Döşeğimde Ölürken / Çiğdem Baydar

  Döşeğimde Ölürken / William Faulkner

    Nobel Edebiyat Ödüllü yazar William Faulkner, "Döşeğimde Ölürken"i "Ses ve Öfke"den bir yıl sonra, 1930 yılında yazmış. Bu kadar şiirsel bir düzyazıyı daha önce hangi romanda okudum diye düşünmüştüm kitabı bitirdiğimde. Uzun bir şiir değilse bu roman, şiirli düzyazı. Faulkner'in romanlarında şiirin usul usul düzyazıya sızdığına, metnin özünde yekpare bir şiir olduğuna tanıklık ederiz, tıpkı Virginia Woolf'un romanlarında olduğu gibi. Bilinç akışı tekniği kullanılarak, 15 farklı anlatıcının 59 bölümde konuşturulması ile oluşan kitabın konusu; anne Addie Bundren’in ölümünden sonra Jefferson'da gömülme isteğini yerine getirme çabasıdır. Bu görev; akıl, ruh ve erdem yoksulluğuyla; direnç ve inatla, komik ve dramatik sonuçlara rağmen yerine getirilir. Faulkner’in hayalinde yarattığı ve pek çok kitabında ölçü aldığı Yoknapatawpha bölgesi, insanın ortak kaderinin, talihinin ve tarihinin coğrafyasıdır. Algıları sonuna kadar açılmış bir yazarın yoğun duyarlılığını tamamen boca ettiği benzersiz eserlerdir romanları. Kitaplarında savaş sonrasının hayal kırıklığı ile bu hayali kasabanın yerlilerini, sosyal çöküşten önceki bocalamalarını, kent-taşra ikilemlerini, dayanışmadan yoksun ilişkilerini, insanı çaresiz bırakan cehaletlerini ve bencilliklerini eşsiz bir imgesel zenginlikle anlatır. “Döşeğimde Ölürken”de karakterlerin psikolojik dinamikleri, kardeşlerin birbirlerinin gözünden diğer aile üyelerine ve yolda karşılaştıkları kişilere bakışı, düşünüşü, algılayışı serilir karşımıza. Üyelerin aile ilişkilerine, kendilerini savunma biçimlerine, anneye ve babaya bakış açılarına, zavallılıklarına, delirmelerine, öfkelerine tanık oluruz ve olayın içinde, sahnede bir film gibi izleriz romanı. Yazar bir dakikalığına bile dalgın olmasına izin vermez okurun, sürekli ilgiyi merkeze çeken bir büyücüdür. Onu terk etmenize ya da yanından bir an olsun uzaklaşmanıza izin vermeyen hırçın bir evlat gibidir. Fazla uzağa gidemezsiniz; aranızdaki bağı koparır.

     Faulkner başlı başına yenilmez bir tarzdır; örneksizdir; eşsizdir.  Yazar, romanını geceleri elektrik santralinde, zor koşullarda ve çok kısa sürede yazılmasından dolayı "güç gösterisi" olarak tanımlar.

     "Döşeğimde Ölürken" romanını benzersiz kılan şey yazarın bilinç akışı tekniğini kullanarak Bundren ailesini içtenlikle konuşturması değildir yalnızca, aile üyelerini tek tek iç monologları aracılığıyla gündelik hayat üzerine düşündürmesidir de. İyiliğin ve kötülüğün dansını izlersiniz zamanda yolculuk yaparak. Cehaletin, erdem yoksulluğuyla nasıl yoğrulduğuna ve bunun hayatlarımıza günümüzde de nasıl tezahür ettiğine tanıklık edersiniz. Lezzeti içeriğinden büyüktür kitabın. Faulkner’in bu kitabı kırk yedi günde yazdığı düşünülürse benzersizliği daha da büyür. Bir kitabı yazmanız ne kadar sürüyor sorusuna yazarın verdiği yanıt ilginçtir: "Ancak niteliksiz yazarlar bunun cevabını verebilir. “Döşeğimde Ölürken”i altı haftada yazdım, “Ses ve Öfke”yi yazmamsa üç yıl sürdü."(1)

   Faulkner, “Döşeğimde Ölürken”i niçin 15 farklı anlatıcıdan 59 bölümde anlatmayı tercih etmiştir? Yazar, hepimizin en büyük gerçekliği olan “ölüm”, üstelik de annenin ölümü karşısında kahramanları aracılığıyla bizleri de bu gerçekle yüzleştirir. Bu şekilde anlatıcıyı, tanrı/yazar’ı devreden çıkararak okuru sahnenin içine sokar. İstenen dramatik canlılık, kahramanların gözünden olayların, nesnelerin devinimiyle birbirlerinin ve kendilerinin psikolojik tasvirleriyle yaratılır. Faulkner’in modern romana getirdiği bu yenilik, devinimi bize hediye eder; yazar yalnızca ana hatları verir; bir gizin içinde ilerleriz ama yine de her şey apaçıktır. Tüm gerçekliği ile olaydan çok sahneler, karakterlerin ruh dünyaları, yol, yolculuk, sel, ev ve birbirleriyle ilişkileri gözümüzün önünde devinir. Eksik yoktur, sahne vardır. Romanın bütünü gölgeler içinde, yine de apaçıktır.

   Varoluşumuzun başladığı kapı olan anneden ve romanda onun ölüsünün dahi kıymetsizliğinden yola çıkarak, aslında anlam kaybı içinde boğulan hayatın boşunalığı ve uzun bir ölüme hazırlık süreci olduğudur teması. Bunu anne Addie’nin konuştuğu bölümden, satır aralarından çıkarırız: “Babamın insanlar uzun zaman ölü kalabilmeye hazırlanmak için yaşarlar dediği aklıma gelirdi. Ve günler günler boyunca bakmak zorunda kaldığım zaman onlara, erkeği de, dişisi de kendi gizli, bencil düşüncesiyle ve kanları yabancı birbirlerinin kanına ve benim kanıma yabancı, düşününce bu da benim uzun süre ölü kalabilmeye hazırlanmanın tek yoludur herhalde diye, tiksinirdim babamdan benim tohumumu ektiği için. Suç işlemelerini sabırsızlıkla beklerdim, kamçılamak için onları. Kamçı indiğinde kendi etimde duyardım; kamçı eti yaralayıp kabarttığında benim kanımdı akan, kamçının her savruluşunda düşünürdüm: Şimdi benim farkımdasınız! Şimdi gizli, bencil hayatlarınızda bir varlığım ben de, ben ki sizin kanınıza kendi kanımı kattım sonsuza, sonsuza, sonsuza değin.”(2) Kelimeler inancını yitirmiştir anne Addie Bundren:“Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını.”(3)Korku’yu da hiç korkmamış kişilerin bulduğunu anladım; gurur’u hiç gururu olmayanların.“(4) Günahlarını dualarıyla bastıranların üçkağıtçılığının farkında olacak kadar bilgedir Addie Bundren: “…çünkü günahı kelimeler olarak görenlerin gözünde kurtuluş da kelimelerdir yalnızca.”(5)

    Annenin ölümü, her kahramanı ölüm gerçekliğiyle yüzleştirir. Coşan sele, yıkılan köprüye rağmen aklı ve erdemi yitirerek sürdürülmeye çalışılan tabutu taşıma yolculuğu, cehalet, komedi ve dram sergiler. Hayat kadar saçmadır romanın gerçekliği de. Ölümün son biçen avazı karşısında devam ede gelen, etmek zorunda olan günlük kaygıların yarattığı anlam kaybını buluruz varoluşun bağrında. Tabutun taşınması kendi geleceklerinin taşınmasıdır. Dewey Dell’in nasıl sonlandıracağını bilemediği gizli hamileliği, Darl’ın bir türlü gömülemeyen anne cesedine sorumluluğu sonucu aklını yitirmesi, ayağı kırılan Cash’i doktora götürmemek için kırık ayağın çimentoya yatırılması, öncesinde Cash’in canını yitirme pahasına sel sularında kayıp tebeşiri araması, Anse Bundren’in, ölen karısı Addie Bundren’e Jafferson’da gömülmesi için ‘söz verdim’ yalanının altından, köprüyü tüm çocuklarının hayatını tehlikeye atarak geçme ısrarında, dişlerini yaptırma ve aslında bunun yeni bir eş için hazırlık olduğunun ortaya çıkması gerçeğiyle yüzleşiriz. Mantığın kronolojisine aykırı bu dokunaklı inat, babaya yeni bir eş, hamile Dewel Dell’e içi pudra dolu kapsüllerle kazanılan yeni bir aldatılma, Darl’a kaybedilmiş akıl, Cash’e çimentoyla kaplı kırık bacak, Vardaman’a ise annesinin balık olduğu fikrini kazandırır. Kokusuyla tüm kasabayı tehdit eden akbabaların başından ayrılmadığı ceset bile daha fazla bir şey söylemiyordur artık. Bütün bunlar kendi de bir akbaba gibi yükselen uzun ve sıska, hiç terlemeyen Anse Bundren’in gölgesinde güney bölgesi insanlarının cehaletlerini, akıl yoksunluklarını, kelimeleri tanrıyı kullanmak için yardıma çağırışlarını, suçun bastırılmasında dinsel motiflerin günlük hayattaki dili nasıl kullanacağını, sevginin ve dayanışmanın aile içinde yeşermediğini gösterir bize. Faulkner’in modern romana kattığı bilinç akışı tekniği, kurgudaki olağanüstülük, varoluş metafiziği, kendine has üslubu, dramatik canlılık becerisi, şiirsel ve aforizmalarla dolu anlatımı ona Nobel ödülünü kazandırır. Romanlarında kendisinin de yaşadığı Amerika’nın Güney Bölgesi’ndeki insanları, ruhsal durumlarını kent ve taşraya uyumlarını anlatır. Bir röportajında “Neden yaşadığınız bölgenin tasvirini bu şekilde ortaya koyuyorsunuz? “ sorusuna “Başka halini bilmiyorum. Ben insanın hakikatini anlatmaya çalışıyorum. Gerektiği zaman hayal gücünü kullanıyorum, son çare olarak da zulmü. Bölge bunun için tesadüfi ve önemsiz. Bildiğim sadece bu” şeklinde yanıt verir.(6) 

Romanın Şiirle İlişkisi

  Yazarın dili, şiir dili kadar örtüktür; her şeyi peşin peşin, apaçık söylemez, sezdirir, eksiltir, soyutlar, inceltir, yontar. Gerçekliğin ışığını içeri sızdıracak ince bir çatlak bırakır. Oradan şiir düzyazıya sızar. Düzyazıdan upuzun bir şiir çıkar. Merakı diri tutan bir şiirdir onun anlatımı. Gerçekliği bize kolay kolay göstermez, sırlarını bir seferde vermez.

   23 yaşına kadar şiir yazar sonrasında tür değişir. Bu durumu bir söyleşisinde şöyle açıklar: “Şiirin söylemek istediklerime uygun olmadığının farkına vardığımda mecramı değiştirdim. Yirmi bir yaşındayken şiirlerimin çok iyi olduğunu düşürdüm. Yirmi iki yaşında fikrim değişmeye başladı. Yirmi üç yaşındaysa şiir yazmayı bıraktım. Ama yazılarımda şiirsel nitelikleri kullanıyorum. Netice de düzyazı da şiir.”(7)

   Kendini başarısızlığa uğramış bir şair olarak tanımlar, romana geçişi yine şiire borçludur. Romanlarının şiirle hemhal oluşunu onun belki de bir şair olarak doğmuş olmasına borçluyuz. Bu geçişi şu cümleleriyle açıklar: “…ben başarısızlığa uğramış bir şairim. Belki de her romancı önce şiir yazmak ister, yazamadığını görür ve hikaye yazmayı dener. Hikaye şiirden sonra en çok çaba isteyen edebiyat formudur ve sanatçı hikaye yazma işinde de çuvalladığında, ancak şiirde ve hikayede çuvalladığında romanını yazmaya başlayacaktır.”(8)


     Romanının bitiminde zekamızın ve duyarlılığımızın derinine nüfuz eden sahneler belleğin yüzeyinde kalır. Betimlemeleri şiirin soyutlama gücüne ulaşmıştır. Kelimelerle, devinimin sıra dışı bir bölümünü bize fırlatır; geri kalan anlam boşlukta kendini tamamlar. Şu iki alıntı söylemek istediğimizi tamamlayabilir:“Buraya gelin, Bayım,” diyor Jewel. Kımıldıyor. Öyle hızlı kımıldıyor ki derisi fırıl fırıl dönen alevden diller gibi oluyor. Savrulan yele ve kuyruk ve yuvarlanan gözlerle at şahlanarak biraz koşuyor gene, sonra duruyor, ayakları toplanmış, Jewel’ı gözleyerek. Jewel, eller iki yanına sarkık, ağır adımlarla ona doğru yürüyor. Jewel’ın bacakları kımıldamasa atla ikisi güneş altında yabanıl bir resim için tahtadan oyulmuş gibiler.”(9) Faulkner, resim çizer, çarpıcı imgeleriyle çok katmanlı bir anlatımın içinde gezdirir bizi : “Güneş ufuktan bir saat yukarda, şimşek bulutlarının doruğunda kanlı bir yumurta gibi duruyor; ışık bakırlaşmış: gözde kara haberli, burunda kükürtlü, şimşek kokuyor.” (10)

      Taneleri ve dokularıyla şiiri toplarsınız metinden, şiir sesini satır altlarından duyurur: “Yalnız durdu, ölmekte olan anasına baktı, yüreği sözlere boşalamayacak kadar dolu.” (11) "...Yaşantılarımız nasıl da esinti-siz'e, ses-siz'e dolanıp, karışıp gidiyor, yorgun hareketlerimiz yorgun yorgun eski özetleri yeniden anlatıyor; geçmiş zorunlulukların yankıları tel-siz'ler üstünde el-siz: günbatımında kızgın davranışlar takınıyoruz, yapma bebeklerin ölü hareketleri. Cash bacağını kırdı, şimdi de talaş akıp gidiyor. Ölüme değin kanıyor Cash kanıyor..."(12)

     Cümleleri kahramanlarının sayıklamaları gibi göründükleri denli, toplumsal, varoluşsal mesajlardır da. Birkaç örnek vermek gerekirse : “Ama bilemiyorum ne deliliktir ne değildir; kim karar verebilir kesinlikle. Çünkü galiba her adamın içinde deliden de, akıllıdan da öte bir başka adam var ve o adamın delice ve akıllıca işlerine aynı tiksinme ve şaşkınlıkla bakıyor içerden…” (13) “Bir şey yeni, sert, parlak olduğu zaman yalnızca tehlikesiz olmaktan biraz daha iyi bir yönü olmalıdır, çünkü tehlikesiz şeyler yalnız insanların uzun sürelerdir yapa gelip sivri köşelerini yumuşattıkları şeylerdir ve bunları yapmakta bir adama, bu daha önce yapılmamıştı, bundan sonra da yapılmaz, dedirtecek hiçbir şey yoktur.” (14)

   Duygularımıza ve duyularımıza dokunarak, aforizmalarıyla yaratmak istediği etkiyi romanın bütününe yayar. Üslubundaki şiirsel ifade, şeylerin özüne en derin erişimi sağlayan araçtır. Onu diğer yazarlardan ayırt eden üslubu adeta ona hediye edilmiş bir lütuftur. Romanlarında, sözcükler kendilerine özgü mizaçlarıyla yazarın üslubunu örgütler.

  10 Aralık 1950’de yaptığı Nobel ödülünü kabul konuşmasında yaşadığımız günleri anlatan çok şey bulunca irkiliriz. Adeta savaş güncesi olan dünya tarihimizde dehşetin ve insan olma kaygısının hiç değişmediğine de tanıklık ederiz: “Bu gün yaşamakta olduğumuz trajedi hepimizi içine alan evrensel bir can korkusudur ve bu korku öyle uzun zamandır sürüyor ki nerdeyse onunla yaşamaya alıştık. Artık ruhani sorunlar yok. Fakat şu soru var: Ben ne zaman bombalara hedef olacağım? Bu yüzden genç adamlar ve genç kadınlar insan kalbinin kendiyle çatışması, kendine özgü sorunları üzerine yazmayı unuttular- ki bu başlı başına iyi bir yazı olmaya yetecektir; çünkü üzerine yazmaya, bu uğurda çekilen acıya ve harcanan emeğe değecek tek konudur aslında."(15)

  “Ben insanın yalnızca dayanacağına değil üstün geleceğine inanıyorum. İnsan, diğerleri içinde bitmez tükenmez bir sese sahip tek yaratık olduğu için değil, bir ruhu olduğu için, şefkat, fedakârlık ve dayanma gücüne sahip bir ruhu olduğu için ölümsüzdür. Şairin, yazarın görevi bunlar üzerine yazmaktır. İnsana şanlı geçmişine dair cesareti ve onuru, umudu, gururu, şefkat ve merhamet ve fedakârlığı hatırlatıp, kalbini besleyerek ona yardım etmek yazara ve şaire has bir ayrıcalıktır. Şairin sesi yalnız insana dair kayıtlar tutmakla yetinmeyip, dayanması ve üstün gelmesi konusunda ona yardım edecek, destek olacak taraflardan biri olabilir."(16)

    William Faulkner ölümünün 53. Yılında söyleyebileceklerini, hala sesini kısmadan söylüyor! 

Kaynakça

1. http://meseledergisi.com/2014/08/william-faulknerla-bir-soylesi/, William Faulkner’la Bir Söyleşi, Mesele Dergisi, Ağustos 2014, s.4

2.    Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.149

3.    Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.151

4.    Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.151

5.    Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.155

6. http://meseledergisi.com/2014/08/william-faulknerla-bir-soylesi/, William Faulkner’la Bir Söyleşi, Mesele Dergisi, Ağustos 2014, s.3

7.    http://meseledergisi.com/2014/08/william-faulknerla-bir-soylesi/,  William Faulkner’la Bir Söyleşi, Mesele Dergisi, Ağustos 2014, s.5

8.    https://tr-tr.facebook.com/notes/alt%C4%B1-%C3%A7izili/william-faulkner-ile-s%C3%B6yle%C5%9Fi/357898114271923/   Paris Review’dan çeviren: Kaya Genç

9.    Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.19

10. Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.43

11. Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.30

12. Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.179

13. Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.204

14. Döşeğimde Ölürken, iletişim Yay., Çev. Murat Belge, s.117

15.http://www.sabitfikir.com/dosyalar/faulknerin-nobel-konusmasi-her-sey-korkmakla-baslar, Çev. Nilhan Kalkan, s.1

16.http://www.sabitfikir.com/dosyalar/faulknerin-nobel-konusmasi-her-sey-korkmakla-baslar, Çev. Nilhan Kalkan, s.1

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)