Bekle Tozu / Zeynep Uzunbay

Demek sendin o…  

Yıllarca bekledi getirirler diye. Sonra, akranlarına baka baka büyüttü seni. Eski evinize vardı, komşulara sordu. Anarşik demişler babana, kaçtı gitti onlar, izleri gökte demişler. Kusura bakma yavrum, el dedin mi yel dolar ağzına, boşuna mı? Yılları saydı. Büyüdü artık, bir gün çıkar kendi gelir elbet, dedi bekledi. Bakla fallarına baktırdı, yol niyetine düğümler çözdürdü, bekledi. Ölürsem, gelirse derdi de, getiremezdi arkasını. Oğlakları, kuzuları koydu yerine. Demek sendin o!

Kız bizim yazgımız bir derdim Hasibe’ye. Etine dolgun, akça pakça, boylu poslu, elinden her iş gelen bir kızdı ya, şaşıydı. Beş ırgata bedel zeytin topladığını, tütün dizdiğini gören analar, alalım şu kızı sana diye az yalvarmadılar sümsük oğullarına. Dediler ki, kadın kısmı o işi görürken gözlerini yumar zaten. Geri kalan zamanlarda şu dağı yıkar şuraya yeniden yığar mı Hasibe? Yığar valla. Turp gibi bebeler doğuracağı ince belinden, dolgun kalçalarından belli, taşı sıkar suyunu o bebelere içirir mi? İçirir yeminle. Erkek milletinin bir dirhem aklı olsa, onu da tutar şeyine sürer.  

Gençlik İşte, saç yarıştırırdık. Onunkinin eşi emsali yoktu ki. Bilek gibi belikleri kalçasını döverdi yürürken. Köse Çoban’la evleneceğinin haftası, verdi elime makası. Kız bacım etme tutma dedim, keseceksen git kendin kes, yapma bize bu zulmü. Öyle bir “Kes!” çıktı ki ağzından, parmaklarını koysa makasın ağzına, keser atar insan. İki kara beliği, iki karayılan gibi yatırdı önüne, kaderime yanacağıma saçlarıma yanarım, dedi. Deli deli lafları vardı böyle.

Ne yaşadıysa yaşadı; altta toprak, üstte gök, dökülen yerlerini elleriyle kazıdı sıvadı şu iki göz evin. Şu viran bahçe böyle miydi? Saftı, iyiydi; koyunlara da aynı Hasibe’ye güldüğü gibi gülerdi Köse. Kimilerinin eşiğinden taşıran, daha birinin beleği çözülmeden öbürünü rahme düşüren Allah, ha şa, sual edilmez elbet, ama yine de, hem şaşı hem köse hem de zürriyetsiz olmayı niye layık gördü onlara bilmem? Üstte Allah var, her doğurduğumu eline verdim vermesine de, insanın analığı da itin analığına benziyor, kıskanırdım da bir yandan. Üstüne her eğildiğinde, sesimle değilse de gözümle havlardım. Bebeyi beşiğine koyar çekiliverirdi kenara garibim.  

Baban, kasabanın kahvesinde söyledi çocuğa bakıcı aradığını. Sen miydin o! Şimdi diyeceksin ki, kahvede ne işin vardı senin. Teyyy! Ben de köyün güzeliydim ya, elde yok avuçta yok, verdiler beni Motorcu Tatar’ın iş bilmez aş bilmez tek oğluna. Kaynatam ölünce, motor da cenaze gibi yattı kaldı kapının önünde. İteledim köteledim nafile, iş yok benim seyipte. Sardım başıma poşuyu, geçirdim sırtıma keçe yeleği, atladım motora, sürdüm ovaya. Bir kızdı iki kızdı, bir şaşırdılar, iki şaşırdılar, alıştı gitti herkes. Adımı da “Erkek Gülo” koydular. Hazır erkek olmuşken, oturdum kahveye sardım tütünümü. Ters bakanı gözümle de devirirdim, sözümle de.

Aylaklığının suçunu da bana atardı, “Dört kız doğurdun, bir erkek evlat veremedin, kim için çabalayayım?” derdi. Yaşadıklarından pişman mısın dersen, değilim. Motora bindiğim gün, söz bana geçti. Boş boş gürler, gelemezdi üstüme. Tarlalarda büyüttüm dört kızı. İkisini öğretmen birini hemşire yaptım. Giydirir kuşatır atardım bunları motora, kapısına bırakırdım okulun. Okuyun der, başka da bir şey demezdim. Bir son beşiğim ilkten sonra gitmedi. Kafam almıyor dersleri, gönderme beni diye yalvardı. Şaştım kaldım, kızların en cifisiydi halbuki. Meğer gözünü motora dikmiş bizim haspa. Şimdi altında arabası, ova ondan sorulur. Ispanağı kaldırır darı eker, darıyı kaldırır lahana… Ablaları paraya sıkıştığında, Hızır gibi yetişir. Evlenmez olur mu, evlendi, kafasına uyanı seçti aldı. Ne anlatıyordum ben sana, aha seksenine geldi benimki, iliği kemiği kurudu, daha da pavyon anlatırmış, daha da karı kız anlatırmış kahvede. Konuşturup eğleniyor millet.

Dur işte, Hasibe geldi aklıma. Bizim köyden bakar sana haber uçururum, dedim babana. Yaaaa, işte o gün orda babanı görmesem, şimdi sen gelip beni bulmayacaktın. Hasibe, ahir ömründe sevdalanmayacaktı sana. Her şey yazılmış alnımıza, başımıza geldikçe okuyoruz yavrum. Geldim söyledim, böyleyken böyle Hasibe dedim. Ara uzun ya, gittiğim günler seni de atar götürürüm, gitmediğim gün de yürümediğin yol mu sanki, haber veririm erken çıkar yürürsün. Korktu ki nasıl!  Korkusu ne Köse’den ne sabah akşam yürüyeceği yoldan. Yine de, bilmez miyim, kucağına verilecek altı aylık yavrunun kokusu, buram buram tüttü burnuna. Gayretlendirdim ben de.

Her akşam, aha şu taşlığa oturur hasbıhal ederdik. Ödü kopardı geç kalmaktan. Biraz geç kalsa, annen ayakkabısını giyer, çantasını omzuna atar, seni bağrına basar sokağın başında beklermiş. İlk zamanlar başını çevirir, tombul bir kurbağa gibi yapışırmışsın annenin döşüne.  Hasibe, senin kuş yumurtasına benzeyen ellerini, toprağa kancalar atmış topalak kökü söker gibi, usul usul çözermiş annenin döşünden. Bağrına basamazmış; yay gibi gerilir arkaya atarmışsın kendini. Bağırtın kara bulutlar gibi dolaşır, yağmurlar gibi inermiş eve. Odalarda çaresizce gezdirir dururmuş seni. Sonra sonra yumuşamış, başını omzuna bırakır olmuşsun. Anne sütü kokusuna karışmış çiş kokunu, nasıl içine çektiğini anlatırdı. Akamayan gözyaşları ılık ılık gider memelerini sızlatırmış. Dayanamamış, bir gün dayamış ağzına. Biri iki emmişsin, süt gelmeyince ağzını büküp ağlamışsın. Kaç yaşında oldun? Yirmi yedi?  

Ben tarladaydım o gün, annenle babanla gelmişsiniz. Tayinimiz çıktı, burdan gidiyoruz demişler. Hah, demek hatırladın sen de. Beş yaşında mıydın? İşte o günden sonra, Hasibe’nin anlattıklarını dinlerken kendi kendime derdim ki, eline bir saz versen âşık olup diyar diyar gezecek bu avrat. Ela gözlüm diye bir başlardı bu… “Akşam oldu da perdeleri çektim mi, sabah olup da açtım mı, ocağı her harlattığımda, kapıyı açıp göğe her baktığımda, çaydan bir yudum alsam…” Kız anam aklını yitireceksin, kendine biraz serinlik ver derdim ya, şu taşlar duyar o duymazdı. Bir de “Kelebeğim” derdi sana. Kanatlarındaki bekle tozunu her yere serpti gitti bacım der, gözden yiten bir kelebeği arar gibi, gözlerini her delikte, her kuytuda gezdirirdi.

Daha çok şey vardır da, unuttum yavrum. Aha şu yüzüm, şu ellerim gibi beynim de buruştu. Yolun zor değilse gel arada, geldikçe aklıma anlatırım. Yazgımız bir desem de, sonu tutmadı. Vakitlice gitti de kurtuldu azaplardan bacılığım. Ağzımız alışmış Allah uzun ömürler versin demeye. Uzunu maskaralık. Onu bunu bilmem, insan dişleri dökülmeden, kolu bacağı tutarken gitmeli. Yaşadığım her şeyi aklımla döve döve öldürdüm, kuru kabuk kaldım ben. Ne bileyim kızım, belki de benim aklım yanlış bir akıldır. Allah’ın işine karışmış gibi olmasın da, akıl azaba düşmeden, bir şey öğrenmemiş bebelere dönmeden gitmek lazım bu dünyadan. Hani beşiğinde havladıklarımdan biri var mı yanımda?  Canları sağ olsun. İhtiyarlık, Allah’ın insana bir cezası... Ne bileyim neyin cezası.

Şimdi bugün, nerden düştü aklına da, çıkıp geldin bizim viranelere? Allah analı babalı büyütsün, seninki de hayırlı uğurlu bir evlat olsun inşallah.  Eee, her şey vaktini bekler. Adına ne dediniz? Neeey? Derle mi? Benim torunların adı da böyle alengirli. Olsun, gönlünüze göre derler toplar inşallah. Getirseydin onu da, Hasibe’nin gülünden bir tomurcuk koklardım ben de.

Bekledi, çok bekledi. Ayağım belim demeden, tertemiz teslim etti ruhunu. Yıkadık yuduk sardık kefene, koyduk toprağın altına. Toprağı bol, mekânı cennet olsun. Şu duvara dayadı sırtını, uğuna uğuna ağladı Köse. Perdeler Hasibe’nin kapattığıyla kaldı. Çıktıysa çıktını, girdiyse girdiği göremez olduk Köse’nin. Kimi dedi ayağı kaymış, kimi dedi bile bile atmış kendini yardan. Ay geçmedi, onu da aldık koyduk yanına.

Meğer beni nöbetçi koymuş da gitmiş Hasibe’m, unutmuştum ne yalan söyleyeyim. Ölmediğime sebep budur belki de. Kalk şu dükkândan şeker alalım, gelirken görmüşsündür mezarlığı, varalım Hasibe’nin huzuruna. Toprağına elini sür, bir tas su dök, geldim de. Her şeyin bir vakti var, vakit bu vakitmiş. Kuruyasıca aklım diye diye kuruttum aklımı, unutacaktım bak! Gel benim sandığı açalım önce. Gençler saçlarına saç uluyormuş, belki sen de Hasibe’nin saçlarını ularsın saçına.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)