Dünya Ağrısı Çeken Erkekler, Mutsuz Kadınlar / Didar Zeynep Batumlu

         Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı** adlı romanı adını “Weltschmerz” kavramından alıyor. Pek çok Batılı filozof ve edebiyatçı tarafından “zamane hastalığı”, “umutsuzluk”, “pesimizm” gibi anlamlara gelebilecek şekilde kullanılan bu terim, hikâyenin iki ana erkek karakterinin ruhsal durumlarına ve hikâyenin genel tonuna işaret etmesi bakımından önemli… İki ana karakter, Mürşit ve Madenci (Uzay), “dünya ağrısı” çeken, bedbin, hayata dair umutları tükenmiş, travmatik geçmişleri, derinlerde gizlemeye çalıştıkları suçluluk duyguları ve mutsuzluklarıyla başa çıkamayan, yaşadıkları hayatı, etraflarındaki insanları ve özellikle de birlikte oldukları kadınları sev(e)meyen, tutunamayan erkek karakterler.

Roman, adını bilmediğimiz, eski zamanlardaki zenginliğini, kültürel çeşitliliğini kaybeden, giderek kuruyan, tektipleşen bir Anadolu şehrinde geçiyor. Zaman ilerledikçe eksilen, aşınan, yoksullaşan şehirde yaşayanlar umutlarını altın madenine bağlar. Altının çıkmasıyla birlikte refahın, umudun şehre geri geleceğine inanırlar. Zaman açık biçimde belirtilmemiş olsa da, cep telefonu, bilgisayar gibi detaylardan yakın dönemimizin hikâyelerini taşıdığını kolaylıkla tahmin ederiz. Mürşit’in çocukluğuna, geçmişine dair hatırladıkları yaşanan toplumsal ve kültürel dönüşümü gözler önüne serer. Yıkılan kilseler, kesilen yüzyıllık ağaçlar, ismi değiştirildiği için Ermeni oldukları öldükten sonra anlaşılan komşular, linç edilen Aleviler, şehrin dışındaki mahallelerdeki barakalarda yaşayan ve kovularak göç etmeye zorlanan çingeneler, yoksullar şehrin geçirdiği dönüşüme işaret eder. Şehir, her an bir komşularını linç etmek üzere bir araya gelme potansiyelini barındıran, her an bir toplumsal faciaya yol açabilecek bir lince dâhil olabilecek, farklı olana tahammülsüz, erkek egemen, şiddete meğilli bir ideolojinin etkisi altında giderek çürümektedir.

Ana karakter Mürşit, babasıyla ve onun temsil ettiği “erkeklik”, “aile reisi olma” ve geleneksel erkeklik rollerinin yerine getirme konusunda sorunlar yaşayan, “başaramamış” bir karakter. Babasının felç geçirmesiyle birlikte İstanbul’daki felsefe eğitimini yarım bırakarak yaşadıkları şehre geri döner. Mürşit’in yarım bıraktığı yalnızca eğitimi olmaz; hayalleri, geleceğe dair umutları ve onu âşık olma hissine en çok yaklaştıran kadını da İstanbul’da bırakıp büyük bir hayal kırıklığıyla doğup büyüdüğü şehre döner.Kader de onu “yolcu” olarak yaşamak istediği hayallerinden uzaklaştırıp “hancı” olmaya zorlar. Tüm hayallerinden vaz geçmesi, babasının kurduğu otelin başına geçmesi, evin “erkeği” ve “direği” olarak iki kızkardeşine ve annesine sahip çıkması, evlenmesi, iyi bir baba olması gerekmektedir. Mürşit çaresizce yaşamın ona biçtiği rolü kabullense ve ona biçilen rolü yerine getirmeye çalışsa da asla mutlu olmaz. Bir teslimiyet ve boyun eğiş haline geçip hayata ve kaderine küser:

“Hayatı çözmüş ve kabullenmişti çünkü, hayat böyle bir şeydir, eziyettir, sıkıntıdır, dertler bütünüdür, kaderin en sevdiği şey oyundur, felek kahpedir ve kahpe felekle, oyunbaz kaderle kavga etmenin bir faydası yoktur.” (s. 18)

Mürşit babasının ve ailesinin beklediği gibi tam bir “erkek” olamaz, “geleneksel erkeklik” rollerini tam olarak yerine getiremeyerek “kendi” erkeklik krizine adım adım yaklaşır. O ne babası ne de oğlu Özgür gibi işbitirici, girişimci ve hırslı ne de zengin kayınbiraderi ve damadı gibi başarılı ve zengin olabilmiştir. Her ne kadar sabahları evden çıkıp gece geç saatlere kadar otelde “dursa” da kendini asla oraya ait hissetmez. Babasının zamanında gayet iyi durumda olan otelin giderek çürümesine, eskimesine, saygınlığını kaybedip şehrin tüm yoksul ile düşkünlerin lobisinde okey oynadığı, şehre gelen en yoksul yolcuların kaldığı bir otel haline gelmesine engel olamaz. Oteli de giderek “kendine” benzer; onun gibi kırık dökük, karanlık, kasvetli, “dağınık ve tanımsız.”(s.28) Tam bir boşvermişlik ve kayıtsızlık içerisinde, “hancı” ve “aile reisi/evin direği” rollerinin hakkını veremediği, sorumluluklarının altında ezildiği hayatının tükenip son bulmasını bekler.

Mürşit’in derin mutsuzluğunun ve içindeki dipsiz boşluğun bir diğer sebebi yaşamında aşk olmamasıdır. Eşi Şükran’ı ilk gördüğündeki o minicik kıpırdanmaya umut bağlayarak onu sevebileceğini düşünür oysa yıllardır onun bu durumuna hiç isyan etmeden, tek başına çocuklarını büyüten Şükran’a karşı minnet ve suçluluk duyguları dışında hiçbir şey hissedemez. Şükran’ı sev(e)mez. Sevemedikçe erkekliğini yitirir:

 “Âşık olmanın planlanabilir bir şey olduğunu sanmakla yanlış yaptığını biliyor. Şükran’la mutlu olunabilir, zamanala ona aşık olunabilir demişti. Oysa öyle bir şey yokmuş, aşk bir yıldırımmış, şanslıysan çarpılırmışsın, değilsen yanındakinin başına düşermiş.” (s.33)

Mürşit’in nefes alabildiği tek zaman kendisi gibi “dünya ağrısı” çeken, tıpkı onun gibi çevresine ve tüm yaşamına “yabancılaşmış” ve onu anlayan tek insan olan Madenci (Uzay) ile geçirdiği vakitlerdir.  Madenci, şehirdeki altın madeninde çalışan, gizemli ve az konuşan biridir. Birbirlerini görür görmez tanıyan, konuşmadan acılarını hissedebilen bu iki adam her gece otelin bahçesinde bir büyük rakı içer, bazen sessizce bazen ufak ufak dertleşerek acılarını dindirmeye, bir nebze olsun yaşamlarını tahammül edilebilir kılmaya çalışırlar. Zaman ilerledikçe, kendilerine bile itiraf edemedikleri, yüzleşmekten ölesiye korktukları, yaşamlarını kâbusa çeviren ve onları derin suçluluk duygularına mahkûm eden “suç”larını birbirlerine anlatırlar.

Her ne kadar roman, temelde dünya ağrısı çeken, yaşamlarına ve çevresindekilere yabancılaşmış iki erkek karakter üzerine kurulu olsa da, bu karakterlerin hayatlarındaki kadınların mutsuzluğu hikâyedeönemli bir motif olarak karşımıza çıkar.Mürşit’in karısı Şükran ve Madenci’nin karısı Arzu, romandaki diğer tüm kadınlar gibi derin bir mutsuzluk ve yalnızlık içindedirler; onlar yaşamın kendilerine biçtiği rolleri yerine getirememiş, başaramamış erkekleri seven, karşılığında sevilmemiş kadınlardır.

Şükran, tıpkı adının anlamı gibi “aldığı her nefese şükreden”, azla yetinen, yıllarca Mürşit’in kendini dünyadan ve herkesten soyutlamış, yabancı hallerine dirayetle sabreden, görünmez olmayı, yok sayılmayı sessizce, isyan etmeden sineye çeken bir kadındır. Mürşit onun ve çocuklarının hayatlarında “var ama yok”; bedenen evde ama ruhen ve kalben orada değil, onlardan alabildiğine uzaktır. Evliliklerinin ilk yıllarında Mürşit’in derdini anlamaya çalışan, soran Şükran zamanla sormaktan, konuşmaya çalışmaktan vazgeçer, sessizce kabul eder. Şükran tıpkı sevilmeyen, ilgisiz bırakılan diğer kadınlar gibi, kendini tamamen çocuklarına adayarak onlar için “saçını süpürge eder”. Mürşit Şükran’ın evini, ailesini ayakta tutmak için gösterdiği çabanın ve onu bir türlü sevmeyi becerememesi karşısındayaşadığı suçluluk duygusunu ona hakkını teslim ederek savuşturmaya çalışır:

“Derdim dünya Şükran, dünya bende ağrı yapıyor, anladın mı? Anlamazsın, çünkü kadınsın, dünyadan şikayet etmek bir lüks ve bu lüks kadınlara tanınmamış. Senin varlık sebebin şu berbat hayatımızın çarkını çevirmek, ama sen bu çarkı bir durdursan var ya, dünya göçer, inan.” (s. 219)

Madenci de tıpkı Mürşit gibi karısını sev(e)miyor. Gittiği bir kafede garsonluk yapan Arzu’nun yüzündeki derin yaralanmışlıktan ve kederden çok etkilenen, ona âşık olduğunu sanan ve Arzu’nun aşkını kazanmak için uzun süre çaba gösteren Madenci, dengeler değişip Arzu ona çaresizce ve büyük bir tutkuyla âşık olduğunda aşkından kurtulmak ister. Arzu’yu her fırsatta terk edip Arzu’nun ona duyduğu derin bağlılık ve aşk onda bir tür bağımlılık yarattığı için geri döndüğü, sonu gelmeyen bir sarmalın içinde çok mutsuz bir evliliği sürükler. Gitmeye cesareti olmayan Mürşit’in aksine Madenci gidiyor. Bir gün yine Arzu’yu terk edip gitmeye yeltendiğinde Arzu’nun on beşinci kattan kendini attığını öğrenir. Son kavgalarında Madenci’ye “sana tutunuyordum, kırdın” der Arzu...

Derin ve çok sarsıcı bir mutsuzluk öyküsü Dünya Ağrısı. Sosyal ve kişisel travmaların, suçluluk duygularının, yabancılaşma duygusunun, ait olamamanın, tutunamamanın, sev(e)memenin, sevilmemenin, çürümenin, tükenmenin öyküsüdür. Çünkü insan olmak ağrılı, sancılı ve önünde sonunda Mürşit’in okuduğu Cioran’ınEzeli Mağlup kitabındandüşülennottan anlayacağımız gibi “İnsan bir uçurumdur” (s. 331).

 

*İpek Şahbenderoğlu ve Emre Erbatur’a teşekkürler.

** Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı, Can Yayınları, İstanbul 2014.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)