Beyrut / Erkut Aldeniz

BEYRUT

-         Beyefendi, bu sipariş verdiğiniz kibbeh çiğ ettir, haberiniz olsun dedi garson.

-         Olsun, ben Türk’üm dedim.

-         Tamamdır o zaman dedi. Türk olduğumu duyunca sevindi, gülümsedi.

Beyrut’ta bir Osmanlı konağında tek başıma akşam yemeği yerken insanları seyrediyorum; şık giyimli, kibar, güler yüzlü, neşeli insanlar. Senelerdir kendi kendime bir ‘yaşayan kentler’ listesi yaparım; New York, Amsterdam, Barcelona ve İstanbul’u her zaman için hareket dolu, yaşayan, mutlu insanların olduğu kentler olarak anlatırım. İlk kez seneler önce gittiğim ve bu seyahatte 8 gün geçireceğim Beyrut bu listenin üst sıralarına girmeyi en çok hak eden kentlerden birisi. Üstüne üstlük, Türk mutfağına dair en güzel kitaplardan birini de yazan Lübnan kökenli arkadaşım, dünyaca ünlü executive chef Greg Malouf'tan aldığım danışmanın notları da cebimde.

San Francisco’lu bir yemek yazarı misafirim yazdığı bir makalede İstanbul yemek obsesyonlu insanların yaşadığı bir şehir, ayrıca her yeri tarih kokuyor ve Erkut hayatın her alanına yemeği doğru düzgün yerleştiriyor demişti. Beyrut da aynı tanımı layikiyle hak ediyor. Bu şehir tarih ve kültür kokuyor; Beyrut’lular hayatın her alanına yemeği hem de kültürüyle yerleştiriyor.

Beyrut Refik Hariri Havalimanında beni Khaled karşılıyor; uzun boylu, esmer tenli, sımsıkı saçlı, göbekli, sürekli gülen bir adam. Beyrut’ta doğup büyümüş; arada 10 sene Kuzey Amerika’da yaşamış. Aklında hep Beyrut olmuş, ve en sonunda geri dönmüş. Düzgün bir İngilizce konuşuyor. Beni otele bırakıyor, ve 2 gün sonra görüşmek üzere ayrılıyoruz. Seneler önce geldiğimde ağzıma bir parmak bal çalan Beyrut'ta, çivi çiviyi söker deyip, henüz bitirdiğim 24 günlük Anadolu turunun yorgunluğunu atmayı planlıyorum.

Otele giriş ve kayıt işlemlerimi tamamladıktan sonra valizimi odama gönderiyorum ve hemen kendimi sokağa atıyorum.

Hamra Caddesinde yürüyorum; sağlı sollu kafeler var; lokal bir kafe bulup oturuyorum ve hemen kahve istiyorum. Yanımdaki masalarda şık giyimli insanlar oturuyor; belli ki akşam üzeri giyinip kuşanıp eş dost birlikte kahve içmeye çıkmışlar. Buradaki Arapça seyahat ettiğimiz pek çok ülkedekinden farklı; çok kibar, çok rafine, kulağa şiir gibi geliyor. Burada bir hayli oturduktan sonra yürüyüşe devam ediyorum. Cadde üzerinde bazı Türk markaları dikkatimi çekiyor. Özellikle hazır giyimde ülkemizin ileri gelen markaları Beyrut’ta da ana caddelerde en güzel yerlerdeler.

İç savaştan önce Ortadoğu'nun en düzenli, en medeni ve yaşam koşulları belki de en yüksek ülkelerinden biri olan Lübnan, bundan sonra da bu şartları sağlamak için oldukça yoğun bir mesai veriyor. Bu ülkede pek çok ülkede yoğun olarak görülmeyen bir milli gurur var. 5 milyona yakın nüfusun neredeyse yüzde 60ı Müslüman, kalanı Hristiyan. Çok az da Dürzi nüfus var. Ancak mezhep ve etnik köken sayısı çok daha fazla; özellikle Beyrut yaklaşık 20 ayrı mezheple, en kozmopolit kentlerden birisi, ve tüm Lübnan'lılar, geçmişleri, renkleri, etnik ve dini tabanlarından önce, Lübnan'lı olmakla, ülkeleriyle, kendileriyle, ve birbirleriyle gurur duyuyorlar.

İç savaş Beyrut'u yaralamış, ama artık herşey bitmiş, gitmiş. Sokaklarda savaşın izleri hala yer yer var, ancak şehir baştan inşa ediliyor. İç savaş sırasında ağır yara alan bir kaç binayı geçmişi hatırlamak için olduğu gibi bırakıp yada müzeye çevirip, kalan tüm yaralar sarılacak. Herhangi bir şekilde konu açılırsa, nezaketle konuşmayı başka yöne çevirdiklerini farkettim ve bir konuşma sırasında, damdan düşer gibi sordum, peki nedir bu iç savaş, ne oldu da oldu? Ve şimdi ne olacak diye? Savaş geçti, gitti, bitti, bir daha da olmayacak, Lübnan'ın insanlari, Lübnan'da mutlu, mesut yaşayacaklar dedi 80 küsür yaşındaki sahaf.

Beyrut'un doğusundan batısına yürüyüşüm tam bir günümü aldı; önce arka sokaklarda, daha sonra Eşrefiye ve Gemayze'deki, her dükkan, kitapçı, antikacı, lokanta, cafe ve pastane ve aklınıza daha ne gelirse gezerek, keşfederek ve Monot sokağında salaş, temiz, küçük bir esnaf lokantasında son lokmasına kadar bitmesin diye dua ettiğim yemeği yedikten sonra önce Mavi Cami ve daha sonra Corniche üzerinde yürüyüşüm, Beyrut Amerikan Üniversitesi kampusunden Hamra'ya geri dönerek sona erdi. Corniche üzerinde yürürken, az önce yemek yemiş olmama aldırmadan, sokaktan aldığım bol baharatlı bir kahkeyi yemeyi de ihmal etmedim.

Akşam üzeri otele döndüğümde gelen uçakları kontrol ediyorum. Bundan 20 küsür sene önce Hacettepe Üniversitesi yıllarımda mitolojiyi sevmemi ve öğrenmemi sağlayan çok değerli bir hocam ve kardeşi bize katılacak; lobide bir kahve daha içerken hocam geliyor ve hemen yürüyüşe çıkıyoruz. Corniche ve Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin önünden geçen keyifli bir gün batımı  yürüyüşünden sonra yemeğe oturuyoruz.

Kahvaltıdan sonra Khaled tüm güler yüzü ve olumlu tavrıyla bizi selamlıyor; aracımıza binip yola koyuluyoruz.  Chouf dağlarının arasından geçip Beka vadisine iniyoruz ve Beit Eddine sarayına ulaşıyoruz.

1788 - 1818 arasında Emir Beşir Şihab tarafından yaptırılan Beit Eddine sarayı, dış avlu, iç avlu, haremlik ve bahçe, ayrıca bunların etrafına kurulan müştemilatlardan oluşuyor. Alt bahçeye açılan kısımda nefes kesici mozayik paneller ve sarayın tümünde harikulade ahşap işçiliği gözleniyor.

Buradan Musa Kalesine geçiyoruz. Musa hayatı boyunca bir kale sahibi olmak istemiş; ilkokulda bunu öğretmenine anlattığında öğretmeni onu sopayla dövmüş. Hayallerine sahip çıkan adam, yılmadan, usanmadan Kalesini inşa etmiş; daha sonra gene yılmadan, usanmadan kalenin içini tefriş etmiş. Şimdi Beit Eddine sarayından dönüş yolunda Musa Kalesi olarak ziyarete açılan bu enteresan yer, aslında hayallerini koruyan, çaldırmayan ve tuğlaları birer birer örüp herkese ve herşeye rağmen hayallerini gerçekleştiren bir adamın kalesi.

Sardine bizri, nam-ı diğer sardalya tava, kalenin dibinde Akdeniz'e bakan lokantada, yeşilliklerle dolu bir salata ve masmavi deniz eşliğinde, kıymetli hocam ve kardeşi ile, keyifle hatırlayacağım yemekler arasına yerleşti.

İstanbul Arkeoloji Müzelerinin kurucusu Osman Hamdi Bey’in İskender Lahdi dahil olmak üzere pek çok eseri getirdiği Sur kentindeyiz. Lübnan'ın 4. büyük kenti olan Tyre kentinin arkasında, oldukça geniş bir alana kurulu antik kenti geziyoruz. Fenikeliler tarafından kurulan ve efsaneye göre Europa ve Elissa'nın da doğduğu yer olan Sur, 1979da UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine girmiş. Roma döneminden kalan hipodrom ve etrafı oldukça etkileyici. Böyle stratejik bir konumda olan şehire Roma İmparatorluk döneminde gayet önem verilmiş olmalı ki, girişe büyükçe bir zafer takı konmuş.

Günün sonunda havalimanına dönüyorum, diğer misafirler yok sayılacak bir rötarla geliyorlar, aracımıza biniyor ve otele geçiyoruz. Herkes yol yorgunu olduğundan istirahate çekiliyorlar. Yarın bütün gün gezeceğiz.

Sabah kahvaltısında dinlenmiş, pırıl pırıl, gülen yüzler var. Herkes birbirine laf atıyor. Bu şu demek: Bugün mükemmel bir gün olacak.

Yerel rehberimiz Khalil'le tanışıyoruz. Önce Anjar harabelerine gidiyoruz. Tüm misafirlerimizin katılımıyla ziyaret adeta bir çalıştay haline geliyor; profesyonel rehberlik mesleğinin icrasında en sevdiğim şeydir; rehberin mikrofonik bir sesle ansiklopedik bilgi vermesi yerine herkesin ilgilendiği kadar katılım göstermesi. Kentin planlaması, ızgara planı, caminin yerleşimi, mihrabın durumu, hamamın vaziyeti ile ilgili ön bilgiyi ben verdikten sonra herkes gördüğünü anlatıyor. Meslekte manevi tatmin dediğimiz budur.

Ba'albek'teki Bachus tapınağı an itibariyle dünyadaki en korunmuş ve sağlam Roma tapınağıdır. Hemen arkasındaki Venüs tapınağı, ve yanıbaşındaki Jupiter tapınaklarını da göze aldığımızda, burada binlerce yıl öncesinde de anaerkil kökenli ve bereketli bir tarım topluluğu olduğunu, ve Roma Senatosunun buraya çok önem verdiği için Jupiter kültünü baskın hale getirmeye odaklandığını görürüz. Jupiter'i ve Jupiter kültünü bana mitolojiyi 20 küsür sene önce öğreten hocamın karşısında anlatırken heyecanlanıyorum; sesim titriyor.

Herkes aç, ve herkes bana bakıyor; ben de yola bakıyorum. Sonunda öğle yemeğini yiyeceğimiz lokantaya ulaşıyoruz. Yeşillikler içinde, gürül gürül su akan bir lokantada humus, fetouch, çeşit çeşit salatalar ve ardı ardına gelen kebaplar arasında kayboluyoruz.

Dönüş yolunda Cizvit rahiplerinin keşfedip 1970li yıllara kadar işlettiği ve daha sonra Papalık tarafından dini müesseselere ticaret yasağı getirilince özel sektöre devredilen Ksara şarap mahzenlerindeyiz. Bu mahzenler hepimize Kapadokya'da gördüğümüz mahzenleri hatırlatıyor. Burada bir kaç çeşit şarap denedikten sonra tekrar aracımıza biniyor ve otelimize dönüyoruz.

Akşam yemeğinde Beyrut'un en keyifli mekanlarından birindeyiz. Lübnan mutfağı, Ortadoğu esintileri arasında bir miktar Anadolu ve doğal olarak Akdeniz ve Ege etkisi altında. Örneğin ülkemizde en iyisini Antakya'da yiyeceğiniz Humus, burada her menüde var; asiditesi bizimkinden biraz daha yüksek zeytinyağı ve kırma zeytin her masada karşımızda, Mardin, Gaziantep ve Şanlıurfa'da  yediğimiz kebaplar burada yağ oranı çok daha düşük olarak sunuluyor. Patlıcan ve patlıcan salatası bizden daha farklı yapılıyor; arada servis edilen limon ve sarımsak soslu buharlanmış enginar ise bana Bodrum'u hatırlatıyor. Ve masanın olmazsa olmazı arak, rituel olarak hazırlanıyor ve içiliyor. Yemekten sonra çiğ bezelye ve bakla ikram ediliyor.

Uzun sohbetlerimizi iyice lezzetlendiren yemekten sonra bazılarımız otele dönüyor, bazılarımız Corniche'te, bazılarımız Hamra'da keyifli yürüyüşler yapıyor, bazılarımız da Beyrut’un dünyanın bütün metropolleriyle yarışan gece hayatını tecrübe ediyor.

...

Gene keyifli bir kahvaltı ve harika bir teleferik seyahatinden sonra Harissa tepesinden Beyrut'u seyrediyoruz. Dibinde durduğumuz Meryem Ana heykelinin sağında solunda dua eden, mum yakan, konuşan, gülen insanlar var.

Hemen ardından Jeita mağaralarını geziyoruz. Neredeyse 9 kilometreye uzanan 2 ayrı mağaradan biri ziyaretçiler için hazırlanan yürüyüş yolu, diğeri ise küçük kayıklarla gezilebiliyor. Oluşumlar özellikle jeoloji meraklıları için çok etkileyici.

Akdeniz'e nazır yenen bir başka öğle yemeğinden sonra Byblos'tayiz. Resim Datça'nın arka sokakları, Kalkan'ın eski limanı, ve gerisinde kurulmuş dünyanın en eski medeniyetlerinden biri. Fenike dilinde Gebal olarak anılan kent, M.Ö. 8.800den beri pek çok medeniyete ve ilk alfabeden tutun da, ticaret kolonilerine kadar medeniyet tarihinin muhtemelen en önemli zamanlarına ve olaylarına ev sahipliği yapmış. Dünya üzerinde kesintisiz olarak ikamet edilen en eski kent olduğuna inanılan Byblos arka tarafta muhteşem bir kale ve ön tarafta etkileyici bir limana sahip.

Beyrut'ta karşılaşmayı hiç beklemediğim birileri varsa, onlar da Achilles ve Priam idi. Beyrut Milli Müzesinda bir lahdi incelerken, Burçin hoca - Sınav yapıyorum, hadi bakalım nedir bu diye parmağıyla başka bir lahit işaret etti. Lahitin ön yüzünde Priam, oğlu Hektor'u öldüren Achilles'e gizlice gidip, oğlunun cesedini isteyen, bunun karşılığında hediyeler götürüp Achilles'in önünde eğilir ve elini öperken resmedilmiş. İlyada'nin 24. bölümünde geçen bu hikaye değişimin başladığı anları anlatır. Lahiti yapan taş ustası bütün ustalığını konuşturmuş ve Priam'in yüzünde acıyı, Achilles'in yüzünde acı, öfke ve merhameti bir arada resmetmiş.

 

yurdunu savunurken geçen gün sen öldürdün onu da,

onun için geldim Akha gemilerine, Hektor için,

değer biçilmez kurtulmalıklar getirdim sana.

saygı göster tanrılara, Akhilleus, bana da acı,

ne olur, kendi babanı getir aklına,

ben daha acınacak durumdayım ondan,

yeryüzünde hiçbir ölümlü katlanmadı benim katlandığıma:

Oğlumu öldürenin ağzına uzatıyorum yalvaran elimi.*

...

 

Son gün keyifli yürüyüşler, yemekler, kahveler, alışverişler ile sona eriyor. Sonbaharda Apfelstrudel, Glogwein ve daha nice keyifler ile Viyana’yı keşfetmek üzere Türkiye’ye dönüyoruz. Ben ise Kasım ayında tekrar Beyrut’a gelmek için planlarıma başladım bile.

 

*İlyada, Homeros. Yunanca aslından çeviren: Azra Erhat/ A. Kadir. Can Yayınları.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)