İçe Kapanış: Mardin Denizine Bakarken / Meryem Coşkunca

İÇE KAPANIŞ: MARDİN DENİZİNE BAKARKEN

Henüz yaz. İnsan içinin pır pır etme zamanları. Güneş her zamankinden daha diri… Doğudan doğan yaşamın sonsuz imgesi... Taşlara vuruyor sıcaklık.  Dokunsam sanki çatlayan narların gökle birleştiği bir avluya girmiş olacağım. Taşların düşü öyle güzel... Önümde daralıp açılan sokaklar durmaksızın uzuyor. Bitmesin istiyorum çünkü sokak evdir, yoksuldur belki gösterişsiz, sadedir. İçlerinde acı vardır, takvimlerin acıtan yaprakları dolanmıştır sokaklarda. Çöplere atılmıştır belki tarihin kağıda dökülen halleri, kokuyordur sokak. Acının yayılan bir tarafı hep var. Yine de bitmesin istiyorum çünkü sokak senin evin, benim evim, bizim evimiz. İnsan yanlarımızın buluştuğu yer. Ortak bellek, ortak vicdan… Sokak da belleğimizin evidir. Zamanın izlerini taşır.  Unutmak mümkün mü? Sen geçtin o sokaklardan, onlar geçtiler, biz geçtik. Yine geçeceğiz çünkü taşlar hala var. Sokaklar hala uzuyor. Durmak hiçbir yerdedir, der Rilke. Nasıl dururum? Yürümek hafifletiyor. Yaşamak ağrısından kurtarıyor. Merdivenlerden çıktıkça hızlı soluk alıp veriş… Taşlara katılış yoruyor biraz da. Akşam olsa, dinsek, durulsak.  ‘’Derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık; / Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam, / Siyah örtülere sardı şehri karanlık; / kimine huzur iner gökten kimine gam.’’

Evler, ibadethaneler, medreseler, kamu binaları, kapılar, pencereler, iç mekan tasarımları… Güzel zamanları hatırlatıyor. Eskiyi, eski ama hep yeni şeyleri… Mardin mermerin kurbanı olmayan nadir şehirlerden biri... Betonun yenik düştüğü yer…  Heyecanlanmamak elde değil. Zamanların içinde seyahat eder gibiyim sokak aralarından geçerken. Nereden baksam geniş bir ova içime açılan. Mezopotamya ovası uzayıp gidiyor. Ben kendime yaklaşıyorum. Ufuk açık… Yaşamı teneffüs ediyorum. Ne güzeldir Mardin Denizi. Rengin, ahengin ve tutkunun bütünleştiği an… 

Ne zaman barış hakkında konuşsak renklerden de konuşuruz. Tek tek sayarız şurada şu var burada bu var diye. Öyle ki Mardin kültürü ve medeniyeti ile pek ala barışla denk düşebilir. Bin beş yüz yıllık Süryani manastırlarının hemen yanında yer alan bin yıllık camileri, Ermeni mirasının hemen yanında yer alan Arap ve Kürt mahalleleri ile bu renk kolaylıkla bulunabilir. Renkler bu şehrin göbeğinde yaşıyor. İçimde çok eskiden bildiğim bu sokaklarda... Şöyle diyordu Papini Düşsel Konçertosu’nda: ‘’ insanlar bu gözyaşlarındaki eşitliklerinin ve yoldaşlıklarının farkında neden varmıyorlar; başkalarının çehresindeki kederde kendi kederlerini okumayı neden bilmiyorlar? Ağlayışları kadar evrensel olan bağışlanma öpücüğüyle o sonsuz gözyaşlarını neden silmiyorlar?’’ Birlik olma düşü, tek olmak… Teklik içinde renklilik… Taşlar ve sokaklar hak ediyor bunu. İçlere girdikçe kaybolan, yukarı çıktıkça kanayan şehir dinmeyi hak ediyor. Hem dünyadaki her şey biraz kanar. Kanın duracağı zaman vardır elbet. En azından bunu düşlemek gerek. Düşlüyorum ve kalabalıklar içinde mırıldanıyorum Baudelaire’i : ‘’Bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin, / Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte; / Toplasın acı meyvesini nedametin/ Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.’’

Mardin deyince biraz da baharat ve çerezlerden söz etmek gerek, dükkan sahiplerinin güler yüzle buyur eden tavrından. Ana cadde ve çarşı ağırlıklı olarak çerez barındırıyor. Bunun yanında üzümler ve o güzelim pestiller insanı gülümsetiyor. Taze badem şekerleri, karpuz çekirdekleri, muska pestiller, cevizli pestil sucukları, peksimet ekmekler, menengiç-bıttım sabunu, kirazı, zeytini ve inciri tadarak yürüdüğüm sokaklar… Bu şehirde koku gülümsetiyor, renk gülümsetiyor, insan gülümsetiyor. Bunca değeri bir arada barındırmak güçtür. Değerler insanı geçmişten şimdiye taşır. İç içelik güzeldir, bu da insanı geleceğe taşır. İnsan olma ve insandan yana olma bilinciyle taşır. Bunu istemek gerekir. Unutmamanın hafızanın en temel görevi olduğunu düşünürüm. Mardin’e ne zaman ayak bassam hafızamı daha diri tutarım. Gök ve taşın bütünü bana unutmamayı fısıldar. Zarif oluşu, zarif kalışı ve çağa direnişi fısıldar. Geçmişin aslında geçmiş olmadığını, hala var olduğunu ve olacağını fısıldar. Gülümserim ve hüzünlenirim. İnsan oluşun en doğal halleridir bunlar.  ‘’Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler / Eski zaman esvaplariyle eğilmişler; /Hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.’’

Ey gece, şehre inen karanlık, sığınılan gizemli deniz, bellek ve zaman içinde var oluş, sevinç anları,  sana tepeden bakışım ve gölgemin uzadığı Doğu! Yaşamdaki acı tadı alıyorum. Ona dokunuyorum. Onu görüyor ve duyuyorum. Bir şeyi görebilmek için onu anlamak gerekir, der Borges. Betona değen elin taşa dokunup onu anladığını düşlüyorum. Yüksek katlı binalara çıkan ayakların dar sokaklardan geçtiğini ve hiç durmayışı düşlüyorum. Mezopotamya ovasını seyreden gözlerin İstanbul boğazını hatırlayıp gülümsediğini düşlüyorum. Mardin’de kahverenginin sonsuz dağılışını, gökyüzünün ovayla birleşimini, çocukların ara sokaklarda koşarken kayboluşunu, yürüyüşün berraklığını ve yaşamın hafifliğini hissediyorum. Gece oluyor. Mardin’i seyrediyorum. Kusurlarımızı örten geceyi, insanın doğduğu andaki çıplaklığını, her şeyin ötesindeki insanı, Mardin tepesinin ardındaki varoluşu hissediyorum. Gün batınca acıyan damarları, ruhların geçmiş ve gelecek arasındaki sıkışmışlığını duyuyorum. Acıyı ve acı içindeki sonsuz sevinci yani büsbütün yaşamı dinliyorum. Baudelaire dizelerini fısıldayıp kendimi Mardin’deki rüzgarın esişine bırakıyorum. ‘’Seyret bir kemerde yorgun ölen güneş/ Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran /Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)