuzlama işlevi görmektedir. 

Kastrasyon, özneyi anlamlandırılabilir konuma getiren ayrışma süreci için son rötuşları sağlar. Öznenin ayrışması, her vakit ‘öteki’ ile karşı karşıya kalması anlamına gelmektedir: aynadaki imago (gösterilen) ve semiyotik süreç (gösteren). Her türlü talebin tek adresi olan anne ise ‘ötekiliğin’ alanını kaplamaktadır. Annenin, her türlü talebin garantörü ve deposu konumundaki dopdolu bedeni, tüm narsistik ve dolayısı ile de imgesel etki ve doyumların yerini alır; bir diğer ifade ile anne, fallustur. Ancak kastrasyonun keşfi, özneyi anneye duyduğu bağımlılıktan koparır ve bu eksikliğin algılanması da fallusa dair işlevi sembolik bir işleve indirger-bildiğimiz sembolik işlev. Bu farklı sonuçlara gebe belirleyici bir andır: kimliğine sembolik alanda kavuşan özne, anne ile eriyip kaynaşmış halinden koparak jouissance’ını jenital bölge ile sınırlandırır ve semiyotik hareketliliği de sembolik düzenin alanına aktarır. Böylece, gösteren ile gösterilen arasındaki boşluğu, sadece tüm arzulara değil aynı zamanda tüm edimlere doğru da açılan bir alan olarak (ve bununla da kalmayarak bunları aşan jouissance’ı da içine alır) konumlandırır. (s.46-47) (çev. Nil Sakman) 

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kristeva’nın bu temel soru üzerinde duracaktır. Özellkle avangart sanatçıların eserleri bağlamında yaptığı incelemede Kristeva Semiyotik ile Sembolik arasındaki akıştan ve bu akışın mümkün kıldığı yeni olmasa da ‘henüz keşfedilmemiş’, ‘örtük ya da gizli’ kalmış algı kapılarından söz edecektir. 

Dürtü süreci anlatıda serbest bırakılıp yürütülemez; ve aynı durum hem üstdil için hem de kuramsal savruluşlar için de geçerlidir. Onun bir metne gereksinimi vardır: göstergenin ve temsiliyetin yıkımına ve tekanlamlı ciddiyeti ile birlikte anlatı ve üstdilin yıkımına. Ancak bunu gerçekleştirebilmek için metnin bu unsurların arasında yürüyebilmesi gerekmektedir: onların farkına varmadan varolması mümkün değildir; aksine içlerine sızmalı, sert ritminin art arda ortaya koyduğu reddediliş ve cezalandırma aracılığı ile bu araçları serbest bırakmalıdır. 

Bu pratiğin uygulanmadan anlaşılması neredeyse imkansızdır. Bunu gerçekleştirebilmek için öznenin “meta-“ pozisyonunu, bir dizi maskesini ya da anlamsal katmanları bırakması ve gösterim sürecinin karmaşık patikasını tamamlaması gerekmektedir. 

On dokuzuncu yüzyıldan bu yana kültürümüz tarafından da kabul gören kimi metinler böyle bir pratiği gerçekleştirmiştir. Lautréamont, Mallarmé, Joyce ve Artaud’nun ürettiği metinlerde okumak, şifreyi çözmeye yönelik sözlüksel,sözdizimsel ve anlamsal operasyonlardan vazgeçmek ve bunun yerine bu tür metinlerin üretim sürecindeki patikanın izini yeniden sürmek anlamına gelmektedir. Ne kadar sayıda okur bunu gerçekleştirebilir? Bizler işaretleri okur, izleri birbirine bağlar ve dokur, anlatıları, sistemleri ve savrulan parçacıkları yeniden üretir; ancak hiçbir zaman bu metinlerin kanıt teşkil ettiği sert ve tehlikeli denemeye girişmeyiz. (s.103-104) (çev. Nil Sakman) 

Bu bağlamda avangard sanatçıların, temsiliyete ve bu temsiliyetin sistematiğini oluşturan dil ve dil yapılarına getirdikleri devrim niteliğindeki yenilikleri inceleyen Kristeva aynı zamanda edebiyatın bu yeni tanımının reformist olmanın ötesinde bir boyut taşıdığını da açıklıkla ortaya koyuyor. Türkçe’ye henüz çevrilmemiş eser Türkçe’nin okurları için keşfedilmeyi bekliyor. İlgililere duyurulur.



[1] (İng) Poetik Dilde Devrim

[2]Kristeva Julia, Hatred and Forgiveness; Columbia University Press, New York, 2010

[3]Kristeva, Julia, Hatred and Forgiveness

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)