Mağlubiyet Küpesi / Ata Tuncer

“Tanrı sarhoşu koruyor, derler

Herhalde ümidi tükenmiş diye.”

 

Hakkı Bulut; Tanrı Sarhoşu Korur

 

Sokaklara benzedim, dedim içimden. Sarhoş gecelerin hesabını tutamıyordum artık.

Bir ölsem, sanki her şey yoluna girecekti. Aynalar nazik değildi. Sıkıntıdan içi irin dolu çıbanlar büyütüyordum, döşümde. Sakallarımı çekiştirip yolmayı, dudaklarımın üstünden sarkan bıyıklarımı kemirmeyi huy edinmiştim. En sunturlusundan küfürleri, hiç duyulmamış şiirleri ağzımda duman etmiştim. Burnumdan veriyordum nefesimi. Bir ölüm ölüyordum, şu yaşamı yaşayamamışlığımdan.

Kuşlar hep uçuyordu ama Hakkı Bulut saçlarını boyamaya ne zaman başlamıştı? Yüzümdeki sakallar annemin öpücüklerini gizleyeli beri kaç kadın öpmüştü beni? Ay uzun zaman oldu, kükrememişti. Kimsenin bana söyleyecek bir şeyi kalmamıştı, belli ki.

Biz, hayal kuran şarkı ve şiir acemileri, duvarlarımızda yirmi yedi yaşında ölen ünlülerin posterleri. Derin. Daha derinde belki de tek ihtiyacımız, birilerinin de bizi o yaşta öldürmesi.

Ayın yirmi dördünde, Güneş doğacak, sabah olacak korkusuyla yıldızlar geri çekiyordu kendilerini. Ciğerime ciğerime içtiğim rakı ve birayla sarhoş, başım Allah’a emanet, destur çekip girdim Alimallah Sokak’a. Yine sokağın bir yerlerinde dayak sesleri. Buralar ki parmağındaki yüzük için kolunu kopartır, çıt çıksa yüreğini ağzından alır. Ne var ki evine dönmek için insan, illa böyle bir yerden yol alır.

“Beni kızdırma, on şarjör atarım.” dedi, uzakta adamın biri. Koşmaya başladı on beşinde torbacı çeteleri. “Lavuğu harcayacaklar.” dedi, en gerideki. Cüzdanını hala kemerine zincirleyenlerdendi. “Gururlu krallar, sırlarıyla giderler.” dedi, en önde koşan çete lideri. Nefes nefeseydi. Bir tinerci sırtını duvara vermiş elindeki bezi yüzünden çekip onları izledi. Büyümüş gözbebekleri. Ateş arasında kalırsa tutuşur, maazallah.

Silah sesleri sokağı inletti. Tinerci çöktüğü yerde titredi. El el kurşun alevi birinin böğrünü deşti. Genzinden altı inilti yükseldi. Bütün sokak boydan boya olay mahalli. O an bir sessizlik çöktü Alimallah Sokak’a, kimse böylesini işitmedi.

Kaldırım infazları, sokak çatışmaları, çete savaşları, mahalle kavgaları, yol tutmaları, polisin kimlik sormaları, çam yarması badigardları, kesik yüzlü fedailer, jiletçi güzeller, biletçi abiler, feneri söndürenlerin son adresi, çorbacısı, börekçisi. Ucuz lokantalar, ara sokaklar, arka sokaklar. Allah’sızlar ve Alimallah’lılar…

Sarılamıyordum sana, Alimallah, kollarım kısa. Hem ardı sıra ret üstüne ret yiyen şiir dosyam o gece kollarımda. O sayfalara bir kalp, bir can takamamıştım da yine sarhoş olmuştum ya, yuh olsundu bana.

 “Bu sözlerim de kulağına küpe olsun.” derdi, babam. “Mağlubiyet küpesi.”

Ezberden böylece bitirdiği serzenişlerinin üstünden kaç yıl geçti.  Yine neye kızmıştı da zincir zincir küpeler asmak istemişti kulağıma? Kimi adamlar köpeklerini direğe bağlar. Kimi babalar, oğullarını mağlubiyet küpelerinden tasmalar. Bazı geceler, oğullarının yenilgisini kabullenemeyen, artık onlara el kaldıramayan babalar geri çekilir. Sokaktan ister, der: “Benim oğlana yaşat bir saat en kederlisinden. Çünkü vazgeçmiyor kafiyeli cümlelerden. Ver bana dirayet, Alimallah Sokak, benim oğlan sana emanet.”

Gönül hissetmeyince ölüm pusudan çıkar.

Çatışma bitti derken sokaktaki sükûnet bozuldu. Önümde arkamda silahlı adamlar, nasıl koyular duvar dibinde, kaldırıma çıkmış arabaların gerisindeler. Birbirlerine doğrultmuşlar silahları, benim kafa kıyak, ev biraz uzak. El ettim sokak ortasından. Evin henüz görünmeyen penceresinde, yolumu gözleyen ölü pedere bağırdım. “E, baba.” dedim. “Sokağa emanet edilir mi bir insan? Nasılsa öldün diye korkun yok mu Allah’tan?”

Sindim duvar dibine. İnşaat toprağına battıkça battım. Yolunu değiştirir, bu sidik kokusunu ciğerine dolduran. Baktım inşaat perdeleme tahtaları arasından. Şakalı sigaralar görmüştüm, hani yakanın burnu ucunda patlayan. Burnumun ucundan geçen kurşuna denk gelmemiştim, yalan atmam. Kalakaldığım bu bitmemiş inşaat, keşlerin, müptelaların köşesi, hep hızlı adım geçmişim. Yemin billah etmişim, çökmem çöktükleri yere, dokundukları duvara değmem.

Kullanılmış prezervatifler üstüne basıldıkça, ezildikçe asfaltın rengini almışlar. Akşamüstleri travesti mahalli bu terk edilmiş inşaat bölgesi. Geceleri ise isli kaşıklarda afyon ısıtan keşlerdir, buraların sahibi. Alimallah Sokak sakinleri.  Bu da benim değil, o sokağın hikâyesi.

“Kırmızı’yı vurdular.” diye bağırdı, bir kişi. Ağır ağır perdeleri araladı, mahalleli. Tülleri sıktılar avuçlarında, yine de yüzlerini göstermediler kaldırımlara. Dizime vurdum sonra, toprağa bastım elimi. Kırmızı’yı vurdularsa sahici, bu sokağın hikâyesi de işte burada sona ermişti.

Karnından ağlayan adamların gözyaşları, kösele ayakkabılarına damlardı. Topraktan aldım elimi, bastırdım ağzıma. Ben böyle yumruk yemedim hayatımda. Kuytuda doladım kollarımı, bacaklarımın etrafına. Yerde dağılmış sayfa sayfa şiirlerim, rüzgâr esmesin diye dua ettim. Kimse duymasın iç çektiğimizi. Rüzgâr verdiğimiz nefesi götürmesin katillerin kulağına. Âmin.

Bozuk musluğu sıkar gibi tenhalaştı, kurşunlar. Kulağına sıksa da bana öyle baksa bir kişi ya da doğuştan sağır olsa da duymasa Kırmızı’nın can çekişini, yengesinin sokağı saran iniltisini. Her şeye kulağını kapasa, insan belki duymazdı benim içli içli, içime içime hıçkırışımı, ağlayışımı, dudağımı ısıra ısıra korku içinde duvar dibine sinişimi. Belki kimse duymasaydı, o sesler benim kulaklarımdan silinirdi şimdi.

Terlik sesleri böldü, düşüncelerimi. Tenini bu kadar karanlık gösteren gece miydi yoksa sokağın kiri mi? Hâlbuki gece dediğin, sokağın kirini örten dilber değil mi?

Gözümün önünde donunu indirdi. O şırıltıya alıştı kulağım, ince ince ama şiddetli. Kumrular bile sabah mahmurluğuyla eşlik etti. Silah sesleri kesilmişti temelli. Kâğıda düşen sidiğin sesi, beş dakika önce Kırmızı’yı öldüren kurşunlar gibi böğrümü deşti. Kullanılmaktan eğrilmiş, üstüne yük binmiş dedemin bastonu gibiydi. Sokağın Nijeryalı evsizleri. İnşaat keşlerinin istenmeyen misafirleri. Onun da kafası bir dünya, kolları delik deşik, büyük olasılık kimyasalla. Eline almıştı aletini, doğmamış kitabıma işiyordu, eşşoğlusu.

O duvar dibinde gölgenin gölgesi gibi hareketsizdim. Tükürüğüm ağzımda birikmiş, yutmamışım. Kaldırdım kolumu. Kalbimin atışıyla bir titriyordu kaslarım. İşaret parmağımla ittim, adamın aletini. Ruhu duymadı, bembeyazdı devrilmiş gözleri. İşemeye devam etti ama şiirlere değmedi sidiği. İnşaat toprağı susamış olacak ki hemen içine çekti. Sallanarak beline bıraktı kirli donunun lastiğini. Şiirlerin üstündeki sarı göle basmadan içeri girdi.

Parmağımı duvara sürttüm, ıslaktı haliyle. Bir nefes verdim yüz yıl içimde tutmuşum gibi. Avuttum kendimi, daha kötüsü de olabilirdi.

Tanrı sarhoşu koruyor, derler. Yemin billah.

O gece Allah korudu beni.

 

Sokakta siren sesi vardı. Polis arabasının ışıkları alelacele birbirine kavuşmak için dönüyordu. Kırmızı ve mavi. Gecenin iki rengi, bu onların son birlikteliği. Ve bir an oluyordu ki mavi, kırmızının yerini alıyordu sanki. Kırmızı’nın yerde yattığını görünce polisler birer birer kontak kapattı. Sapsarı duvarlarda gecenin ayyuka çıkardığı gölgeler kalabalığa doğru koşuyordu. Bir renk ölünce neye benzer cesedi, bütün mahalleli merak içindeydi. Duvarlarda iş tutmuş fahişelerin ayak izleri.

Sebebi neydi?

Sebebi sokakların ölmesi. Hayat sokaktaydı hani? Köpekler bile Alimallah’ı terk etti.

Demirden sivri çubuklar girmiş, deri montundan içeri. Kırmızı’yı koltuk altlarından şişlemişler, o gece. Yanında sevdiği, masmavi sevgilisi, dövmüşler onu da bıçaklamışlar.

Okutmuş uyuşturucuyu. Hakkından fazlasını ele düşürmüş. Hükmü yüzüne okunurken kaçmasın, kıpırdamasın diye şişlemişler. Kesmişler cezasını. Yaklaşmadım, başına birikmişti mahalleli. Dizlerini döven kadınların arasından gördüm. Ayağı titredi, hafifçe seğirdi. Gözümü yumdum, başımı eğdim. Bana yetti.

Yengesi hangi dilde ağladı bilemedim. Ağıt mı söyledi, ağıdı ağu oldu, boğazında mı zehirledi sözcükleri? Sonra konuştu, ayağa kalkınca, kan içinde dizleri.

Dedi ki: “İlk cinayeti kim işledi?”

Sonra eve girdi, örttü perdelerini. Benim aklımda bir şeyler değişti. Kırmızı kanıyordu ama yarası yok gibiydi.

Gün ağardı, Alimallah Sokak çırılçıplaktı. Tek tük fahişeler evlerine dönüyor, restoran bulaşıkçıları sabah mahmurluğuyla arkalarından bakıyordu. Sakalları uzamış bir travesti peruğunu bacaklarına yatırmış, merdivenlerde sigara içiyordu. Gözleri yaşlı, kıpkızıl bakıyordu. Dudağını kim patlatmıştı? Sevişirken biri mi ısırmıştı yoksa dayak mı yemişti? Kim bilir.

Bembeyaz sakalıyla bir Adakçı Dede yanından geçerken Allah’ın selamını verdi, travestiye. Tez elden imana gelsin diye dua ederken elleri gökyüzünü gösterdi. Yanındaki oğlu yüz vermedi o yana, sade başındaki takkeyi düzeltti. Hacı Dede ile oğlu üzerlerine sinmiş iman kokusuyla yanımdan geçerlerken parmaklarım titredi. İkisi de duvara sprey boyayla sıkılmış, akmış “RED” kelimesini, “RAB” ile karıştırıverdi.

Duvarı öfkeyle kesti, takkesine yapıştı elleri. Duvardaki yazıyı Dede’ye gösterdi:

 

“R E D  is  D E A D”

 

Dedi ki: “Rab is dead, yazmış zıddıklar.”

Hacı dedi: “O ne ola ki?”

Dedi ki: “Haşa, Rab öldü, derler efendi.”

Hacı dedi: “Halt etmişler. Rab vardır. Rab ölmedi.”

O gece yerden almadım, o sidikli şiirleri. Sadaka ömrü uzatır der, bizim Hacı Efendi. Alimallah’a verdim, o takur tukur bozukluk dizeleri. Sonra o duvarın dibine atılmış sprey boyayı kaptım, yuvarlandığı kaldırımdan. Yürüdüm, vardım gecesinde sindiğim duvar dibine.

Yazdım yeni bir şeylerin ilk cümlesini. Yıllar geçti, o inşaat bitmedi. Kırmızı kırmızı yazdığım harfler de bugün oldu, hala silinmedi. Kimsenin eli gitmedi. O şiir dosyasına bir kalp, bir can takamamıştım ama ben de Alimallah’ın bir parçasıydım, o andan sonra.

 

“KIRMIZI’YI VURDULAR
YARASININ RENGİ GÖRÜNMÜYORDU”

 

Babam öleli çok oldu. Kulağıma dokunmayalı elleri, bükmeyeli, çekmeyeli. Doğduğumdan beri yirmi yedi sene geçti. Babam artık uzak. Uzak sözleri ve hiç gülmeyen gözleri. Kulağımın altında bir ağırlık, yükü ete bindi. Ama sokak iyileştirdi bir gecede rakı yarasını, şiir yarasını. Belki de sokağın elektrik telleriyle dikiş attı, yamadı.

Kedilerden korkmasalardı, kuşlar uçmayı unuturlardı.

O gece bir Kırmızı kan aldı, sokak. Ben bir kanat aldım, Alimallah, en afili beyazdan yükseğe uçuran. Uç uç kafam. Kafam hala uçurtma ama ipi babamda.

O gece anladım. Kalem iç çekerse şair rüzgâr alır. Anladım ben, anladım bir şeyleri: İlk cinayeti şiir işledi.

Hikâyenin gerisi kulağımızdan sarkar, babamızdan yadigâr, bu mağlubiyet küpesi.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)