Ahmet Haşim / Cahit Ökmen


ön bahçe 

ey okur, masallarda girilmesi yasaklanan kırkıncı oda vardır ya, ben elimde otuz dokuz anahtar, derim ki: 

“her şairin şiiri, o kırkıncı kapının ardındadır.” 

Şi’r-i Kamer’inde “bu kitabın gecesinde, mehtabı senin için yere serdim” der Ahmet Haşim, doğrudan sana seslenerek... 

zemini mehtab bir kırkıncı oda... 

Göl Saatleri’nde renkli yansımalar oynaşır duvarlarda; gümüş böcekler, yakut sulara konan kuşlar, göklerin yolunu arayan kuğular, solgun tüller gibi uçuşan yarasalar, sularda yarasını yıkayan vurulmuş bir ilahı andıran ay... 

Piyale’de ateş dolu, gül renkli kadehten dökülür her şey yere, uyarır Haşim: “tutma yanarsın...” 

sonsuz sırlarıyla kainata benzer kırkıncı oda... Bir varmış bir yokmuş anlatılarındaki akışın tersine, şiir kitaplarının kapağını çevirdiğinde, doğrudan girersin o odanın içine. 

elbette tekin değildir orası: dilin simyasının sana sunduklarıyla karşılaştığın an;

ya “ateşten bir nehr akar ruhunla o ruhun arasında” ya da gittikçe kısılan “bir lamba hüznüyle” dilsizleşirsiniz, birbirine yaban dillerin yosun tutmuş, göz görmez, gönül sezmez bulanık sularında... 

o, hayatın ve dilin damıtıldığı odaya sen girmişsindir ey okur; serüven senin serüvenindir, biriciktir, tektir... 

kaç dakika, kaç saat, kaç gün sırrınızı fısıldaşırsınız, kamaşır kalırsınız, cennet ve cehenneminizden birbirinize hangi tünelleri, su yollarını kazarsınız... bilemem. 

sonra açarsın o kapıyı, dışarı çıkarsın, elimdeki otuz dokuz anahtara bakarsın. Muradını anlarız ol gamzenin izanımız vardır: Bilirsin ki o otuz dokuz odadan varılmıştır kırkıncı odanın künhüne. O odaların aralanan kapıları ışık düşürür sanırsın, düşürmez demem, seni hem lime lime edip dağıtan hem de bir gül kadar bütün yapan şiirin sırrına. 

kimdir bu, akşam vakitlerinin ışık, renk, gölge cenklerinin uğultusuyla canı yanan ve can yakan şairi? Hangi sokaklardan baktı o aya, hangi hayatların soluğuyla buğulandı camları, hangi ipeklilerle sarıldı ruhu ya da abalarla? 

ben senin merakının anahtarıyla açıyorum bu odaların kapısını... yazısını soluduğun bir hayatın tenhası da senin bu odalarda, uğultulu kalabalığı da... 

izini sürdüğün şiire hayat verenin hayatını, bu odaların tenhasını ve kalabalığını tekin bellersen, yanılırsın. Hangi hayat tekindir ki ey okur? 

kilitlerde anahtarlar döndükçe, hem şefkatten meczuplaşırsın karşılaştığın eşkal-i hayatla hem de çelişkiler arafında  şeytanla baş başa kalırsın, “melal” ve yalnızlık kokarsın. 

demedi deme. 

ön bahçede dilimden düşen sözler böyledir; bu evin avlusunda da söyleşeceğiz seninle, birçok odanın açıldığı kuytu arka bahçelerde de...  

avlu 

avluda biriken sesler’den... 

bu avluda, güvercin alkışlarından bir sağanağın altındasın ey okur... Ahmet Haşim şiirinin kırkıncı odasına girmişlerin, o şiirden nasibini almışların sesleriyle çınlar bu avlu. Seni bu genişliğin tenhalarında yalnız bırakmak isterim, bağrını açtığın seslere bağrındaki ses karışsın diye... 

Biz bugünkü nesil, fikir ve sanat hayatına, Haşim’in yıldızı altında girdik. (...) Nurullah Ataç haklıdır: İstikbalin sanat tarihinde bu devrin adı Haşim devridir.” diyor Ahmet Hamdi Tanpınar, 1933 yılında Mülkiye Mecmuası’nda... 

“Nihayet o Türk edebiyatına ‘orijinal’ yani nevi şahsına münhasır bir bahçe, bir iklim getirdi. Gölü, kuşları, gurubu ile bu bahçe edebiyatımızın bir ziynet ve zerafetidir. Şair Ahmet Haşim böylece kendine göre tam ve mutlak bütün bir şiir alemi yarattı. Öyle ki şimdi biz bu muhite Ahmet Haşim’in âlemi ve bu saatlere Ahmet Haşim’in saatleri diyebiliriz.” diyor, şairin en yakın dostlarından biri olan Abdülhak Şinasi Hisar, yazdığı Haşim biyografisinde. 

“(...) Haşim, Proust’u izleyerek söylersek, belki de Türk şiirinde, istençsiz belleği (mémoire involontaire) yeniden üreten tek şairdir; ya da belleğiyle yazan tek şair...” diyor Hilmi Yavuz, Yazın Üzerine adlı kitabının Ahmet Haşim: Belleğin Şairi yazısında. 

Kitaplık Dergisi’nin 95.sayısındaki Ahmet Haşim ve Modern Şiir dosyasında “Özel bir gizliyazı gibidir Ahmet Haşim’in dili. Sanki içine saklanmak için bilinçli olarak kurmuştur bu dili.” diyor Oğuz Demiralp, 

“Batılı anlamdaki şiirde göründüğü şekliyle, tek insanın doğa karşısındaki algısının ortaya çıkması için (aura anlamını da kapsayan) ruh gerekiyordu. O ruh, Ahmet Haşim’de belirdi.” diyor Ebubekir Eroğlu, 

“Ahmet Haşim yeni bir heves ortaya koymuştur. (her yeni şiir somutla yapılan yeni bir mukaveledir), bu bir. Bu hevesin somutlaşması için yeni bir tekniğin ustası olmuştur, bu iki.” diyor Ahmet Güntan. 

birinci oda 

dicle, ay, anne... 

Sare Hanım, yedi yaşındaki oğlu Ahmet’i, Bağdat gecelerinin göklerinden  Dicle Nehri’ni gümüşleyen ay’a emanet ederek, solgun bir sabah yıldızı gibi söner gider. “Bir lahza sevilmiş, unutulmuş...” hasta ve kederli bir kadındır Sare Hanım.  Dicle kıyılarında, kimi kez karanlık suların yanı başında, kimi kez o suları büyüleyen ayın altında, belki de ömrünün tek tesellisi oğlunun eli avucunda yapılan gezintiler Haşim’in ruhuna ve şiirine kazınacaktır. Dicle, yıldızların ruhundan oluşan bir kafile gibi uykulu, karanlıkta uzun, aydınlık bir yol çizerken, oğul dilsiz, anne hayaller içindedir ve bu yaşananların anlamı hüzün, acı vericidir. Aysız gecede gökyüzü, ışığını bu hüznün incisinden alır. Gizli bir el gökyüzündeki yıldızları annenin donuk gözlerinin derinliğine ikram eder. Ve oğulun ruhunda korku, ölüm, karanlık gece, annenin gözünde yıldızların yansıması...geri dönerler eve. Bağdat’ın köklü ailelerinden Alûsizâde soyundan gelen baba Arif Hikmet Bey, 1887 yılında Haşim doğduğunda Hulle’de kaymakamlık yapmaktadır. Eş ve oğul, çırılçıplak yalnızlıklar sergilerken, Arif Hikmet Bey’in cismi ve hayali görünmez yanlarında; belli ki babanın ruhunun ikliminden esen rüzgar serttir, anne ve oğula değdiğinde onların bahçesindeki çiçekleri üşütür.  

anne, ölür. Akşam, Dicle’nin kadehine yüzyıllardan beri bir kez daha aynı sükunetle dökülür. Yedi yaşındaki Haşim, o gece, tesellisiz yalnızlığında,  kim bilir belki de ayın yüzünde annesinin gözlerini görmüştür.  

ikinci oda 

çocukluğun soğuk geceleri, İstanbul, avare köpekler, takunyalı kızlar... 

Devlet memurluğu görevini sürdüren Arif Hikmet Bey, işinin sabit bir yerde kalmasına olanak vermeyen koşulları yüzünden, iyi bir öğrenim göremeyeceğinden kaygı duyduğu oğlunu 1896 yılında İstanbul’a getirir, Türkçesini geliştirmesi için Nümune-i Terakki Mektebi’ne yerleştirir,  Tozkoparan veya Kasımpaşa civarında yaşayan akrabası ya da aile dostlarından birine emanet ederek Bağdat’a geri döner.  Pencereden sarkan kadınların “huuu!” diye birbirlerine seslendikleri, sokaklarında beyaz gecelik entarili erkeklerin ve avare köpeklerin dolaştığı bu semtte Haşim de bir an önce bu hayatlara katılmayı, pencereden gördüğü, su taşıyan takunyalı kızlardan biriyle evlenmeyi düşlermiş. 

Ahmet Haşim, bir yıl sonra, Mekteb-i Sultani’ye yatılı verilir. Evi, şimdiki adıyla Galatasaray Lisesi’dir artık. 

üçüncü oda 

Galatasaray’da bir taşralı... 

Daha sonra başka odalarda, ruhunda sık sık öfkeli, buhranlı  yalnızlıkların, kırılganlıkların çığlıklarını duyacağımız Ahmet Haşim’e bu yeni hayat, güneşin sulara bambaşka karıştığı bir kıtadan Yeni Dünya’ya getirilmiş bir canlının şaşkınlığını, yabanıllığını ve ezikliğini yaşatır bir süre. 

Şairin Galatasaray Lisesi’nden arkadaşı ve ömrü boyunca en yakın dostlarından biri olan  Abdülhak Şinasi Hisar’ın bu dönemin Haşim’ine ilişkin şefkatli anılarına sığındığımızda, sırtında okulca verilen, gerektiğinde okulun terzihanesinde tamir edilen, bütünüyle eskiyince de yenisi dikilen lacivert kumaştan abasıyla, bazen hırçın, öfkeli, kavgacı, bazen şakacı bir çocukla karşılaşıyoruz. Zayıf vücudunun üzerindeki kocaman kafasıyla herkesi şaşırtan, spordan kaçan, oyunlara katılmayan, kendi içine kapanık bir çocuk. Hisar’ın vurgusuyla, bu “taşralı çocuk”un, daha bu zamanlarında şiirle buluştuğunu gösteren bir ön adı vardır: “Şair Haşim”.  Haşim’in bu dönemden başlayarak dünyasının nelerle kuşatılmaya başlandığını Hisar’ın şu cümlelerinden sezebiliriz: “(...) Bütün Şark ve bütün Garb aleminin duyguları, tatları, fikirleri, gece gündüz birer nimet, birer musıki, birer şiir, birer vaad tarzında duyuluyor ve burada geçen zamanlarımız unutulmaz birer tatlı hatıra şeklinde nakşolunuyordu.” 

Ahmet Bedi Arbel’in , Beşir Ayvazoğlu’nun kitabından alıntıladığımız izlenimleri de Haşim’in ruhundaki gelgitlere, kamçılı ikilemlere bu odada biraz ışık düşürmez mi? “(...) taşradan merkeze geldiği zaman, kendisi ilk leziz sevda helecanları içinde, çocukluğun kapalı aleminden dış varlığa açılmaya başladığı dönüm çağında idi. O esnada İstanbul’un iyi aile çocuklarıyla karşılaştı. Hepsinin ardında hayalin ay ışıkları altında donanmış ve yabancılara karşı kayıplara karışmış konak ve yalılarda kumral kız kardeşler, yüksek bahçe duvarları arasında, yaseminler arasında, saçlarında tül örtülerle, Leyla’lar, Şirin’ler dolaşan rüya illeri uzanıyordu. Ahmet Haşim’in o vakte ait olarak andığı hatıralar, bir türlü gurbet duyguları, kalp sızılarıyla dolu idi.”  

dördüncü oda 

“kırdığın, sonra attığın, ey mâh!

o, benim aşkımın hayâlidir, âh!” 

7 Mart 1901 tarihli Mecmua-i Edebiye adlı derginin 19.sayısında, elinden aldığı hayal için aya sitemde bulunan hüzünlü, inleyişlerle örülü bir şiir yayımlanır: Hayal-i Aşkım. 14 yaşındaki bir gencin yayımlanan ilk şiiridir bu. O genç şair, Ahmet Haşim’dir. Okulda, çekmecesini karıştıran arkadaşlarından biri Haşim’e haber vermeden dergiye göndermiştir bu şiiri. 1901’i izleyen iki yıl içinde bu dergide on üç şiiri basılacaktır. 

beşinci oda 

Galatasaray’da şiir teneffüsleri... 

Yazıya sevdalanan gençler, aynı ağacın altında oturmakta, ruhlarındaki mürekkep lekelerini birbirlerine bulaştırmakta gecikmezler. Galatasaray’daki “pervaneler” de bunu yaşar: Hamdullah Suphi, İzzet Melih, Abdülhak Şinasi Hisar, Refik Halit, Emin Bülend... Ahmet Haşim. Bu arkadaş grubunun, kitaplara ve edebiyatın kanatlarıyla birbirlerine uçuşlarındaki heyecan, Haşim’in yabanıl yalnızlığını kuşatmaya başlamıştır. Bir ellerinde, edebiyatta çığır açan Servet-i Fünun Dergisi, diğer ellerinde her hafta aldıkları Fransız mecmuası Les Annales vardır. Abdülhak Şinasi,  yalnız Emile Zola’nın romanlarını okumakla yetinmediklerini, Victor Hugo’nun “azim orkestrası” nı dinlediklerini ve Paul Verlaine’in şiirlerini ezbere bildiklerini belirtir. O günlerde, Haşim’in damarlarındaki kanı hızlandıran,  şiir algısında tozu dumana katan kitaplardan biri de Fransız Sembolistlerinin şiirlerini bağrında taşıyan Antologie des Poetes d’aujourd’hui’dir. 

Fark etme yıldızının parladığı, yaratma hamurunun karıldığı anlar, arayış ve rastlantı perilerinin zincirleme kucaklaşmalarıyla gerçekleşmez mi? Edebiyat öğretmeni Ahmet Hikmet’in dersinden fırlayıp soluğu Abdülhak Şinasi’nin yanında alan Haşim, terden ve heyecandan parlayarak, “Hayatımda şimdiye kadar böyle mühim bir fikir duymadım.” der, Ahmet Hikmet’in şiir algısında çaktırdığı şimşekleri arkadaşına boca eder. Düzyazı ve şiir mantığının farklılığını ortaya koyan düşüncelerdir bunlar. 

altıncı oda 

ey sen, ey onun rûhu ve ey mâtem-i seyyâl

ey şimdi bakan hüznüme, âh, ey kamer-i lâl

                                                           Şi’r-i Kamer’den... 

Dicle kenarında, annenin solgun yüzünde uçuşan keder gölgelerinin; küçük bir çocuğun korkulu iç titreyişleriyle annesinde sezdiği tükenişin; alnına, parmaklarının ucuna kondurulmuş şefkatli buselerin ömür boyu silinmeyecek anlarının; ruh tedirginlikleriyle dolu sessizliklerin... tek bir tanığı vardır: Ay. Sırlarla dolu, gizemli, büyülü bir doğa parçası olarak ay, Haşim’e gelinceye dek yazılan yüzlerce şiirde endamını sergilemiştir. Ama Haşim, Şi’r-i Kamer şiirlerinde, ay’ı, tüm yoğunluğuyla hissedilen duygu hallerinin ortağı kılmıştır. Pastoral bir yapbozun, kendi özelikleriyle bütünü tamamlayan bir parçası olarak yer almaz bu şiirlerde ay. Şair; acının, yasın, korkuların, hüzünlerin içsel dilinden göksel bir metin gibi okumuş ve okutmuştur ay’ı. 

Önemli bir bölümü Galatasaray yıllarında yazılan bu on iki şiir, 1908-1910 yılları arasında çeşitli dergilerde, “Şi’r-i Kamer: Dicle’nin ve Annemin Hatıraları” başlığıyla yayımlanır. Ahmet Haşim, bu şiirleri, 1926 yılında, ikinci şiir kitabı olan Piyale’nin sonuna ayrı bir bölüm olarak alacaktır. 

yedinci oda 

odanın duvarlarına asılı fotoğraflar... 

“Hakikat, insanın hayat yolculuğunda dayandığı bastondur.” diyen Rémy de Gourmont, sembolistlerin yayın organı Mercure de France’ın şiir eleştirmenidir; dergi, Haşim’in elinden, Gourmont da dilinden düşmez. Yakup Kadri’ye göre, Haşim, dalgalı mizacının açıklamasını,  bütün değer hükümlerini alt üst eden, bütün yerleşmiş kanaatleri sarsan, inkarcı, yıkıcı, dağıtıcı bir düşünce adamı olan bu Fransız’ın yazılarında buluyordu ve ona hayranlık duyuyordu. Ataç’a göre de Haşim, bu büyük eleştirmenin sayesinde kendi kendini daha iyi anlamıştır. Şairin, ondan söz ederken kullandığı nitelemelerden biri “büyük üstadım Gourmont” tur.

Bu odanın duvarında, Haşim’in ruhuna sızmış şiirleriyle, iki şairin fotoğrafı hemen dikkati çeker: Emile Verhaeren ve Henri de Régnier.  Çocukluk dönemine ait anımsamaları; renklerin, kokuların ahengiyle yaratılmış düşsel bir doğayı şiirlerine yansıtan bu sembolist şairler Haşim’in poetikasının oluşmasında büyük rol oynamışlardır. Şiirde modernizmin kurucusu Baudelaire’in; Mallerme’nin, Verlaine’in, Rimbaud’nun; düşünsel yapıtlarının etkisiyle Anatole France ve Alain’in suretleriyle de duvarlarda göz gözeyizdir. Bir de divan şiirinin son mücevher halkası Şeyh Galip’le elbette. 

sekizinci oda 

Reji İdaresi’nde bir şair... memur Haşim... geçim derdi... 

Çalkantılar içindeki Osmanlı devletinde, II.Meşrutiyet’in ilanına bir yıl kala, 1907’de Galatasaray’daki öğrenim hayatı sona erer Haşim’in; “O Belde” nin şairi için, sözcüklerle yarattığı dünyanın dışındaki bambaşka bir dünyanın kapılarını zorlamanın sırası gelmiştir: Geçim dünyası. Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle dış borçlanmasının sonucunda, devletin tütün tekelini 42 yıl boyunca elinde tutacak olan, yabancı sermayenin yönetimindeki Reji İdaresi’nde 400 kuruş maaşla küçük bir memur olarak işe başlar Haşim. Bu arada Mekteb-i Hukuk’a da kaydını yaptırmıştır.

dokuzuncu oda 

Fecr-i Ati... “Sanat şahsi ve muhteremdir...” 

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, basın yayın dünyasında da yaşanan hareketliliğin etkisiyle bir araya gelen genç şair ve yazarlar; edebiyat görüşlerini açıkladıkları, ilk maddesi “Sanat şahsi ve muhteremdir.” cümlesi olan bir bildiriyle Fecr-i Ati adını verdikleri edebiyat topluluğunu oluştururlar. Siyasal ve toplumsal oluşumların etkisiyle, sanat anlayışlarını sonradan farklılaştıracak olan Yakup Kadri ve Refik Halit’in de içinde olduğu Fecr-i Ati topluluğunun  ünü en yaygın, en merak edilen şairi Ahmet Haşim’dir. Şi’r-i Kamer’lerin, O Belde’nin, Aks-i Sada’nın, Yollar’ın şairidir o. Merak edilir... çünkü... buyrun bu odanın arka bahçesine: 

arka bahçe 

hayat, bildiği yollarda alıp başını giderken , iç’e bakma durakları arka bahçeler... hayatın bıçak izleri ruhun içinden dışına doğru parlıyor arka bahçelerde... 

Haşim’in yakın dostları davetli bu bahçelere ey okur, şair hayatın içinden geçerken, hayat onun içinden nasıl geçmiş... anlatsınlar diye. 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, tanışmayı çok arzu ettiği,  Fecr-i Ati toplantılarına da katılmayan şairi, Refik Halit’e sorduğunda, ondan şu yanıtı alır: “O vahşi bir adamdır. İnsan içine karışmaz. Zaten onu görmeseniz daha iyi olur.” Fenerbahçe’deki Belvü Oteli’nin gazinosunda Haşim’le gerçekleşen ilk buluşma Yakup Kadri’yi hayrete düşürür: Karşısında, mavi gözleriyle gülümseyen beyaz tenli, kumral bir adam durmaktadır. Haşim’in doğduğu memleketi bilenler ve fotoğrafını görmüşler için haklı bir hayrettir bu. Yirmili yaşların ortalarındadır şair ama yüzündeki çizgiler, dökülmeye başlayan saçlarındaki tek tük aklar ona yaşından daha “olgun” bir görünüm çizer. Haşim’le ilgili bu izlenimlerin sahiplerini, şairin ağzından sözcükler dökülmeye başladığında ikinci bir hayret dalgası karşılayacaktır: “Bir kere canlı canlı konuşmağa ve keskin zekasının elvan elvan havai fişeklerini etrafa saçmaya başladı mı, her şey değişirdi. Kendisi gibi, sözünü ettiği nesneler, kişiler ve olaylar da zaman ve mekan ölçülerinin dışına çıkar; tıpkı “impréssioniste” resimlerde görülen renkleri ve şekilleri alırdı. O vakit, Ahmet Haşim kaç yaşındadır, çirkin midir, güzel midir, hatta bizcileyin etten kemikten bir yaratık mıdır, bilinemezdi. Zira, o, artık katıksız bir “ésprit” haline girmiştir. Bir “ésprit”. Evet, ama, hiç tekin olmayan bir “ésprit”. Hoşuna gittiniz mi, sizi göklere çıkarır; hoşuna gitmediniz mi yerin dibine geçirirdi. Hele, onu, kızdırmaya görünüz, size öylesine bir çarpardı ki, uzun müddet neye uğradığınızı bilemezdiniz.” Haşim’in dostluğunu kazanmanın değme babayiğidin kârı olmadığını söyleyen Yakup Kadri’nin bu cümleler. Haşim de Fecr-i Ati’yle ilişkisinin en büyük mükafatının Yakup Kadri’yle tanışması olduğunu söyleyecektir yıllar sonra. 

Şiir algısı, Fecr-i Ati’nin ilkeleriyle bire bir örtüşürken,  Ahmet Haşim’in topluluk üyelerinin bir araya gelişlerinden uzak durmayı seçmesinin bu arka bahçeye de ışık düşürecek nedenleri var mıdır? Galatasaray’dan sınıf arkadaşı İzzet Melih, Reji İdaresi’nde Haşim’in amiri konumundadır. Bu hal, Yakup Kadri’nin yorumuyla, “Ahmet Haşim gibi içli bir kimsede aşağılık duygusuna benzer bir tepki uyandırmış olabilirdi. Şu da vardı ki, onu bulunduğu işe kayıranlardan biri İzzet Melih’ti ve bundan dolayı, kendisini eski mektep arkadaşına karşı minnet alına girmiş hissetmesi gerekirdi. Minnet altına girmek ise Ahmet Haşim’in onurlu ve asi kalbinin dayanamayacağı en ağır azaplardan biriydi.” Şairin, topluluğa ad olarak önerdiği Sina-i Emel’in benimsenmemesi, topluluğa yeni girenler için uygulanan merasimler, kendi şiirinin farkında olan Haşim’in bir edebiyat oluşumuna bağlı olarak hareket etmekten duyduğu kaygı ve bunun doğurduğu bağımsızlık isteği bu uzaklığın diğer belirleyicileri olabilir. 

onuncu oda 

İzmir... İzmir Sultanisi’nde Fransızca öğretmenliği... Yakup Kadri... 

Ahmet Haşim, 1911 yılında 1500 kuruş maaşla İzmir Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak atanır. Kurşun kubbeler şehrinden ilk ayrılışıdır bu. Dicle’de, Boğaz’da salınan ay, kendisinden bir dünya yaratan şairin peşini bırakmayacak, artık Körfez’in sularına yansıyacaktır Haşim için... Hayatı bir ürkeklik, ürperti elbisesi olarak sırtına geçirmişlerin bir şehre başlamalarının tedirginliğini sen de bilirsin ey okur... İyi ki o şehirde tedirginlikleri ruhundan dostluğun cımbızıyla çekecek biri vardır, Yakup Kadri vardır... 

Şairin, İzmir’deki ilk günlerine tanıklığı Yakup Kadri’nin Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’na şöyle yansır: “ ... şehre gelir gelmez ilk işi beni arayıp bulmak olmuştu. (...) Benimle buluşmağa can atışı da hiç şüphesiz, bizi birbirimize bağlayan edebiyat aşkından ziyade gurbet diyarında bir kimsenin hemşehrisine kavuşma ihtiyacı manasını taşıyordu ve böyle bir ihtiyaç içinde olduğu halinden de görülüyordu. Pratik hayatta zaten bir çocuk gibi beceriksiz olan Şi’r-i Kamer şairi, her insanı, her yanı kendine yabancı bir şehirde, sanki, kamerin, yani ayın sathına düşmüş gibiydi. Ne yapacağını, nereye gideceğini, nerede yiyip içeceğini, nerede yatıp kalkacağını bilemiyordu. Bu yüzden pek tabiidir ki ona kılavuzluk etmek görevi benden başka birine düşemezdi.”

Haşim, arkadaşının Karşıyaka’da kendi oturduğu pansiyona yakın bulduğu bir evin odasına taşınır.   

arka bahçe 

yalnızlığın gözleriyle bakmak... 

Haşim, hayata da şiire de yalnızlığın gözleriyle bakar. Doğadan şiirine giren her şey, büyük ve büyülü sessizlikleri içinde, herhangi bir durumu açıklamanın aracısı olmaksızın muhteşem yalnızlıklarıyla var olurlar. Zamanın içinde her şey kendi sihriyle akar; şair, doğayla ilişkisinde bir düş görmez, tersine sanki doğanın, bu akışın gördüğü düştür Haşim’in belleğinden ve dizelerinden dökülen. Dicle’den beri...

Yalnızlığın gözleri, yaratıcılığın yüzünde parlıyorsa, hırçınlığın ve uyumsuzluğun sularını azdırır. Hayranlık duyurtan, kamaştıran, ürküten, çelişkilerle bizi bozguna uğratan her şey bu anaforun içinde iç içedir. 

Haşim’i İzmir’e ısındırma gezintilerinden kısa bir süre sonra şaşıracaktır Yakup Kadri: “... birkaç hafta geçmeden, İzmir’in tabiat olarak, şehir olarak benim bile farkına varmadığım birçok güzelliklerini Monet’nin Cezanne’ın tabloları halinde gözlerim önüne o serecekti. Körfezin en hoş manzaralı yeri neresidir, kıyılarının hangi noktalarında rahatça hayallere dalınabilir, Kordon boyundaki kahve ve gazinoların safası nasıl sürülür; hatta, evet, şehrin en iyi yemek yenen lokantaları, aşçı dükkanları hangileridir o bana öğretecekti.” 

Ahmet Haşim, doğayla baş başa kalmayı sevdiği kadar kahvelerin, lokantaların, gazinoların yaşantısını da sever, yağlı baharatlı yemeklere düşkündür, çay tiryakisidir, ölünceye dek hasretini çekeceği şeylerden biri de bir semaver sahibi olmaktır. Yakup Kadri’yle sabah çayı sohbetlerinde ruhundaki açık yaralardan biriyle karşılaşırız: Anlaşılmamış bir şair olmak. Yeni yazdığı bir şiiri okur ve “Göreceksin” der arkadaşına, “bunu da anlamayacaklar.” Haşim, Yakup Kadri’ye göre şairliğin şan ve şerefini, şöhretini ve bu durumun nimetlerini önemseyen bir insandır. Gündelik, dünyevi başarıların, makam mevki sahibi olmaların doğrudan ya da dolaylı gücüyle beslenenler, Haşim’in yaratısını hafife alırlar, önemsemezler, sözcüklerle “farklı” bir estetik dünya yaratanın çabasını, alışkanlıklarının sığ sularında görmezden gelirler, hatta aşağılarlar. Bu hırçınlaştırır, öfkelendirir şairi; elinde değerini kendisinin ve çok az kişinin bildiği şiirinden başka bir şey olmadığının farkındadır. A.Şinasi Hisar’ın cümleleriyle, “Ben size hep ruh manzaralarını gösterdim. Gönlümde daima renkle, ahenkle tekevvün eden musıkilerini duyurdum. Bunları duymadınız mı? Nasıl duymadınız” diye çığlıklar atar sanki. Mizah dergilerinde şiirleri alaya alınır, toplumsal gerçekliğin şiirlerine hiç sızmaması karikatürlerle hicvedilir. İnceliklerle örülü, özlenen  bir “âlem”in düşü olan O Belde şiirindeki dizeler umutsuz kırılganlığını yansıtır:  “Sana yalnız bir ince taze kadın / Bana yalnızca eski bir budala / Diyen bugünkü beşer, / Bu sefil iştiha, bu kirli nazar, / Bulamaz sende bende bir ma’na, / Ne bu akşamda bir gam-ı Nermîn / Ne de durgun denizde bir muğber / Lerze-i istitâr ü istiğnâ” Boşuna nefes tüketir Yakup Kadri, Fuzuli’den Tevfik Fikret’e Baudelaire’den Verlaine’e örnekler vererek “değerbilmezlik” kırılganlığının yaşarken birçok şairin kaderi olduğunu Haşim’e hatırlatmaya çalışırken.  “Seçkin şair, hele senin gibi bu memlekete safi şiir anlamını ilk defa getirmiş bir şair ancak mahdut bir zümre tarafından anlaşılabilir.” der. Çok yerindedir yazarın bu sözleri, çok şeyin bedelini ödemeye yargılı olan Haşim, Türk şiirindeki modernist öncülüğünün bedelini de son nefesine değin ödeyecektir. 

on birinci oda 

“Yeşil sularda büyük inciden çiçekler açar /Gümüş böcekler okur âba bir neşîde-i hâb” Göl Saatleri’nden... 

Ahmet Haşim, Göl Saatleri şiirlerini İzmir’de yazar. Kordonboyu’nda nargilesini fokurdatır, Körfez sularının sesiyle kamaşır, zaman zaman Yakup Kadri ve birkaç arkadaşıyla yemek yiyip neşeli saatler geçirdikleri Karşıyaka kulübünde, hayalindeki “ince, saf, düş gibi” kadınların ruh giysilerini hayalindekilere hiç benzemeyen kadınlara giydirir, bu yanılsamaları onu birtakım şakalara maruz bırakır, arkadaşlarına küser. “Geçen gün, civarda, Halkapınar denilen bir yere gitmiştim” der Yakup Kadri’ye, “suların, ağaçların, kuşların nasıl dile geldiğini ben orada gördüm.” Şaşalar arkadaşı, onun bildiği Halkapınar, “ara sıra birkaç leyleğin, kıyıları cılız sazlarla çevrili su birikintileri etrafına konduğu bir kırdan ibarettir. Haşim, “o yarı çıplak kırdan Göl Saatleri’nin çiçeklerini derleyecek, bu kır parçasını bir hayal iklimi haline getirecektir.” Ahmet Hamdi Tanpınar’da Haşim’in bu yönünü şöyle değerlendirir: “ Haşim’de hilkatin pek nadir bahşettiği mevhibelerden biri vardı. Etrafına her gün yenileşen ve hiç yıpranmayan bir ilk insan hayretiyle bakmanın sırrını bilirdi. Kanunları kadar yeknesak olan tabiatı her defasında yeni bir renk ve ışık altında yakalaması bundandır. Onun şiirinde asil bir istihale her an eşyayı kesif uykusundan uyandırır ve ona zengin bir hüviyetin kamaşmalarını izafe eder. Niçin söylemeyelim, Ahmet Haşim bir primitifti. Fakat Gourmont’nun mektebinden yetişmiş ve Mallermé’nin kapalı dünyasındaki mücerret, saf güzelliklerin esrarlı lezzetini tatmış bir primitif...” 

on ikinci oda 

Ey okur, bu odalarda, bahçelerde şairin izini sürerken, Haşim’in yaşadığı Osmanlı mülkünün tarihsel ve toplumsal olay ve olgularını, bunların onun ruhunda ve yapıtında hangi karşılıkları bulup bulmadığını merak etmez misin? “Öyle ya,” dersin, “Ülke fokur fokur kaynıyor bu tarihsel süreçte. Kan ve ateş yılları. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra, ardı ardına Trablusgarp ve Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, ardından gelen Mondros Ateşkesi, işgal yılları, Sevr, Kurtuluş Savaşı...”  Bu coğrafyada da yeni bir harita çizilmeye çalışılmakta, yayılmacı güçler, yeni bir dünya düzeninin oluşmasında güçleri ve çıkarları ölçüsünde, yakın ve orta doğudaki nüfuz alanlarını genişletmek doğrultusunda bölgeyi hallaç pamuğu gibi atmaktadırlar. 

Ahmet Haşim, iki yılını geçirdiği İzmir’den ayrılır, İstanbul’a döner ve Maliye Bakanlığı’nda mütercim olarak çalışmaya başlar. Kısa bir süre sonra, 1914 yılında askere alınır ve ihtiyat zabiti vekili (yedek subay) olarak Çanakkale’ye gönderilir. Haşim dört yıl askerlik yapar, hiçbir şiirinde ve düzyazısında yaşamının bu kesitine dair ize rastlanmaz. Bu kan ve ateş cehenneminin ortasında payına ne düşmüştür, ne yaşamıştır, neler hissetmiştir bilinmez. İzinli olarak İstanbul’a gelişlerinde, dostları, anlatacaklarının heyecanıyla ağzının içine bakarken, ondan savaşın en yoğun yaşandığı bu cepheye ilişkin izlenimler, değerlendirmeler, “destan levhaları” beklerken, Haşim bir kez daha şaşırtır onları, gerçekliğe hiç dokunmayan, tuhaf, fantastik hikayeler anlatmakla yetinir. “Canım, Çanakkale’de gördüklerin yalnız bundan mı ibaret?” diye sorduklarında, Yakup Kadri’nin aktarışıyla, “Benden bir kahramanlık neşidesi mi bekliyordunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra izzet ve ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerden dinlersiniz. Şimdi burada sizinle konuşan sadece ihtiyat zabiti Haşim Efendi’dir.” der.

Bu cümlelerdeki kırılganlığın ve sitemin gerisinde yatan şudur: Hükümet, savaş süresince “top seslerini ancak uzaktan uzağa işitmiş birtakım şair ve yazarlardan” bir heyet oluşturmuş ve savaş alanlarındaki izlenimlerini, duygu ve düşüncelerini sanatlarının diliyle geleceğe aktarsınlar diye Çanakkale’ye göndermişti. İlkel bir milliyetçilik anlayışı burada da kendini göstermiş, Haşim Bağdatlı olduğu, yani Arap sayıldığı için çoğunluğu Türkçü ve milliyetçilerden oluşan bu heyete, savaşı çok daha içerden görmüş ve yaşamış olduğu halde alınmamıştı. 

Haşim 1918 yılında terhis olup da İstanbul’a döndüğünde, geçim derdine düşüp çok sıkıntılı günler geçirir. Bağdat’a neden dönmediğine dair sözler kulağına geldiğinde bu kırılganlığını bir kez daha dışa vuracaktır: “Öyle ya, harp olur Ahmet Haşim vatan müdafaasına çağrılır; sulh olur, vatandan kovulmak istenir.” Bağdat konusunu çok daha yakından bilen Yakup Kadri şunları yazar: “ Fakat, buna rağmen o büyük Türk şairi, her cevre katlanarak, kültürüyle, kalbiyle bağlı olduğu bu vatandan ayrılmayacak ve –bunu belki kimse bilmiyordur- Irak hükümeti tarafından kendisine vaat edilen bütün refah imkanlarını iterek bir küçük iaşe memurluğunun daracık geçim şartları içinde İstanbul’da yaşamayı gönlünün meyillerine daha uygun bulacaktı.” 

Ahmet Haşim, böylesine yoğun ve çalkantılı bir tarih diliminde yaşasa da yazıyla yarattığı dünyada toplumsal ve tarihsel olay ve olguların yeri yoktur. Fecr-i Ati’de aynı bildiriye imza attıkları şair ve yazar arkadaşlarının birçoğu, söz konusu toplumsal koşulların etkisiyle, “sanat şahsi ve muhteremdir” anlayışını çoktan terk edip ulusal bir edebiyata yönelmişler, siyaseti de yaşamlarının bir parçası kılmışlardır. Haşim’se yaşamında da yapıtında da bu oluşumların bütünüyle dışında kalacaktır. Tanpınar’ın deyişiyle, “Kendi iradesi, kendi zihni cehdiyle yapmış olduğu bir dünyayı, kendi nizamıyla terennüm edecektir.” 

on üçüncü oda 

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta / Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta... 

Şiir ortalarda gözükmez bazen. Hele “esin perilerinden” filan azade; yapılan, yaratılan bir şiirse. Öyle olmasa, kan ve ateşin uğultusundan başka bir şeyin zor duyulacağı bir hayatı yaşarken ruhun en inceldiği ya da nasır bağladığı (karşıt iki şey bazen aynı şeydir) o karmakarışık varoluştan fışkırmaz mıydı? Haşim’in “yaptığı” şey bu dünyanın gerçekliğine, o gerçekliğin algısına hiç bağlı değildir ama. Yaşarken, “dünyevi” olan birçok şeyin trajikomik görülebilecek tutarsızlıklarıyla çelişkiler ve çatışmalar yaşasa da “belleğinin” sürekli doğurduğu bir dünyayı şiirleştirirken kurduğu şiir dilinin ayrıksı ve öncü nitelikleriyle hep tutarlıdır. 

1913’ten 1920’ye, yedi yıl, Ahmet Haşim şiiri ortalıkta gözükmez. Dört yıllık askerliğin ardından terhis olur ve İstanbul’a gelir. Mütareke İstanbul’unda geçim sıkıntısı çektiği, işsiz kaldığı zor zamanlar yaşar. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde estetik ve mitoloji öğretmenliğine atanır. Öğretmenliğini sürdürdüğü yıllarda, öğrencisi Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun hocasıyla ilgili aktardığı anılarından biri de şudur: “ Bir başka derste, Laukon’u anlatacaktı, tuttu bize Türk çiçek zevkinin yerinde yeller estiğini yana yakıla öyle bir anlattı ki neredeyse ağlayacaktık. ‘Düşünün çocuklar, diyordu, Şark... Görülmemiş çiçeklerin, koklanmamış kokuların diyarı, bir devre lalenin adını, bir devre çiğdemlerin, gülün kokusunu sindiren şark... Güllerin bin bir çeşidini yetiştiren şark... Bugün çiçeğini Avrupa’dan dileniyor. Dün gördüm. Bize tayyare ile İtalya’dan karanfil geliyormuş. Düşünün bir kere, karanfili tayyare ile Avrupa’dan getiren bir İstanbul’un acıklı halini düşünün. Karanfil... Hani şu bizim çiniler, minyatürler, kadifeler, yazmalar dolusu işlediğimiz, bahçeler dolusu kokladığımız karanfil nasıl olur da bugün İtalya’dan gelir? Deli olmak işten değil.’ Ön sıralarda bir yerde oturuyordum. Dayanamadım: ‘Karanfil istediği kadar dışardan gelsin. Çok şükür şairi bizdedir.’ diyecek oldum. Haşim’in Karanfil şiirini hepimiz ezbere biliyorduk. Sevgili hocam kulaklarına kadar kızardı: ‘Teşekkür ederim.’ dedi.” 

Haşim, 1921 yılında da Düyûn-ı Umûmiye İdaresi’nde çalışmaya başlar.

Yedi yıllık bir sessizlikten sonra, “Batan Ayın Kenarına Satırlar” şiiri yayımlanır. Ardından 1920’de şiir dilini daha sadeleştirdiği gözlemlenen ünlü “Merdiven” şiiri gelir. Mina Urgan, Amerikan Kız Koleji’ndeki edebiyat öğretmeni Faruk Nafiz Çamlıbel’in bu şiirin yaşamı simgelediği yorumunu Haşim’e aktardığında, şair sinirlenir. “Rezalet! Bu adam, alegoriyle sembolü birbirine karıştırıyor!” diyerek tepki gösterir. Urgan, alegorinin bir tek şeyi, oysa sembolün birçok şeyi birden temsil ettiğini Haşim’den öğrendiğini söyler. Haşim, Merdiven şiirinin, yaşamı simgelediği gibi aşkı, ölümü, idealizmi ve daha başka kavramları da simgeleyebileceğini belirtir. 

arka bahçe 

“ürkerim kendi hayâlâtımdan...” 

İçinde, birbirinden farklı “ben”lerin bir imparator gibi kurulduğu kaç tahtın var ey okur? Ruhunun kumaşından kaç kişilik biçilir? Saksıdaki yaprağın saydamına, sevgilinin gözbebeklerindeki saklı suya, çocuğunun dudak kıvrımlarındaki tomurcuğa, kalabalıkların hiçlikle kamaşmış gölgelerinde meleklerle şeytanların birbirlerine tuttukları aynaya, evlerden okullara ışıksız işliklerden alanlara sızan katliamların kanına, umut etmenin kardelen çığlığına, düşkırıklığının canhıraş feryadına... yansıyan kaç yüzün var? 

Ahmet Haşim’in ruh ikliminde de birbirinden farklı mevsimler yaşanır. Yeni tanışmalarda hayran olunmak ister, “Anka tüyleri kabarır”, “mübalağalarla coşan” bir Haşim çıkarır içinden, “gösteriş zahmeti” çeker.Yazısını, kişiliğini yere göğe sığdıramadığı birisini, arası bozulmuşsa, kızmışsa ona yerin dibine sokar. Çocukluklarından bu yana, arkadaşının derinlikli ruhunu iyi bilen Abdülhak Şinasi Hisar üzüntü ve kaygıyla sarmaladığı bir gerçeklik duygusuyla söz eder Haşim’in bu hallerinden: “Her insan doğuşu, bir nevi dünya doğuşu sayılmalıdır. Şair dostumuz dünyaya gelirken, günün birinde göze çarpacak şiir mucizesini halkedecek tabiatıyla ruhunda gizli hastalıklar, nice malûl talihsizlikler ve ıstırapları beraberinde getirmiş olacaktır. Melekâne hislerle şeytanî duyguların karıştığı beklenmedik bir yekûn oluyordu. Haşim, mütemadiyen mübalağa eder, yani yalan söyler, darılır, barışır, affeder, mazûr sayılır, yani mazûr görülürdü.(...) Ve daha hazini yalan ve iftira ile icraata geçtiği de olurdu. Mesela dostu olan, her zaman münasebette bulunduğu, beraber çalıştığı memur, ressam ve muharrir bir arkadaşı için barışıkken söylediği sözler, sonra dargınken söyledikleriyle yan yana gelirse, birbirlerinin tam zıddını teşkil ederdi. Barışıkken, ‘O doğduğu zaman etrafını saran periler ellerine bereketin mucizesini getirmişler. (...) Bizde güzel sanatlar diye bir şey yoktu. Onun mucizeli ellerinde yoktan var oldu.’ Dargınken, ‘Mektebi de kendi evi gibi hava almaz, nur görmez, kafesli, sıtmalı bir izbeye çevirdi. Hayat ondan her sahada kaçıyor. Elleri neye dokunsa onlar sun’i bir şey oluyor.’” Abdülhak Şinasi bu durumu, Haşim’in, bu topraklardaki abartılı bir övgü ve yergi geleneğinden kurtulamamasına bağlar: “Ahmet Haşim’in şiiri edebiyatımızın yeni açmış bir zarafet incisidir. Fakat bu hezel, hiciv ve inkar tarafı matbuat ve edebiyatımızın en hazin an’anelerinin bir devamından ibaretti.” 

Haşim’in yüzünde kimilerine göre bir çıban, kimilerine göre bir kazadan yadigar bir yara izi vardır; kafasını biçimsiz, yüzünü çirkin, kendini vaktinden önce yaşlanmış bulur. Kadınların aşkının, ilgisinin bu görüntüsüyle yan yana gelemeyeceğini vehmeder. Hırçınlığının, geçimsizliğinin toprağı bu kuruntularla, değersizlik duygularıyla da beslenir. Bir sabah çayı saatinde, Yakup Kadri’ye “içini kemiren” ıztırabını dile döker: “Dün gece gözüme bir lahza uyku girmedi. Önce şu alnımın çıkıklığını düzeltsem acaba nasıl olurum, dedim. Sonra, baktım ki burnum da küçülmeye, biçime girmeye muhtaçtır. Haydi onu da yaptım farz edelim. Ya gözlerimin rengini nasıl değiştirebilirim? Ağzımla yanağım arasındaki yara izini nasıl silebilirim? Ya şu, ya bu derken en sonunda bu kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare olmadığını anladım.” Şair, “Başım” adlı şiirini bu duygularla kuracaktır: “ (...) Ürkerim kendi hayâlâtımdan / Sanki kandır şakağımdan akıyor... / Bir kızıl çehrede âteş gözler / Bana gûya ki içimden bakıyor! // Bu cehennemde yetişmiş kafaya / Kanlı bir lokmadır ancak mihenim, / Âh yâ Rabbî, nasıl birleşti / Bu çetin başla bu suçsuz bedenim?”

on dördüncü oda 

Dergah... 

1921 yılında, Beyazıt, Nuruosmaniye’deki İkbal Kıraathanesi’nde toplanan, başını Yahya Kemal’in çektiği şair ve yazarlar yeni bir dergi çıkarma kararı alırlar. İçlerinde, Ahmet Hamdi Tanpınar, Hasan Ali Yücel, Nurullah Ataç, Mustafa Nihat Özön, Ahmet Kudsi Tecer’in de bulunduğu bu kadroda Ahmet Haşim de yer alır. Ahmet Haşim, dergiye “Haşhaşiler” adını önerir, bu öneri benimsenmez, “Dergâh” adında karar kılınır. 1921-1923 yılları arasında 42 sayı yayımlanacak olan Dergâh’ın ilk sayısında Haşim’in Bir Günün Sonunda Arzu şiiriyle karşılaşır okurlar. Dönemin toplumsal gerçekliğinin bütünüyle dışındalık, alışık olunmayan imgelerle kurulu bir dil örüntüsü tepkiyle karşılanır, tartışmalar yaratır. Alaycı, sert eleştiriler birbirini izler. Arzu, Parıltı, Şafakta, Bülbül, Havuz şiirlerinin yanı sıra Haşim’in sıra dışı düzyazıları da Dergah’ta yayımlanır.

Ahmet Haşim, bu eleştiriler karşısında, derginin sekizinci sayısında, “Şiirde Ma’nâ” adlı yazısıyla poetikasını açıklar; edebiyatımızda, bu kapsam ve nitelikteki ilk poetika yazısıdır bu. Haşim, bu yazıyı “Şiir Hakkında Bazı Mülâhazalar” adıyla ikinci şiir kitabı Piyale’nin girişine alacaktır.

İlk şiir kitabı Göl Saatleri, derginin yayınları arasında 1921 yılında yayımlanır.

on beşinci oda 

Arap Haşim... Nişli Âgâh... 

birbirinin ayazında iki yürek... birinde tarihte, gelenekte ve ihtişamlı başkentte ovulan  renkleriyle sonsuzluğun uykusunu uyudukça güzelleşen tesbih taneleri... birinde ruhunu ve geçmişini tabiatın aynasında kazdıkça, “sanki toprak altından parça parça çıkarılmış bir güneş dininin kabartmaları gibi” dokusuna şafak renklerinin üflendiği cam bilyeler... 

birbirinin ayazında iki yürek... sürekli çekiştirirler birbirlerini, iğnelerler, incitirler... Necip Fazıl’ın anılarından alıntıyla, biri der ki, “O burun delikleri huni gibi açılan ve her şeyi içine çeken öyle bir esâtirî hayvandır ki kocaman bir sebze hali veya et sergisinin çöplüğünden geçse yerde toz bile bırakmaz. Şair değil, zemin üzerinde ne bulsa midesine indirici bir elektrik süpürgesi, Nişli Âgâh Bey. Şiiri ise en âdi bir pastiş...” Diğeri der ki, “Hâ, şu Bağdatlı fellâh, öyle mi? Âlûsîzâdelerdendir o. Nesebini unutuyor da bir de Türklük satmaya kalkışıyor. Şiirine gelince, o ne sun’îlik, zorakilik ve özenti sembolizm... Ve o ne çetrefil, ağdalı, dolambaçlı dil!” 

Ahmet Haşim... Yahya Kemal... Türk şiiri onlarla dilin başka sabahlarına uyandı...

Onlarsa... birbirinin ayazında iki yürek... 

on altıncı oda 

“Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da anlamını verebilir...” 

Bu odanın duvarlarında şiirinin sesi değil, doğrudan Haşim’in sesi çınlıyor ey okur...

“Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta” demiş, o dilin gizini ruhlarına yatırmaktansa, kendilerinden menkul bir “anlamın” kör bıçaklarıyla deşmeyi yeğlemişler;

“yarin dudağından getirilmiş / bir katre alevdir bu karanfil / rûhum acısından bunu bildi” demiş, o acıya burun kıvırmışlar hafiften, başka acılarla ölçüştürüp;

“Göllerde bu dem bir kamış olsam!” demiş, nasırlı bir gülümseyişle tiye almışlar, bu inleyen, uğuldayan yalnızlık senfonisini... 

Kırılganlığın öfkesini de barındıran bir poetika kaleme almıştır o da, “Şiir Üzerine Bazı Mülâhazalar” yazısında, özelikle “anlam” ve “açıklık” konuları üzerine yoğunlaşarak. 

Şiirde “anlam” derken ne amaçlanmaktadır? “ ‘Fikir’ dedikleri bayağı düşünceler yığını mı, hikâye mi, kalıp mı? Ve ‘açıklık’, bunların sıradan bir kavrayışa göre anlatılması mı demektir? Şiir için bunları çok gerekli sayanlar, şiiri tarih, felsefe, söylev ve güzel konuşma gibi bir sürü “söz” sanatıyla karıştıranlar ve onu asıl yüzü ve belirtileriyle seçip tanımayanlardır.” 

Şairin duruşunu ve şiir dilinin niteliğini belirterek sürdürür düşüncelerini: “Oysa şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili “düzyazı” gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere varlık bulmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir. ‘Düzyazıda’ üslûbun kurulması için kaçınılmaz olan öğelerin hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile düzyazı bu bakımdan birbiriyle bağıntı ve ilgisi olmayan, ayrı düzenlere bağlı, ayrı alanlarda, ayrı boyutlar ve biçimler üzerine yükselen iki ayrı yapıdır. Düzyazının doğurucusu akıl ve mantık, şiirin ise, algı bölgeleri dışında, gizlilik ve bilinmezliğin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları arada sırada duyumların ufuklarına yansıyan kutsal ve adsız kaynaktır.”

“ ‘Anlam’ araştırmak için şiiri deşmek, ötüşü yaz gecelerinin yıldızlarını ürperişler içinde bırakan değersiz kuşu, eti için öldürmekten farklı olmasa gerek.”

Haşim, sözcüğün anlamının değil, cümlede söyleniş değerinin önemli olduğunu belirtir. “Şiirin ‘anlamlı’ olmaktan önce daha nice kaygıları vardır ki, onlara oranla anlam ve açıklık şiirin ancak anlamayanlara göre kurulmuş dış cephe ve duvarını oluşturur. Herhangi bir sanat eseri karşısında, ‘Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor, benzemiyor!’ yolunda sorular sıralayan ve ona göre düşünce ve görüş bildiren bir kişi, sanatçının kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve görüşmekten özenle kaçınacağı, ruh dünyasına dadanmış iğrenç bir asalaktır.”

Haşim, genç insanın şiir algısının biçimlenmesinde, edebiyat öğretmenlerinin rolüne özel bir duyarlık gösterir; Galatasaray’da okuduğu çocukluk ve ilk gençlik yıllarında, bu rolün olumlu ve olumsuz etkileri üzerinde derin bir iz bırakmış olmalı ki şiiri bir yazım, dilbilgisi sorunu gibi algılayıp anlatan, sanat ‘memuru’ dediği öğretmenlere ateş püskürür: “ Çoğunlukla okuma, yazma, dilbilgisi öğretmenliğinden dönüşüp gelen bu kimse için, şiir sorulu cevaplı bir okuma parçasından artık bir değeri olmadığı için, düzyazıya çevrilebilir ve dilbilgisi uygulamasına elverişli olmayan her şiir, genç zekâlar için, bir tehlike ve bir kötü örnektir. (...) Bir kara gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi, açıklanmaksızın kendiliğinden anlaşılan ‘şiiri’ duymak için en ilkel sinirsel donanımdan yoksun olan öğretmen, şiiri yazım, gramer sorunu gibi anlatamadığı gün, onun için kürsüde söylenecek artık tek bir söz kalmamışır.”

Haşim, yazısını, şiirin yorumlanmaya açık niteliğinin önemini vurgulayarak bitirir: “Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da anlamını verebilir; böylece şiir, şairlerle insanlar arasında bir ortak duygulanma dili olmak katına yükselebilir. En zengin, en derin ve en etkili şiir, herkesin istediği biçimde anlayacağı ve bundan dolayı da sonsuz duyarlıkları içine alabilecek bir genişlikte olandır.” 

Piyale’nin girişine, Dergah’ta yayımladığı bu poetika yazısını koymuştur ya, öte yandan Şi’r-i Kamer de Göl Saatleri de Haşim’in  poetikasını yansıtan şiirlerle başlar: Şi’r-i Kamer’in başında, “Muzlim şeceristan arasında / Esrâr ile yek-pâre münevver / Bir yoldur açılmış sana derdim / Kaari, bu kitabın gecesinde / Mehtâbı senin’çin yere serdim” dizeleridir okuru karşılayan. Göl Saatleri’nin Mukaddime’sinde ise şair, şiir anlayışını çok daha net biçimde yansıtacaktır: “Seyreyledim eşkâl-i hayâtı / Ben havz-ı hayâlin sularında, / Bir aks-i mülevvendir onun’çün / Arzın bana ahcâr ü nebâtı” (Ben hayatın şekillerini hayal havuzunun sularında gözledim. Onun için yeryüzünün taşları ve bitkileri bana renkli bir yansımadır.)    

Şiirine dair ipuçları vermeyi önemsemiştir Haşim. 

arka bahçe        

“Sevimli ev... bugün altında aşkı bekliyorum, / O pembe tıfl-ı melek-çehre nerdedir, diyorum...” 

Bir Çin vazosu gibi kırılgan ruhların evlerinin duvarları da camdandır... Sevimli ev düşü, o camlara melek çehreli bir çocuğun hayali bile yansıyamadan tuzla buz olur, Haşim’in 1921 yılında yaptığı evlilik iki ay sürer. 

Arzu sirenleri varlığını çınlatır, imgelemde yaratılanın soluğunu duymak ister... kışlalardaki gecelerinde atıyla mahalle aralarında bir iki saat dolaştığı olur, hayalindeki aşk ilahesinin gözlerindeki sisle buğulanmak, saçlarından dağılacak rayihayı teneffüs etmek için... 

Denetlenemeyen, irkiltici ve marazi kıskançlık buhranları vardır... Yatıya davet edildiği bir gecenin sabahında, erkenden kaybolur evden, ev sahibi karı koca birlikte kahvaltı edeceklerini umdukları Haşim’in yokluğuyla karşılaşınca şaşırırlar, daha da şaşıracakları şey, mahalle bekçisinin sokakta bulup eve getirdiği ev sahibesinin çerçevesi parçalanmış fotoğrafıdır. Şairin ev sahibesine duyduğu gizli aşk, rezalet denebilecek bir durumla sonuçlanmıştır.

Korkuları, “çirkin” bulduğu bedeniyle ilgili takıntıları, bunların doğurduğu özgüven sorunları vardır. Yakup Kadri’yle her akşam Kadıköy’e geçerken bindikleri saat altı vapurunda tutulduğu bir kızı görebilmek için yürek heyecanları yaşar, sonrasındaki tanışma ve gezintilerinde mutlaka Yakup Kadri’nin yanlarında olmasını ister. “Zaten Haşim, aşk adını verdiği gönül sıtmalarının en ateşli devirlerinde bile sevgilisiyle baş başa kalmaktan sıkılan bir acayip aşıktı.” der yazar, arkadaşıyla ilgili kaleme aldığı satırlarda. Bu üçlüye, Kadıköylü sevgilinin Yakup Kadri’yle tanışmak isteyen bir arkadaşı katılır. Sonrasını yine yazardan dinleyelim: “Bu, güzel, zarif ve munis bir kızdı ve her halinden, her tavrından iyi bir aile terbiyesi aldığı anlaşılıyordu. Üzerinde o devrin edebiyat meraklısı küçük hanımlarının his ve fikir snobizmasından da hiçbir iz yoktu. İşte, Haşim’e, Haşim’in aşkına ne olduysa bu seçkin kız aramıza katıldıktan sonra olmuştur. Haşim, onun giyinişindeki zevk inceliğine, konuşmasındaki tatlılığa, bize karşı muamelelerindeki nezakete baka baka sevgilisinde bazı kusurlar bulmağa ve çok geçmeden bu yeni duygulanmalarını ona karşı sebepsiz birtakım hırçınlıklar ve sert davranışlarla açığa vurmaktan kendini alamamağa başlamıştır. Bu yüzden bizim Moda ve Fenerbahçe gezintilerimizin de artık tadı kalmamış, Haşim ise her gönül macerasından sonra olduğu gibi Kadıköy’ün İskele caddesindeki Acem’in Kahvesi’ne çekilmişti.” 

Ahmet Haşim’in söz konusu takıntıları ve özgüven sorunlarından kaynaklanan, bir kadının kendini sevemeyeceği ve aldatabileceği kuruntuları, duyanı oldukça hayrete düşürecek ve güldürecek gerekçelerle onu evliliklerin eşiğinden döndürmüştür. Yakup Kadri’nin annesi ve kız kardeşinin de aracı olduğu, söz kesilip işin nikah tarihinin belirlenmesine kaldığı bir anda Haşim tereddütler gösterip evlenmekten vazgeçtiğini söyler. Haşim’in bu cayışa ilişkin ileri sürdüğü nedenlerden biri, kızın şairle buluşmaya geldiği bir gün göğsüne o zamanın modası olan yapma meyvelerden bir broş takmasıdır. İkinci neden ise, müstakbel kayınvalidesinin boynunun, konuşurken “içinden su boşalan bir ibriği” andırmasıdır. Bu kayınvalideyle aynı evde yaşama zorunluluğu Haşim’e katlanılmaz gelmiştir. 

Bir başka evlilikten cayış hikayesi de Boğaziçili bir kızla ilgilidir. Evliliğe hızla yol alınmakta, Haşim bazı geceler, yine birlikte yaşayan bu ana kızın yalısında bazı geceler yatıya kalmaktadır. Yakup Kadri, Haşim’in ağzından dinlediği bu ilişkinin sonunu şöyle anlatır: “Bu akşamların birinde Ahmet Haşim kaynanası olacak hanımın pişirdiği uskumru dolmasını pek beğendiğini söyler. Ertesi sabah vapura binip şehre dönerken elini pardesüsünün cebine sokunca bir de ne görsün! Kağıda sarılı üç uskumru dolması! Haşim’in o zamanki durumunda herhangi bir kimseyi bir samimilik ve sevgi eseri olarak memnun etmesi, hatta rikkate getirmesi lazım gelen ve adeta bir ana şefkati sıcaklığı taşıyan o paketçiği bizim Piyale şairi tiksinerek denize atar. Ondan sonra da artık Boğaziçi’ndeki nişanlısını diğer bütün nişanlıları gibi defterden siler.”

Ey okur, arka bahçede esen bu tuhaf aşk rüzgarlarını Abdülhak Şinasi Hisar’ın bir cümlesiyle ardımıza alalım: “Haşim, tesadüf ettiği kadınlara gönül verir, müptelâ olur, müşkülât içinde kalırdı.” 

avlu 

“Kalbim / Benim bir ormandı, / İsimsiz, âsûde  / Bir büyük orman...”     

taşları ezberlenmiş, akşamlarının serinliğinde demlenilmiş, aşina bir sokağa çıkılmaz bu şiirde; açık pencerelerden alıp başını gitmek isteyen dantel perdeleri sokağa heveslenmiş bir eve girilmez. 

denizle göğün kat çizgisinin yırtılıverdiği yerden fışkıran şehirlerin, ıhlamur ve hanımeli kokulu semtlerinde birbirlerinin hayaline damlayan aşıkların, birbirlerini dozu ayarlanamamış sözcüklerle kışkırtan, yaralayan, sevince boğan ya da kederle buğulayan insanların, taşra sıkıntılarının, ud ve tambur nameleriyle rüyaya dalmış kayıkhaneli yalıların, sardunyalı camların, çay bahçelerinin, vapur dumanlarının, yoksulluktan kavrulmuş kenar mahalle kalabalıklarının... esamesi de okunmaz bu şiirde. 

göğün, akşamın, şehirdeki bir su kenarının, yalnızlığı yeşerten yağmurların; tarihin, mekânın ve tahayyül dışı bir insanın... adresini soramazsınız bu şiire; sorarsanız, alacağınız yanıtla “Gurûb u hûn ile perverde-rûh olan kuşlar” gibi kamaşır kalırsınız, kızıl kamışlarda, yâkût âb’da... Sarı, beyaz, kara, gümüşî ve kızıl renkli bir örtünün altında... doğa parçalarının gördüğü rüyaların kendilerini Haşim’in tabirine teslim ettikleri bir “havz-ı hayâlin sularında”... 

Ahmet Haşim, Edebiyat-ı Cedîde şairlerinden elbette etkilenmiştir; ama doğaya yaklaşımındaki farklılık Şi’r-i Kamer’lerde kendini açıkça gösterir.  Asım Bezirci, Edebiyat-ı Cedîde’cilerin doğayı çoklukla bir kartpostal gibi gördüklerini ve değiştirmeden bir tablo gibi resmettiklerini, onunla hayatları arasında sıkı bir bağlantı kuramadıklarını belirtir. . Şi’r-i Kamer’de ise doğa yaşantılara, anılara, duygulara yaslanır, hayalle beslenerek değişir. Göl Saatleri’nde doğa neredeyse bağımsızlık kazanmış, tasvir araçlıktan çıkarak nerdeyse amaç olmuş, çizilen tablolar daha fantastik, daha gerçeküstü bir kimliğe bürünmüştür. 

Ahmet Haşim şiirinin en önemli kaynaklarından biri Fransız şiirindeki Sembolistlerdir. Asım Bezirci, Haşim’i Sembolistlere bağlayan özellikleri şöyle sıralar: Şiirde iç ahenge önem vermesi, “belâgat, talim ve hitâbet”e sırt çevirmesi, ruh halini yansıtan renkli peyzajlar çizmesi, öznelci bir evren görüşü taşıması, toplumsal olaylara ve politikaya ilgisiz kalması, “akşam”ın işlediği en önemli temalardan biri olması, gerçeklikle bağı gevşeterek düş ve hayâle sığınması... Öte yandan şairin Göl Saatleri’ndeki Mukaddime’si, çizdiği izlenimci tablolar, Piyale önsözünde simgeden hiç söz açmaması, Mallarmé’nin amaçladığı anlamsal kapalılığa bu şiirlerde pek rastlanmaması nedeniyle Bezirci, Haşim’i bütünüyle Sembolist saymaz. 

Hilmi Yavuz da Haşim’in Sembolizmine ilişkin şu yorumu yapar: “(...) Haşim’in şiiri Görünen’in ötesindeki Görünmeyen’e uzanmaz. Görünen’in ötesinde bir Görünmeyen yoktur Haşim için. Şiiri nesnelerin görünmezleştiği yerde susar. Bu yüzden gizemli ya da esoterique değildir onun şiiri, sadece müphem’dir. (...) Haşim’de simgeler, nesnelerin kendileridir: Gönderme yaptıkları aşkın (transcendent) ya da Görünmeyen bir öte-alan yoktur.Simgecilik, burada, her türlü aşkınlığın karşısında yer alır. Bu yüzden kavramsallaşmaz Haşim’in şiiri; deyim yerindeyse, ikonlaşmaz. Her şey Görünen ve Görünen’in bellekte anıştırdıklarıdır.”  Hilmi Yavuz’un son cümlesindeki görüşe Ahmet Hamdi Tanpınar’da da rastlanır: “O, şiiri bir nevi ‘évocation’ (anımsama) lisanı yapmıştı.” 

Ahmet Haşim, yarattığı şiir diliyle, yenilikçi tutumuyla, “bireyin” dünya algısını ortaya koyuşuyla bir modernisttir. 

Haşim’in modernist bir şair oluşunun en belirleyici yanlarından birini Ebubekir Eroğlu şöyle vurgular: “Edebiyat-ı Cedîde’nin sadece ağdalı diliyle değil, kavrayış alanıyla da ortaya saldığı muğlaklaşmanın ardından tek insan olarak dünyalılaşmaya doğru bir dönüş oldu. Ahmet Haşim, bu dönüşün öncüsüdür. (...)  Modern dünyanın edebiyatındaki insan karmaşası Haşim üzerinden gelmedi; toplumsal yapı elverişli olduğu zaman onu getirecek dilin yolunu açtı Haşim.” 

Ebubekir Eroğlu, bu modernliği Haşim’in mit ve efsanelerden arınmışlığıyla da açıklar: “Gecenin, ayın yolculuğunun ve şiiri yüklenen başka değerlerin mitlerden, eski şiirdeki efsanelerden arınmış biçimde, kimi zaman sadece tasvir değeri ile şiirde yer alması onun modernlik algısını veren bir niteliktir.” Baki Ayhan T. de  Haşim’in masalını ve mitolojisini kendi yaratmış bir şair olduğunu, özgünlüğünün de bu yaklaşımı dille buluşturmasından kaynaklandığını, kendisini modern Türk şiirinin kurucusu olabilme mertebesine yükselten yeniliğin bulduğu şiir dili olduğunu belirtir. 

Ebubekir Eroğlu, bu şiire özgü sözcüklerin tarihsel durum açısından eskimiş görünseler de şiirde tuttukları yerin değerleri dolayısıyla yepyeni olduklarını vurgular. 

Ahmet Hamdi Tanpınar,  şiirde düzen ve estetiğin işlevinin Haşim’le kavrandığı yorumunu yapar:  “Biz ilk defa olarak Ahmet Haşim ile Avrupalı manasında ve beşeri nispette büyük şairi tanıdık; şiirin arkasında bütün bir estetik ve nizam aleminin mevcudiyetindeki zarureti öğrendik. (...) Haşim’in sanatı, nağmesini bulmuş olan bir fikirdir. Hiçbir vaazda bulunmaz, hiçbir şeyi hikaye veya ispat etmez.” 

Ahmet Hamdi Tanpınar için Haşim, “eserlerine tesadüfün hiçbir müdahalesini kabul etmeyen, şiiri hariçten gelen bir itişin zaruri neticesi olarak değil, zekanın iradi bir gayreti olarak anlayan” şairlerdendir. Haşim ona göre, “Kendi iradesi, kendi zihni cehdiyle yapmış olduğu bir dünyayı, kendi nizamıyla terennüm etmiştir. Ahmet Güntan da Tanpınar’ın dile getirdiği bu durumu Haşim’in Türk Şiirine getirdiği bir miras olarak yorumlar. “Şiirin başını sonunu atmış, anlatma isteğini dizginlemiş (anlatının sızmasını teknik olarak engellemiş), bir infilak (blast) anı yaratmak için yazmıştır. Bu da işte modern bir tavırdır. (...) Onun koyduğu şey, bir heves mutlaka teknik bir ustalıkla gelmelidir. Miras bu.” 

on yedinci oda 

“Paris’te ne yaptım? Şimdi hâtırası bende akıl almaz bir maceranın keskin tadı gibi kalan en kuvvetli saatlerim, krizantem ve kış gülleri kokusu ve kadın çehreleri renkleriyle dolu neş’eli bulvarlarda hedefsiz gezintilerim; Notre-Dame Kilisesi eteğinde, korkunç Ortaçağ gölgesine sığınmış küçük bir sonbahar bahçesindeki hayâl ve unutma dakikalarım; bilhassa geceleri evime dönerken Seine Nehri’nin rıhtımları üzerinde tek başıma yaptığım gezintilerdir.” 

Ahmet Haşim, Düyûn-ı Umûmiye’nin ortadan kaldırılmasıyla iki yıl Osmanlı Bankası’nda memur olarak çalıştı. Düyun-ı Umumiye’den aldığı ikramiye ile 1924 yılında Paris’e gitti ve orada üç ay kaldı. Enis Batur’un, “Son dönem Osmanlı edebiyatı üzerine yapılmış en önemli değerlendirmelerden biri” diye nitelendirdiği, Paris’te yazdığı, “Les Tendances Actuelles de la littérature Turque” başlıklı yazısı, Mercure de France’de yayımlandı. Bu yazı, yıllar sonra ilk kez, “Türk Yazınının Bugünkü Eğilimleri” başlığıyla, Bilge Karasu çevirisiyle Tan Seçkisi’nde yer aldı. (1982) 

on sekizinci oda 

Piyale...

“Zannetme ki güldür ne de lâle / Âteş doludur, tutma yanarsın / Karşında şu gülgûn piyâle” Mukaddime’den... 

Şair ikinci kitabı Piyâle’yi, Şi’r-i Kamer’leri de ekleyerek 1926 yılında yayımlar. 1921’de Dergâh’ın ilk sayısında basıldığında, o günlerde, A.Şinasi Hisar’a “En güzel şiirim, ama korkarım ki yegâne güzel şiirim. (...)Şiir ne kadar ‘impondérablé’a (tartıma gelmez) yaklaşırsa, o kadar güzel ve o kadar şiir oluyor.” dediği, yankılar uyandıran şiiri “Bir Günün Sonunda Arzu” bu kitaptadır. Kızıl rengin egemenliğini ilan ettiği Piyale’de özellikle Sonbahar, Yarı Yol, Orman, Merdiven, Havuz, Parıltı, Karanfil, Bülbül gibi pek çok şiirin dilinde sadelik göze çarpar. Dönemin dilde sadeleşme eğilimlerinin, Yahya Kemal’in dil tutumunun bu değişimde payı olsa gerek. Ömrü boyunca hâtıralarından süzerek dinlediği ve dinlettiği “lisan-ı hafî” den (gizli dil) söz ettiği “Merdiven”, aşk halinin amentüsünü dile getirdiği “Parıltı”, ruhtaki ateşin acısının şiiri Karanfil... bu kitaptadır. Yakup Kadri bu şiirlerin küçük diller yutturacak âhenginden ve okunmasındaki sarhoş edici hazdan söz eder: “(...) İtiraf etmemiz lazım gelir ki, burada o âhenk artık ‘prélude’ faslını geçip tam bir senfoni halini almıştır ve şair, orkestrasında artık aynı âletleri kullanmamaktadır. (...) Artık ne kirişli, ne kirişsiz telin , ne kalın ne ince yayın sesini duyarız. Sanki, şairin ruhu hiçbir maddeye değmeksizin doğrudan doğruya bizim ruhumuza akıyor gibidir.” 

on dokuzuncu oda 

Düzyazıları...

“Ay! Ay! Yalancı ay! Zekâdan harap olanları dinlendiren hayâl gibi, güneşten bunalanları da tesellî eden sensin!” AY’dan... 

Ahmet Haşim, 1924’te Akşam gazetesinde, 1928’de de İkdam gazetesinde, “Bize Göre” başlığı altında düzyazılar yazar. Yarattığı şiir dilinin özgünlüğü; ayrıksı, şaşırtıcı, ironik, incelikli ayrıntılarla işlediği düzyazı dilinde de göze çarpar. Kanıksanmış olanı, hayal havuzunun sularından geçirerek şiirde yarattığı etkiyi, bu kez gerçeği değiştirmeyip ona başka açılardan bakabilme olanağı yaratarak, özellikle kısa denemelerinde de gerçekleştirir. Deniz Kenarında başlıklı yazısında, yaz sahillerinin denizini hazîn bulur, “Denizin çıplak insana bu aşağılaşarak boyun eğişi ne gülünçtü! Morfinle sinirleri uyuşturulmuş, uyuklayan ve çoluk çocuğa gösterilen bir kafes aslanı kadar gülünç. Büyük kuvvetlerin itaat halinde görünüşü ruha ne ağır bir eza veriyor. (...) Denizi sevenler, rüzgar ve fırtına mevsiminin gelişine kadar sahillere hiç uğramamalıdır.”  Ey okur, önceden değindiğimiz, Haşim’in “aşk ve evlilik sergüzeştini” yedeğinde tut, bak, bu “kafes aslanı” benzetmesi hangi konuda bir kez daha karşımıza çıkıyor: “Üstadım Gourmont’un dediği gibi aşk ve evliliği karıştırmamalı. Aşk yabani bir hayvandır. Kanunlar dışında, isyan ve ihtilal dağlarında yaşar. Ancak gece, karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin tarhını, ağaçlı caddelerin kanapelerini alt üst eder. İbadethanelerde her gün lanetlenen aşktır. Hükûmetler, polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. Halbuki evlilik, bir şehir müessesesi, bir emniyet tertibatıdır. At cambazhanelerinde musıki çalan ve fokstrot oynayan, dişi sökülmüş, tırnakları eğelenmiş, zararsız aslan, orman canavarına göre ne ise, aşka kıyasla da evlilik odur.” 

Enis Batur, bu denemelerin modernist bakışla ilişkisini sorgular: “Heinrich Heine’nin Yolculuk İzlenimleri, modernist bakışın ilk düzyazı örnekleri olarak kabul görür – özellikle de Walter Benjamin üzerindeki etkilerinden söz edilmiştir. Haşim’in denemelerini o hizada, belki biraz da Baudelaire’in Paris Sıkıntısı’nın açtığı yolda okumak gerekir: Kısa, derişik, ben-merkezci çıkmalar. Poetik yoğunlukları hesaplıdır: Mensur şiirler değil de denemeler yazdığının bilincindedir.(...) Haşim’in denemelerinde hep bu gözüpek ekonomi egemendir. Sinek, bit, şehir, zaman, kadın, sinema, mevsimler, spor, cadde ve gece – geniş, paramparça bir panoramanın içinden kısa, tok fırça darbeleriyle geçer. Bu stilistik ayrıcalığı, geveze bir edebiyat ortamının içinde, büyüteç altında okumaya yönelmek zorunluluğu doğar: Eski bir dünyanın ürünüyken, yeni gelen dünyayı, bütün paradigmalarıyla sezebilmiştir şair. Onları etki ve tepki ile karşılamaz; coşku ve hesapsızlıkla da. Soğukkanlı, anlamaya ayarlı, benimseyeceğini benimseyen, yadsıyacağını da kekelemeden yadsıyan bir bakıştır Haşim’inki: Tanıklara, tanıklıklara bakılırsa, kişiliğinin de temel özellikleri.” 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Haşim’in İkdam’daki yazılarını “üstü nakışlı ve içi zehir dolu billur kadehler”e benzetir. Basın çevresiyle polemiğe girdiği birçok yazısı nedeniyle, başta Peyami Safa olmak üzere bu çevre tarafından “yaylım ateşi”ne tutulur. 

1928 yılında düzyazılarının bir bölümünü topladığı, Bize Göre ve Gurabâhâne-i Laklakan adlı kitapları yayımlandı ve Piyale’nin ikinci baskısı yapıldı. 

arka bahçe 

“Kuytu bir bahçede bir kuş ötüyor, / Son kızıllıkla yanan bir dalda. / Ağlıyor eski veda türküleri / Bir alev ufka giden sandalda...” 

Sanayi-i Nefise’deki hocalığı, Mülkiye Mektebi Fransızca öğretmenliği sürerken, Anadolu Şimendiferleri Şirketi Likidatörlüğü idare meclisi heyeti üyeliğine getirildiği, kitaplarının yayımlandığı, gazetede günlük yazılar yazmaya başladığı 1928 yılı, Ahmet Haşim’in bedenindeki uğursuz bir hareketliliği de su yüzüne çıkarır: Kalbinde ve özellikle böbreklerinde ciddi sağlık sorunları vardır. Dört beş yıl öncesine uzanan bu sorunları saklayan, ilaçlarını bile hastalığı dikkat çekmesin diye farklı eczanelerde yaptıran, perhizine dikkat etmeyen şair için tehlike çanları çoktandır çalmaya başlamıştır. 

Haşim, “boğazına aşırı düşkün”, kimilerinin bir gurme, kimilerinin bir “pisboğaz” olarak nitelendirdiği, baharatlı, ağır yemekleri seven, özellikle domatesli pilava tapan (Yusuf Ziya Ortaç, hastaneye gitmek için hazırlandığı sırada, şairin akşamdan kalma pilavı kaşıkladığına tanık olmuştur.) biridir. “Pisboğaz”dır; bir dostunun evinde tıka basa yediği sade ve sağlıklı yemeklerle donatılmış bir ziyafetin ardından, “ağır yemek” özlemiyle, “Keşke gidip Beyazıt’taki lokantada yemek yiyebilseydik” diyebilir. Gurmedir; lezzetli olanın nerede olduğunu bilir: “Onun böyle Eminönü’nde Bulgar kaymakçısı, Balıkpazarı’nda Kandiyeli börekçisi, Bahçekapı’da Acem pilavcısı, hasılı İstanbul’un her köşesinde tatlısıyla, tuzlusuyla meşhur bir yeri vardı.” (Yusuf Ziya Ortaç)

Haşim’in yemek zevkini, “Şiiri ondan öğrendiğim gibi, güzel yemeklerden haz almayı da ondan öğrendim.” sözleriyle Mina Urgan da vurgular. 

Böbreklerini çözen, çürüten alışkanlıklarından biri de kil yemesidir. Tanpınar, odasında, mavi bir çanak içinde kilin eksik olmadığını yazar; üstelik Haşim, “Hele bir tadın, ağzınızın içinde bir peyzaj eriyor.” diyerek eve gelen konuklarını da toprağın tadına bakmaları için iknaya çalışırmış. 

Sevdiği yemeklerin lezzetinden uzak kaldığı için perhizden, hastane yemeklerinden nefret eden Haşim, 1932 yılında tedavi için gittiği Frankfurt’taki kliniğin perhiz konusundaki hoşgörü ve esnekliğinden hoşnut  kalacaktır. Aynı yıl İstanbul’a geri döndüğünde, sona doğru geri dönüşsüz, acılı bir yolculuk da başlamış olacaktır. Almanya izlenimleri, 1933’te Frankfurt Seyahatnamesi adıyla, edebiyatımızdaki mücevher gezi anlatılarından biri olarak kitaplaşır. Bahçe, Süvari, Ağaç yayımlanan son şiirleridir. Haşim’in, Mülkiye Mecmuası’nda yayımlanan son yazısı da “Yemek” başlığını taşır. 

Ahmet Haşim, bu arada, uzunca bir süredir kendisine can yoldaşlığı yapan Zarife Güzin Hanım’la nikahlanır. Bu nikahı, ilgi ve özenini fedakarca ortaya koyan bu kadının, ölümünden sonra maaşını alabilmesi amacıyla ister Haşim. 

Kadıköy Bahariye’deki Belvü Apartmanı’nın küçük, mütevazi döşenmiş odasında son günlerini yaşamakta olan şairi dostları yalnız bırakmaz. Abdülhak Şinasi Hisar, “Yatakta deve tüyü renginde bir battaniye içinde, bir kefene sarılmış gibi sarılı” Ahmet Haşim’in “incelmiş, ölen vücudu fakat harikulâde parlayan ve yaşayan açık gözleri”nden söz eder. “Haşim bu küçük ve münzevi odasında ölüyor ve öldüğünü duyuyordu; hiçbir şey bu kadar hazin, mahzun ve müessir olamazdı.” 

Ahmet Haşim, 1933 yılının 4 Haziran’ında ömrünce “lisan-ı hafî”sini dinlediği hayata gözlerini kapar. 

son bahçe 

“gerçi ömrüm benim bir ateşti...” 

odalar açıldı, avlular geçildi, arka bahçelerin tenhalarında söyleşildi... 

ey okur, “hepsi dönmedi yuvalarında” deyip elimdeki anahtarlara göz düşürme; elden ele dolaşır onlar... bir başkasının pervane gönlü ve gözünün feneriyle yeni bir seyir defteri tutulur her seferinde... eşkâl-i hayatın denizinde. 

“sonsuz sırlarıyla kainata benzer kırkıncı oda...” demiştik ya girişte; artık bütün odaların, avluların, arka bahçelerin sesini Haşim’in sesine teslim etme vakti. Bu satırların yazarına öyle gelir ki “Ey Haşim, renk ve ahenkle kubbeleri çınlayan kainatından bize bir son söz  fısılda!” desek, “Bahçe”sinin son dörtlüğü dökülecektir, Dicle’deki çocukluktan Belvü’deki odaya asılan bir mahyaya:

Gök yeşil, yer sarı, mercân dallar,

Dalmış üstündeki kuşlar yâda;

Bize bir zevk-i tahattur kaldı

Bu sönen, gölgelenen dünyâda.

Kullanıcı Yorumları (Yorum Ekle)